Bir Anlatı Tiyatrosu

Geoffrey Heptonstall

Mimesis Çeviri/ Çeşitli alternatif mekanlarda, hikaye anlatıcılığını diğer gösteri sanatlarında olduğu gibi yaşamsal addeden bir Anlatı Tiyatrosu’nun oluşumuna olanak tanıyacak kadar momentum birikiyor.

Open Democracy, 26 Şubat 2015, Çeviri: Öykü Gürpınar

theatreFotoğraf: Flickr/Bahman Farzad. Bazı hakları saklıdır.

Bazı edebi eserler okunmak için değil, söylenmek için yazılmıştır. Shakespeare bunun en bariz örneğidir. Homeros’un eserleri yazılı bile değildi; ezberlenmiş ve nesilden nesle sözlü aktarılmıştı. Dickens, kendi romanının sözlü versiyonlarını hazırlamış [ve icra etmişti]. Bob Dylan’ın şiirleri şarkı olarak söylenmek için yazılmıştı. Şairler, kendi eserlerini kayıttan ya da seyirci önünde canlı olarak icra etmek için seslendirmeye davet edilirler. Doğrudan iletişim ile kurulan ilişki, edebi düşünceye her zaman içkin olagelmiştir. Yalnız okur, edebiyatın önemli bir parçasıdır; fakat sadece toplumun içerisindeki daha geniş bir deneyimin bir parçası olarak. Yazma ediminin kendisi kısmen yalnızlık gerektirir, çünkü kişiseldir. Okuma edimi de konsantrasyon ve sessizlik gerektirebilir. Alımlama, toplumsal bir alanda bile, bireysel, kişisel bir deneyimdir. Yine de ortak ilgileri paylaşan üyeleriyle okuma gruplarımız var. Bu ihtiyaç kişisel olanın toplumsal olana eklemlenebilmesinin yolunu bulmaktan ileri geliyor; çünkü edebiyatı topluma içkin olarak görüyor ve değerlendiriyoruz.

Güncel bir gelişme, oyuncular tarafından, bir seyirci karşısında sergilenen bir drama olarak romanın icra edilmesini ileri sürerek bu toplumsallık düşüncesini genişletiyor. Kalın bir cildi, sakin ve sessiz oturma odasında okumak için kitapçıdan ya da kütüphaneden alarak eve getirmiş, yalnız okuyucuya yönelik alışıldık imgeye tezat bir durum söz konusu. Bazı metinler, gerçekten de yalıtılmışlığın ölçüsüyle belirlenen bir düzeyde konsantrasyon gerektiriyor. Otonom varlıklar olarak bizler, sadece ve sadece kendimize ait olan parçamız için kişisel alana ihtiyaç duyuyoruz. Toplumsal varlıklar olarak bizler, içinde bulunduğumuz bir iletişime de ihtiyaç duyuyor ve ondan keyif de alıyoruz. Bu duygular olmadan, konuşmaları genişleten ve şifreleyen bir edebiyat da olmazdı.

Are You Sitting Comfortably? [Rahat Oturuyor Musunuz?] ve Liars’ League [Yalancılar Ligi]  ve White Rabbit [Beