İki Oyun İki Değerlendirme

Üstün Akmen

Pip Utton’ın Oyun Karakteri Bize Hiç Yabancı Değil Yahu!: ‘Adolf’

II. Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler (1889-1945) ve onun yakın çevresindeki generallerinin güvenliğinin sağlanması için Berlin’de yer altı odalarından oluşan özel bir sığınak yapılmış. Gel zaman git zaman buraya “Führer’in Sığınağı (Führerbunker)” adı yakıştırılmış. Hitler, 16 Ocak 1945’te Führerbunker’e taşınmış.

30 Nisan 1945 günü Hitler, Mussolini’nin, metresi ile birlikte öldürüldüğünü öğrenmiş. Çok sevdiği köpeği Biondi’yi zehirlemiş ve diğer ikisini kurşunlatmış.  Sonrasında, Eva siyanürü, Hitler ise tabancayı yeğlemiş. İngiliz Yazar ve Aktör Pip Utton (1952), işte bu son on iki saatin Adolf’ün kendisiyle yalnız kaldığı bölümü oyunlaştırmış. Monolog biçiminde yazdığı oyunda, Hitler’in “Kavgam-Mein Kampf /1924-1926” ile “Siyasi Vasiyetim’inden-(Die Bormann Vermerke/1945) derlediği metinlerden de olabildiğince yararlanmış. Böylece Hitler’in demokrasi ile iktidara gelen bir liderden, diktatöre dönüşme sürecini kendi ağzından dinleme olanağını izleyiciye tanımış.

Ben, BO Prodüksiyon yapımı “Adolf”ün son temsilini izleyebildim. İzlerken kendime bin bir sitem ettim.

Nasıl olmuş da ihmal etmişim? Neden zaman yaratıp gidememişim?

Kendi kendime sürekli serzendim!

Serim serim serzenirken, Akın Yılmaz’ın ışık tasarımında genel anlamda Hatice Kübra Erişir’in seçtiği matluba uygun kostümün rengini nasıl olup da tınlamadığı hususuyla da ilgilendim. Kostümlerin renkleri, desenleri tasarlanan oyun ışığında kullanılacak renk filtrelerini belirlemede çok önemli bir etken değil mi a?

Dostum?

O halde?

Neyse!

Oyunu Sinan Gürtunca’nın sahne diline uygun çevirisiyle Levent Özdilek sahneye koymuş. Özdilek bir iletiyi estetik bir biçim ve biçem içinde kodlamış Pip Utton’un metnini başarılı bir şekilde sahneye yerleştirirken sinsice yaklaşan tehlikenin altını da olabildiğince kalın çizmiş. Faşizmin özüne didaktik olma aşamasında son derece dozunda bir ayar çekmiş.

Burak Sergen, (Prof. Dr. Hülya Nutku’nun dediğince) Alman dilinin ritmini Hitler’in tavrını pek güzel yakalamış (Sahne Dergisi/Şubat 2014). Adolf Hitler’i hem bütünsel, hem derin, hem de eksiksiz değerlendirirken, fiziksel olarak da mükemmel biçimlendirmiş. Adolf’ün yaşamını tümüyle kabul edip, sahiplenmiş. Hitler’in beden dilini, propagandalarında kullandığı bütün jest ve mimikleri, yani o kısa ve ani hareketleri pek güzel kapmış.

Bütün bunların dışında, Sergen’in Hitler’in dışsal olguların altında gizli bir nehir gibi akan o “deli” ruhunu seyirciye pek güzel aktardığını; isteğini, aklını ateşleme yeteneğini mükemmel kullandığını düşünüyorum.

Kısacası, 18 Mart 2013 günü prömiyer yapan “Adolf” başlıklı oyunu ancak izleyebilmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyor; yaratıcı kadrodan, Levent Özdilek’ten ve Burak Sergen’den ciddi anlamda özür diliyorum.

‘Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi’

Sarısandalye topluluğu kuruluşunun bu ilk yılında, Fransız Sosyolog ve Edebiyatçı Georges Perec’in (1936-1982) 1968 yılında yazdığı “L’art Et La Manière D’aborder Son Chef De Service Pour Lui Demander Une Augmentation-Ücret Artışı Talebinde Bulunmak İçin Servis Şefine Yanaşma Sanatı ve Biçimi (İmge Kitabevi / Ankara 2010) başlıklı absürt oyununu sahnelemekte. Daha doğrusu bu cesareti gösterebilmekte… Sözü genişletmeden diyeceğim o ki, sarısandalye’nin sarı renginin tonunu bilemem, ama ayakları sağlam görünmekte.

Aslına bakarsanız, yazar konuyu romanının başlığında söylemiş. Yazarın bu girişim bağlamında olası bütün durumları anlatmayı üstlendiği daha romanın kapağını kaldırmadan anlaşılmakta. Metinde, yoğunlaştırma kaygılarıyla hiçbir yazım işaretinin kullanılmamış olması romanı okurken hiç mi hiç yadırganmıyor; aksine yazarın ikide bir durup nefes almanıza bilerek engel olduğu anlaşılıyor. Sayfaları çevirdikçe merakınız çoğalıyor. Perec’in anlatımının karmaşık olmadığı sayfalar sol tarafta yığılmaya başladıkça kafalara dank ediyor, biçem farkı ve mizahi zeka özellikleri aklınızı başınızdan alıyor.

Sarısandalye’nin ekip çalışmasıyla sahneye uyarladığı romandaki bilinçli yinelemeler gerek uyarlama başarısı, gerekse Ziya Demirel’in yönetiminde seyirciyi asla boğmuyor. Bürokratik anaforun komikliği, yanı sıra eğlenceli çekiciliğinin giderek hüzünlü bir anlatıma dönüşmesi, izlerken de şaşkınlık yaratıyor.

Günsu Engin-Denizhan Çay ikilisinin sahne tasarımı, çalışma yaşamının temel işleyiş biçimini ifade eder nitelikte. Yazarın romanında kullandığı geniş kapsamlı organigram ve giderek oluşan karmaşık labirent seyirciye sahne tasarımı yoluyla kolayca geçiyor.  Reji ekibinin ışık tasarımı da vasat, ama hiç kötü değil. Alex Lawrence’in müzikleri de oyuna katkı sağlamayı başarıyor.

Ücret artışı talebinde bulunmak için şefiyle görüşmek isteyen kahramanımıza can üfleyen İlyas Özçakır da, Mösyö X’de Emirhan Altunkaya da, Yolande’da Nezaket Erden de can verdikleri karakterlerin olgularını ve yönelimlerini, içsel itkiler, psikolojik imalar, içsel hareket noktaları ekleyerek başarıyla değiştiriyorlar.

Aralarından Çağdaş Ekin Şişman’ı ayırdım.

Neden derseniz, onun rolünün skoruna derinlikler eklemesine bayıldım.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: