İstanbul DT’den Hem Nalına Hem Mıhına  

Savaş Aykılıç

Siyaset ve Sanat Üzerine Bir Oyun: “Geçtim Ama Tiyatrodan”

Konu:

Program dergisinden ve istdt.gov.tr internet adresinden :

“Uzun zamandır Kosova Devlet Tiyatrosu’nda çalışan ve maaşlarını alamayan tiyatro sanatçılarına Spor Bakanı Sekreteri tarafından bir emrivaki teklif gelir.  Başbakanlık, Kosova’nın bağımsızlığını ilan edeceği tarihte sanatçıların bir gösteri yapmalarını ister.  Ancak bağımsızlık günü belli değildir.  Dahası başbakanlık genelgesinde konu sınırlaması sansür getirmiştir. Bu süreçte tiyatrodaki oyuncular, yapım için çalışmaya başlarlar. Ancak karşılarında devlet bürokrasi, rüşvet, çıkarcılık ve sahtekârlık vardır.”

Oyunun Kosovalı Yazarı Yeton Neziray’ı Takdi(r)imdir

Oyunun yazarı Yeton Neziray , “Geçtim Ama Tiyatrodan” oyununun yazılış nedenini, nereden esinlenildiğini, hangi deneyimlere dayandığını ve sahnelenme sürecinde yaşadığı macerayı şöyle anlatıyor :

Sansür Konulu Oyun Ülkesinde Sansüre Uğramış

“Bu oyun, Kosova Devlet Tiyatrosu’nda sanat yönetmenliği yaptığım sıradaki kişisel tecrübelerime dayanıyor.  Oyunda seyredeceğiniz; Kosova’nın bağımsızlığına dair birçok olay, ‘gerçek’ olaylara dayanmaktadır. Elbette, bu ‘büyük ulusal olay’ ile ilgili, komedi bir oyun yazmak kolay değildi ama Kosova’da yaşayan herkes bunu doğru bir şekilde anladı.”

“Priştine’de Aralık 2012’de oyun provaları sırasında Kosova Hükümeti sansürle oyuna müdahale etmek istedi. Ancak, Kosova’daki yabancı büyükelçiler müdahale edince bu gerçekleşmedi. Oyun, içinde birçok ironi ve paradoks taşımasına rağmen, Kosova seyircisi için bir ‘komedi’ olduğunu söyleyebiliriz.”

“Bu Oyun , Politikacıların Sanatı ve Sanatçıyı Nasıl “İdare” Ettiğini Anlatır

“Bu oyun tiyatronun hâlâ gücü olduğunu gösterir. Politikacıların, sanatı ve sanatçıları nasıl idare ettiğini anlatır oyun ve Priştine’de yapılan sahnelemeye dayanarak şunu söyleyebilirim ki, aslında, ‘Politikacılar da Tiyatrodan Korkar!”

O bir “ironi ustası”

“Oyunum İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahneleneceği için çok heyecanlı ve gururluyum. Sanırım bir oyun yazarının en büyük hayalidir oyunlarının başka tiyatrolarda sahnelenmesi, başka seyircilere ve başka kültürlere ulaşması. Elbette bu benim de hayalim. Özellikle de bu oyunumun Türkiye’de sahnelenmesi benim için ‘hayalin gerçeğe dönüşmesi’. Öte yandan Türkler, bu konuya  neden ilgi duydu diye de merak etmiyor değilim. Görülüyor ki, Türk toplumu diğer kültürleri ve toplumları öğrenmek ve onlarla iletişim içinde olmak istiyor.”

Bu Kadar Nesnel Alıntı Yeter, Şimdi Öznel Değerlendirmelerim

Buraya kadar objektif/nesnel ; belgelere dayalı yazdım.Artık öznel/subjektif analiz, yorum ve değerlendirmelerime geçebilirim.

İroniye Yeni Bir Boyut Getiren Yazar

Yazarımız “Türkler, bu konuya  neden ilgi duydu diye de merak etmiyor değilim.” diyor. Kosovalılar bağımsızlıkla ilgili bu oyunu “doğru anlıyor” ama iş Türklere gelince yazarımız bu oyuna neden ilgi duyduğumuzu “anlamakta zorluk çekiyor”! Elbette ironi/tersinleme yapıyor !

Çünkü o bir ironi sihirbazı. Son zamanlarda beni heyecanlandıran en iyi oyun yazarı.

Bir Oyun Bu Kadar mı Gündeme Cuk Diye Oturur

Bir adam çıkıyor, yıllarca çalıştığı Kosova Devlet Tiyatrosunda çalışırken tanık olduğu olay ve durumlardan esinlenerek bir oyun yazıyor ve o oyun en çok eleştirdiği Kosova Devlet Tiyatrosu’nda değil , ironiye bakın ki , bir başka ülkenin Devlet Tiyatrosunda hayat buluyor.

Üstelikte ülkemizde tam da “Tiyatrolar sansürleniyor , kapatılıyor” tartışmalarının göbeğine bir (oyundaki benzetme ile söyleyecek olursak) “uçak gibi” gündemimize düşüyor.

Ülkesine Tarihine, Tiyatrosuna Zeka ile Bakan Bir Yazar

Ülkesinin  paradoxslarından/çelişkilerinden , zayıflıklarından onları aşarak ve aşkınlaşarak; ironik bir biçimde zayıflıklarından güçlü tersinlemelerle güç kazanarak çıkmasını bilen bir yazarla karşı karşıyayız.

Kendiyle eğlenebilen/alay edebilen kişiler ve toplumlar bunları yapamayanlara kıyasla çok daha geniş, rahat ve komplexsiz olurlar doğal olarak.

Bunu yapabilmek de cesaret , akıl , zeka ve vizyon gerekir.

Hassas Konulara Hassas Neşter

Yeton Neziray usta bir doktor gibi çağımızın hastalıkları olan ırkçılık/şovenizm, pragmatizm/çıkarcılık, oterite baskı ve sansür karşısında sanatın ve sanatçının korku ve sefaleti, bir kurtuluş çaresi olarak Amerikan hayranlığı  vb. konulara “sivri” kalemini bir neşter gibi kullanarak tiyatro masasına yatırıyor.

Bağımsızlığın Bağımlı Olmasının Trajikomik Hikayesi

Birleşmiş Milletler (Amerika) ve Avrupa Birliği Kosova bağımsızlığı için iki  milyon auro para ayırmıştır.  Kosova hükümetinin cevval, işbilir ve işgüzar (“yalaka”) Spor Bakanlığı Sekreteri de bu paranın yirmi bin eurosu ile – kendi kişisel ikbali ve yükselişine yatırım olacak ve başbakanın gözüne girmek için bir vesile olur umuduyla – Kosova Devlet Tiyatrosu yönetmeninden bir “bağımsızlık oyunu” ısmarlar.

Oyun Neden “Godot’u Beklerken” Oyununun Provası ile Açılıyor

Kosova Devlet Tiyatrosu ise bu sırada yaratıcılığı (sürekli aşağıladığı) bir sahne teknisyeninin yaratıcılığı kadar bile olmayan bir tiyatro yönetmeni tarafından ünlü absürt oyun (çağımızın en iyi on oyunundan biri) olan “Godot’u Beklerken” oyununu prova etmektedir.

Yüzyıllardır Süren Kurtuluş Beklentisi ve Godot  Metaforu

Kosovalıların Godot’u/kurtarıcı/Tanrı’yı bekledikleri gibi yüzyıllardır bekledikleri bağımsızlığın teatral simgesi gibidir (çok çok uzun zamandır) “prova” edilen bu oyun. (Oyunda bu “donmuş zaman” kar soğuk ve yanmayan ateşle verilmiş).

Kosova’da da mı  “Avrupa Kültür Başkenti” İlan Edilmiş

Yönetmen sipariş-emri aldıktan sonra yirmi bin euroluk bütçeyi anında cebellezine ederek arkadaşlarına yarısını / on bin euro olarak ilan eder.

Teknisyen Bill’in Büyük Hayali

Belki de Kosovalıların çalışan emekçi/işçi sınıflarını ve üretici halkı  temsil eden Teknisyen Bill, ölen babasının (Kosova tarihi için) anısına çok büyük bir iş olarak ikinci dünya savaşından kalma bir alman uçağı ile uçmak ve bağımsızlık ilanına vurucu bir katkı yapmak hayali (idealizm) ile yanıp tutuşmaktadır

Bill’in baba özlemi ve bu metaforun “yapıçözümü”

Onun babasına olan özlemi aynı şarkının önce dramatik ve hüzünlü, sonra da hızlı  ve neşeli  seslendirdiği şarkıda duyuyoruz. Belli ki Kosova çok uzun bir zamandır kendisini korumasız, hamisiz, yalnız ve terk edilmiş (babasızlık metaforu) görmektedir.

Her evlat babasını “arar”

Bu baba metaforu Osmanlı’ya kadar gider mi bilemeyiz ama (belki de gider; Teknisyen Bill James adının Bilal’in kısaltılmışından gelmesinde olduğu gibi) eski Yugoslavya (birliği) ve Tito’ya bir gönderme olabileceğini düşünebiliriz. (Oyunun tamamı baktığınız bakış açısına hizmet edecek şekilde “açık uçlu”; değişken ve yoruma açık.) Çağımızda ise Kosova’ya göre, bu büyük koruyucu esirgeyici “baba” devletin AB, Almanya, Amerika, Nato olduğunu hissettiriyor oyun bize.

Gündeme Düşen Meteorik ve  Metaforik Bir Oyun

Yani oyun boyunca “bir oyunun fikir sembol ve mecaz yığını olmasıyla” alay eden yazarımız en başta Teknisyen Bill karakteri (gitgide bütün karakterler) üzerinden seyirciye hem oyununun Godot gibi sembolleri üzerine bir ipucu verir hem de bu durumla ve kendi ile dalga geçer/alay eder/eğlenir/ironi yapar.

En Büyük Oyun Kurucu Olarak Devlet

Az önce Godot oyununun iki başat karakteri olan Wlademir ile Estragon’un oturduğu bavula (yönetmence ustaca bir mizansen ve dönderme ile) oturan Tiyatro Yönetmeni ile Spor Bakanlığı Sekreteri’nin sırt sırta oynadıkları sahnedeki repliklerin ustaca montajından yazarımız dış ülkelerden gelen yardım paralarının bürokrasi çarkı içinde nasıl hiç (pay) edildiğini vurgularken, “Yönetmen”in (üzerinden tiyatronun/sanatın)  de bu çarkın bir dişlisi olduğunun altını çizer.

Sekreter’in Zayıf Noktası Onun Da Aşık Olabilme Yeteneği

Sekreter, daha ilk görüşte tiyatronun sarışın ve güzel Arnavut kızı Rosie’ye abayı yakıp da sık sık tiyatroyu ziyarete gelmeye başlayınca işler karışmaya, sekreterin tiyatroya müdahalelerine ve en sonunda da  işi, ısmarladığı oyuna başbakanın bağımsızlık günü yapacağı konuşmayı birebir sahneye katmaya vardırmasına kadar götürür.

“Annecim , annecim ev yanıyor!”

Sekreter, Rosie’yi televizyondaki bir filmindeki  “Annecim! Annecim! Ev yanıyor!” repliklerinden tanımakta, hayran olmakta ve her karşılaşmalarında bu sözleri farklı tonlamalarla  hatırlatmaktadır.

“Hepimiz-on beş dakikalığına da olsa-tiyatrocuyuz”!

Bu arada kendisinin de tiyatrocu olduğunu; ilkokulda bir çocuk oyununda “Kırmızı Başlıklı Kız”da birinci meşe ağacını oynadığını/olduğunu öğreniriz. Repliği de şudur: “Kırmızı başlıklı kız! Aman dikkat et!”

“Kırmızı Başlıklı Kız” Metaforunun Yapıçözümü

Rosie , Sekreter ile randevusuna “kırmızı bir şapkayla” gelir. Sekreter de sözüyle bunu açıkça vurgular. Yazar, Rosie-Sekreter arasındaki ilişkiyi Kırmızı Başlıklı Kız ve Kurt bağına, bu metafor üzerinden de Kosova Bağımsızlığı ilanı (“Kırmızı Başlıklı Kız” gibi) ile (“Kurt”) Büyük Birlikler/Devletler/(AB,BM,ABD vb); “Çağdaş İmparatorluklar” arasında bir paralellik kurarak ülkesine aydınca bir uyarıda bulunuyor gibi.

Oyunun En Sevdiğim Sahnesi: İkinci Perdenin Başı

İkinci perdenin başındaki yönetmen, teknisyen ve Rosie ile Dilo’nun Sekreterin yönetiminde ve “şef”liğinde söyledikleri şarkının sözlerinde de olduğu gibi birinci perdedeki parçalar birleşmeye başlar:

Kosova’nın Vatan Kurtaran Şaban’ı

Sekreter: “Rosiiiiie, güzeller güzeliiiii Rosie / Sarı saçlı kiraz dudaklı Rosie /Bağımsızlık günü geldi / Annecim annecim ev yanıyor!” diye klasik ve yerel sentezi bir şarkı-türkü söylerken koro (Yönetmen,Dilo, Teknisyen ve Rosie) da ona eşlik eder: “Dikkat et güzelim aman dikkat et / Kırmızı başlıklı kız aman dikkat et / Yüreğim eder cız !”

Bu Oyunda Yeni Olan Neydi

Düşündüm de bu oyunda farklı, yeni, etkileyici olan neydi? Beni en çok ne(ler)  ve neden etkiledi(ler)? Evreka (Buldum!). İnsanlar -bu oyunda- “olanca çelişkileri” ile “yan tutmaksızın” (yüceltme ve ya yerme olmaksızın) ve “hayatta oldukları gibi” çizilmişti. Oyunda tamamen “aklar” ve tamamen “karalar” yoktu. Herkesin ak ve kara tarafları vardı :

İnsan Çelişkileri Arttıkça Tutarlı Olan Bir Varlık mıdır

Tiyatro yönetmeni ilk sahnelerde ödeneğin yarısını cebellezine etmekte bir zarar görmezken bir sonraki sahnede Sekreter’e sanatı ve tiyatronun siyasetten bağımsızlığını ve siyasetin sanata müdahale edemeyeceğini savunan nefis bir tirat atabiliyordu.

Devlet Özgürlükleri  mi Çoğaltır  Yasakları mı

Yazar bizi şaşırtmaya doymuyordu.Tam seyirci ödeneğin yarısını arkadaşlarından çaldı ama Sekretere de cevabı iyi verdi diye düşünürken bir kere daha şaşırıyoruz. Çünkü bu sefer de Sekreter’in teknisyenden çekici alıp sigara yasağını duvara çakmasıyla (sembol; “elinde çekiç olanlar mesele çıkaranları çivi olarak görmeye başlarlar”) anında geri adım atarak sesini kısmasına tanık oluyorduk.. Sadece yönetmen değil diğer oyuncular da Sekreter’e boyun eğiyorlardı.

Yetki Verilince Hepimiz Canavarlaşabiliriz

Sekreter de oyuna müdahaleye doymuyordu. Bir başka ziyaretinde de Dilo’yu elinde sigara ile görünce oyuncuya ve yönetmene çıkışıyor ve “sigara yerine” daha milli bir şey; dağlardan gelen sağlıklı “su”yu veya olmadı daha sağlıklı mesela “yoğurt” yemesini öneriyordu.

Rosie’nin Çelişkisi

Rosie, elveda edip tiyatrodan ayrılıyor, Brodway’e gideceğini söylüyordu ama yarın sabah erkenden yine provaya geliyordu. Televizyona iş yapmadığını söylüyordu ama nedense Sekreter de ona televizyon ekranından hayrandı: “Annecim annecim ev yanıyor !”

Sekreter

Sekreter tiyatroyu mesaj veremediği için sevmediğini söylüyor ama oyun ısmarlıyor  hatta oyunun finalinde de AB’den gelen iki milyon euronun bir milyonunu cebellezine etmekten aklandığını ve Priştine’ye dev bir tiyatro binası inşaatına başladığını işitiyorduk.

Vay Dilo Dilo

Dilo kendisinin profesyonel olduğunu, amatör mü sanıldığını soruyor ama fazla alkolden prömiyerde /ilk gecede repliklerini unutuyordu. Her gece karısı ile kavga ediyorlar, karısı evi terk ediyor ama bir gün sonra geri dönüyor ve barışıyorlardı. Devlet Tiyatrosu sanatçısıydı ama gelecek olan bağımsızlığın eve sarhoş  gittiğinde karısının kapıyı açmasını  sağlayabilecek mi  diye sorabiliyor ve bağımsızlığa yabancılaşabiliyordu. (Ya da “Bağımsızlıktan” en günlük sorunlara çözüm bekleyenlere ironi yapıyordu.)

“Her şey vatan için”

Sekreter de, yönetmen de , hem vatan millet için milli bir oyun istediklerini söylüyorlardı ama hem de bütçenin yarısını da “götürmeyi” bu idelizmleriyle çelişkili görmüyorlardı. Yönetmen, oyuncusu Rosie’den Sekreter ile sadece bir kahve içmesini rica ediyordu ama Rosie kırmızı bir başlık ve beyaz bir kürkle gidiyor Sekreter de onu kadehler şarapla karşılıyordu.

Sekreter “imkansızı  istiyor”

Sekreter milli bir oyun istiyor ama ulusalcı olmasın, tek tipleştirmeye karşı olsun, azınlıkların yerel ve bölgesel farklılıkları da gözetsin istiyor! Ulusal Devletler ile Küresel İdeolojinin absürd/saçma uyumsuzluğu. (Küresel Güçler’in bu “küresel ekonomik ve siyasi birliği”, kendi ülkeleri için değil de; kendi ülkelerinin eşitsizlikçi 1.liği için; sadece “ötekiler”;  “2.” ve “3.Dünya ülkeleri” için istemesinin çelişkisi ise bir başka yazı konusu. Bkz. Huntigton- “Medeniyetler Çatışması”.)

Çelişkilerin Tutarlılığı veya Çağdaş Dramaturgi

Bu çelişkileri, paradoxları ve ironileri çoğaltmak mümkün. Karakterlerin bu çelişkileri dramaturjik açıdan tutarsız yapmak yerine tam tersine daha inandırıcı, daha sahici, daha yaşayan, daha da “tutarlı” ve “kendi içinde bütünlüklü” yapıyor onları.

Çelişki ve İnandırıcılık

Onları yaşamayan karton tipler olmaktan kurtarmaktan kalmıyor bu çelişkileriyle diyalektik birlikleri; aynı zamanda aksine onları samimi, çevremizde ve kendimizde de bulduğumuz zıtlıklarımızla onları daha da inandırıcı kılıyor.

Temel Paradigma

Peki ama bu oyunun temel paradigması ne ?

Peki ama ben bu soruyu niye soruyorum ?

Oyunun temel paradigmasını bilmek , ortaya çıkarmak ve incelemek ne işimize yarayacak ?

Yazarlıkta da, yönetmenlikte de, oyunculukta da , sahne tasarımlarında da yeni dramaturginin temel kavramı bu paradigma(lar) olmalıdır.

Sanat Yapıçözümünde (Yapısal Analizinde) Saat Sarkacı ve Paradigma

Bu paradigmayı bir saat sarkacına benzetebiliriz. Bir  ucunda  bir karşıtlık/çelişki/ zıtlık/ paradox vardır , diğer ucunda da diğer karşıtlık/çelişki/zıtlık/paradox. Algımız , bir sanat eseri bir oyunun alımlanması sırasında bu iki sarkaç arasında gider gelir.

“Geçtim Ama Tiyatrodan” oyunun temel paradigmasının da idealler/idealizasyon/hayaller ile realiteler/acı gerçekler/gerçeklikler arasındaki uçurum olduğu söylenebilir. Ki bu pek çok eserin ortak noktası olabilir.

Trajedi, iki eşit değer ve güçten birinin mağlubiyetiyle ortaya çıkar. Tıpkı bu oyundaki  “idealizm”in “realizm” karşısında yenilgiye uğraması gibi…

Oyunda Sahne Teknisyeni Bill’in (Bilal’in) öz “Baba”sı (Baba burada Tanrı ve devlet gibi art anlamları olan bir baba ) üzerinden temsil edilen Kosova tarihi ve  milleti için yapmak istediği yüce ve büyük bir iş (ikinci dünya savaşından kalma bir Alman savaş uçağını tamir ederek bağımsızlık günü bütün dünyada haber olma düşü) ile simgelenmiş. (Ne ki bu yüksek idealler “maddi” temelsizlikler ve imkansızlıklar  yüzünden “düşüş” ile hayal kırıklığı ve işini kaybetmekle ve bir süre de hapis kalmakla suya, Kosova DT’nin çatısına düşmeyle son bulacaktır. İdealizm , realizme yenilecektir.)

Makro ve Mikro Paradigmalar

Genel ve makro bu paradigma, özelde ve mikro boyutlarda başka iç içe paradigmalarla işlenmiş gibi görünüyor.

Özgürlük-Tutsaklık Paradigması

İkinci paradigma ise  “özgürlük ve tutsaklık”. Ülkenin ve sanatın-tiyatronun bağımsızlığı ve bağımlılığı, devletin-yöneticilerin-bürokratların (bu oyunda bunların tümünün simgesi olan  Sekreterin) Kosova’nın “bağımsızlık” kutlamalarını (ve ilanını dış güçlerin; Batı ; AB,  Amerika, Nato vb. güçlerin inisiyatifine bağlı olarak son derece gizli ve sır dolu bilinmeyen bir tarihe absürt bir şekilde bağlı olmasıyla) dış güçlerin ödeneği ile yapmalarındaki “bağımlılık”ları.

Zenginlik-Yoksulluk Paradigması

Üçüncü paradigma; “zenginlik ve yoksulluk” (zenginlik içinde yoksulluk  yaşamak). Sekreterin açıklamalarından anladığımız kadarıyla ödenek de para da bütçe de olduğu halde Kosova Devlet Tiyatrosu çalışanlarının maaşları üç beş ay geç ödenmekte, kaloriferler yanmamakta, buz gibi soğukta yaşamak, prova yapmak zorunda kalmaktadır tiyatrocular.

Eski Milli Değerler (Ulusalcılık) ile Yeni Küresel Değerler (Etnikçilik) Paradigması

Dördüncü paradigma; “eski milli değerler ile yeni küresel değerler çatışması”. Bu da oyunda “Yönetmenin Kabusu” sahnesinde, Sekreterin oyuna madde madde müdahalelerde bulunduğu; ısmarlanan yeni milli ve  tarihi oyunda “düşman kelimelerinin dost kelimesi ile yer değişmesini istemesinde, ulusal birlik ve tek seslilik yerine yerel halkların çeşitliği (zenginliği) ve çok sesliliğe yönelmesi arzusu, ulusal marşın sözlerinin (güfte) çıkartılarak salt beste ile çalınmasında (klasik müzikle yerel müziğin sentezi eşliğinde ) vurgulanıyor.

Dün-Bugün, Geçmiş ve Gelecek Paradigması

Beşinci paradigma;  “dün ile bugün, geçmiş ile gelecek uyumsuzluğu”. Rosie’nin (Rüzgar gibi geçti filminden) İngilizce ikide bir  tekrar ettiği: “God is my witness, as God is my witness they’re not going to lick me. I’m going to live through this and when it’s all over, I’ll never be hungry again. No, nor any of my folk. If I have to lie, steal, cheat or kill. As God is my witness, I’ll never be hungry again.”

(Türkçede, “Allah kimseleri açlık ile imtihan etmesin” deriz ya o anlamda bir yakarış/dua benzeri) tiradında, Rosie’nin bu İngilizce tiradı ile Broadway’de oynama hayali  bu modası geçmiş filmin melodram oyunculuğunun taklidinin de günümüzde komik kaçmasında ve yine bu tirada geçen “açlık” ile maaşlarını alamama yada “açlık sınırında maaş alma/yaşama” arasında kurulan bağda bu uyumsuzluğu gözlemleyebiliyoruz.

“Söylem”ler – “Eylem”ler  Çelişkisinin  Paradigması

Altıncı paradigma: “söylenenler ile yapılanlar çelişkisi”. Oyundaki karakterlerin (Godot karakterleri gibi) söyledikleri ile yaptıkları hep ayrı ayrı şeylerdir. Rosie, tiyatroyu bırakıp evleneceğini ve Amerika’ya gideceğini söyleyerek sahneden çıkar ama az sonra sabah provaya gelir. Dilo karısı ile ayrıldığını söyler ama her seferinde yine barışır. Yönetmen tiyatronun siyasi baskılara boyun eğmeyeceğini haykırır ama ilk o teslim olur boyun/baş eğer. Sahne teknisyeni “uçmaya” kalkar ama “düşer ve yere çakılır”. Dilo , başbakanın karşısında, başbakanın gündüz ekrandan okuduğu  bağımsızlık konuşmasını gece sahneden tekrar ederken repliklerini unutunca;  “bağımsızlık kutlamaları için iki milyon euro harcandığını ama geçen yıl açık unutulan bir çukura düşüp ölen aktör arkadaşının katili olan logar  kapağının neden kapatılamadığını” sorar.

Ufukta usta bir rejisör beliriyor:

Oyunun başındaki sıkıcı uzun başlayamama (Godot provası) sahnesi dışında oyun yağ gibi akıyor. Yönetmenin Godot’u yorumlamaktan uzak yeteneksizliği vurgulanmak için gereksiz uzun bekleme sahnesi varsa; tiyatroda (hep söylerim) sıkıcılık sıkıcılıkla verilmeye kalkılırsa çok sıkıcı olabilir! Sıkıcılık, hele ki bu bir komedi ise daha eğlenceli neden verilmesin/ işlenmesin.

Belli ki oyunu iyi incelemiş , çözümlemiş/analiz etmiş , yorumlamış ve yorumunu sahneye taşımak için gerekli tasarımları gerçekleştirmiş. Duygu ve drama komediyi tıkar, önler , frenletir, diye bilinir.Bu komedide bu dramatik bölümler oyunun yorumuna ve anlamına katkıda bulunarak oyuna artı değer katıyorlar. Yönetmenimiz zaman zaman seyircinin her şeye gülüp geçmemesini, durup düşünmesini istediği yerleri dramatik oyunculuklarla altını çizmeyi yeğlemiş.

İyi bir komedi oyuncusunun (Atilla Şendil) iyi bir rejisör olma yolunda emin adımlarla ilerlemekte olduğunu söyleyebiliriz.

Tasarımlar:

Sade, yalın, süssüz ama işlevsel dekor parçaları, oyunun soyutlamalara ve metaforlara izin veren sahne tasarımı ve prova gerçekçi kostüm tasarımı  (Suzan Erbilgin), oyunun sembolik anlamlarına yardımcı olan gerçekçi prova ve sahne ışıklandırması (Önder Arık),  canlı orkestra ile oyunun atmosferini, paradigmalar arası çatışmaları ve onlardan doğan anlamları en iyi ortaya çıkaran müzik tasarımı ve başarılı uygulaması ile özellikle de kabare tadındaki “Rokoko” ve “Annecim-Annecim” besteleriyle  (Cenap Oğuz) belli ki rejisörün oyuna getirdiği sahneleme yorumundaki  (başkomutanın yanındaki kurmay heyeti gibi) -oyunun çevirmeni ve reji yardımcısı Senem Cevher ile birlikte- en büyük yardımcıları olmuşlar.Ve de alkışı fazlasıyla hak etmişler.

Oyunculuklar :

Dilo-(Genç Yetenek) Ozan Dağara

Sahne Teknisyeni rolünde izlediğimiz Ozan Dağara, oyunun açılışını yapıyor, ilk sahnedeki anlatıcı rolünü yazarımız devam ettirmemişse de o hep sahnede ve buluşlarıyla araya girmesiyle yönetmeni kızdırıyor, seyirciyi güldürüyor. Bu işleviyle Henry Bergson’un alanındaki emsalsiz kitabı “Gülme”de anlattığı kapağın içinden fırlayan yaylı bir soytarı yada geleneksel tiyatromuzdaki İbiş, Karagöz, Pişekar vb. gibi bir rol üstlenmiş. Pozitif enerjisi ile sahneyi dolduruyor.

Her Oyunda Kendini Geliştiren Ve Ustalaşan Bir Oyuncu Olarak (Dilo Rolündeki) Cengiz Baykal

Dilo rolünde izlediğimiz Cengiz Baykal rolünün hem dramatik hem de komik yanlarını başarıyla canlandırıyor. Finaldeki başbakanın konuşmasını unuttuğu sahnede gülme ve  hüzün birbirine karışıyor. Bir tek mimik hareketi ile bile seyirciden kahkaha tufanı çıkartacak kadar rolünü incelikle ve özenle çalışmış belli ki. Çakırkeyif oyuncu tiplemesi, kahramanlık/hamasi oyunlardaki göstermeci biçimi ve  samimi oyunculuğu ile  göz dolduruyor. Her oyunda biraz daha ustalaşmış çıkıyor karşımıza. Bazı insanlara  baktığınızda iyilik güzellik akar yüzlerinden Cengiz Baykal da öyle. Ona hem gülüyorsunuz hem de özdeşleşip acıyor, duygulanıyor, hüzünleniyorsunuz. Yazar oyunculuğun zorluklarını, çilesini, dramını ona anlattırmış çünkü. Usta bir oyuncu olma yolunda emin adımlarla ilerliyor Baykal.

Sanat/Tiyatro ve Siyaset İlişkisinde Sekreter’i  Dize Getiren Rosie Rolüyle Harikalar Yaratan Gamze Yapar Şendil

Rosie rolünde Gamze Yapar Şendil de sert mizaçlı, “eli maşalı” (yönetmeni susturduğu ve üzerine yürüdüğü sahnede özellikle), dobrosky (doğrucu Davut) ve hak arayıcı haksızlığa gelemeyen oyuncu tiplemesiyle karşımızda. Özellikle Rüzgar Gibi Geçti filminden ezberlediği bir tiradı her fırsat bulduğunda kendini ortaya atarak vurgu almaya kendini göstermeye çalışan oyuncu tiplemesiyle her saferinde seyirciyi kahkahaya boğmayı başarıyor. Duruşu, yürüyüşü ile o sahnede adeta kendi kendini çizen bir karikatürist adeta. Dilo ile birlikte oynadıkları hamasi/kahramanlık sahnelerindeki göstermeci/epik üslubu, Sekreter’in hakkından gelen işini bilir tiplemesiyle keyifli bir oyuncu kompozisyonu çiziyor sahnede.

Birinci Sınıf Has Oyuncu Olarak Yönetmen Rolünde Şahin Çelik

Yönetmen rolündeki Şahin Çelik, tek kelime ile “döktürüyor”. Ödeneğin yarısını cebellezine ederken (“cambaza bak cambaza” misali) vurguyu / dikkatleri yeni ısmarlanan (dayatılan da diyebiliriz) oyuna vermesiyle çizdiği “uyanık ve işbilir” karakterizasyonu, hem Sekreter’e tiyatronun özgürlüğünü savunurken hem de ona baş eğerken  samimi olabilen, bu çelişkilerini “oportinizm” değil de çağın gerekliliği sayan, yaratıcılığı sıfır olsa da pratik ve pragmatik kişiliği ile kahramanlık ve şovenist oyunlar  üzerinden kariyer bile edinmiş “sanatçı” kimliği ile yazarın bu meslekteki yozlaşan ve çıkarcı insan tiplemesiyle ne kadar da tanıdık geliyor çevremizdeki benzerlerine. (Seyredenler için “-Kosova 1, Kosova 2, Kosova 3!) Evet o bir anti kahraman. İdeallerini ve meslek ilkelerini parayla satan ve Sekreterin bütün isteklerine boyun eğen ama bunu yaparken bile “onurlu sanatçı tiplemesi”ni sürdürmekte sakınca görmeyen iki yüzlü aydın tipini benzersiz şekilde yansıtıyor. Sizi bol bol güldürüyor ve onun karakter(sizliğ)ine gerçekten “acıyorsunuz”. Dördüncü Muratlardan  sonra Şahin Çelik bu oyunda da zirvede.

Bir Kara-Antikahraman Hiç Bir Zaman Böyle İçten Böyle Samimi ve Böyle Komik Oynanmamıştır. Selçuk Kıpçak Baştan Sona Seyirciyi Acımasızca Güldürüyor. Ödüllük Bir Oyunculuk Sergiliyor

Sekreter rolünde Selçuk Kıpçak beş kişinin de başrol olduğu bu oyunda oyunculuğu ile gizli başrol. Yönetmen “antikahraman”sa; Sekretere de “kara kahraman” diyebiliriz rahatça! Çünkü bizi sevimsiz olabilecek bir tipe oyunun başından sonuna hunharca güldürüyor. Sekreter gibi sert, köşeli, diktatör, ceberut, otoriter, emretmeye alışmış politikacı tipini bir oyuncu bu kadar mı dozunda, bu kadar mı bu tipin komiğini keyifli keyifli oynar. Onu izlerken ister istemez benzer çağrışımlarına kapılarak, önce, bir an siz de seyirci olarak “gaza” geldiğinizi ve terörize olarak sinirleriniz tavan yapıyor ama usta oyuncu bu “antipatik” kişiliği öyle bir zayıf taraflarını, insani taraflarını yakalayarak tiplemede ani dönüşler-zikzaklar yapıyor ki ona sinirlenmek yerine gülüyorsunuz sadece. İkinci perdenin başındaki şarkıdaki performansı ile ödüllük bir oyunculuk sergiliyor Kıpçak. (Bu sahne benim için oyunun gizli finali ; o kadar yüksek o kadar komedi dozu dorukta ki). Bu sahne bana Devekuşu Kabare’nin oynadığı eski TRT sansürlü “Minik Kelebek skeci”ni hatırlattı. Sekreter rolünü de bizim Haldun Taner’in “Vatan Kurtaran Şaban”ına benzetebiliriz. Oradaki hem tiyatroyu bilmiyor, hem de bilmediğini bilmiyordu; bu ise biliyor, mesajsız diye eleştiriyor ve bu gücün farkında olarak tiyatroyu (sözüm ona halk için, gerçekte ise kendi özel çıkarları için) kullanıyor. Selçuk Kıpçak’ı Lodos oyunundan beri bu kadar keyifli, mutlu ve dorukta görmemiştim. Ayakta alkışlıyorum.

Sanata da Siyasete de Eşit Mesafede Duran ve Gerektiğinde İkisini de Eleştirmekten Çekinmeyen Bir Oyun

Bu oyun Devlet Tiyatrolarının yüz akı oyunlarından biri. Devletimizin düşünce özgürlüğüne ve farklı düşüncelere ve sanata, tiyatroya saygılı olma barometresinin bir göstergesi, DT.’nin kendisini aştığının ve aşkınlığının bir kanıtı. Bu kadar güncel ve hassas konuları objektif /yansız, olduğu gibi iletmek ve seyirciye zorla mesaj vermek ve onları dayatmak yerine seyircinin özgür alımlamaya ve yoruma saygı göstermek açısından da önemli. Bu oyun hem nalına hem mıhına “dokunuyor”. 2015 yılında  İstanbul’daysanız ve bu oyunu kaçırmışsanız; “ben iyi bir tiyatroseverim iyi bir tiyatro takipçisiyim” demeyin kendinize! Kaçırmayın. Aristofhanes’in Spartalılarla savaş sırasında yazıp yönettiği Barış’ı oyunu gibi; sanata ve tiyatroya sansürün tartışıldığı günümüzde; kendi ülkesinde (Kosova) bile hükümetçe sansür görmüş ama AB’nin baskısıyla sansürü aşabilmiş  bu oyunu –AB baskısı olmadan, hem de Devlet Tiyatrosu sahnelerinde özgür bir  sahnelenişle izleyin. Bu özgürlük hepimiz için. Sanat ve tiyatro nefes alamazsa, özgür olamazsa o toplum da nefes alamaz. Özgür düşünce ve özgür sanat özgürlüğümüzün ve bağımsızlığımızın teminatıdır.

Yazan : YETON NEZİRAY

Çeviren : SENEM CEVHER

Yöneten : ALİ ATİLLA ŞENDİL

Dekor ve Giysi Tasarım :  SUZAN ERBİLGİN

Işık Tasarım : ÖNDER ARIK

Müzik : CENAP OĞUZ

Yönetmen Yardımcısı : SENEM CEVHER

Yönetmen Asistanı : ÇETİN DEMİR

Oyuncular  :

KOSOVA DT  YÖNETMENİ : Şahin Çelik

KOSOVA DT OYUNCUSU (DİLO)  : Cengiz Baykal

KOSOVA DT OYUNCUSU (ROSİE)   : Gamze Yapar Şendil

SPOR BAKANI  SEKRETERİ :  Selçuk Kıpçak

KOSOVA DT  TEKNİSYENİ  :  Ozan Dağara

Orkestra :

Müzisyenler: Cenap Oğuz/ Serdar Donduran/ Ari Aris/ (dönüşümlü olarak) Hakan Ateş-Kübra Çadırcıoğlu ve  Ergun Mustafa Perin-Aycan Bilginer.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: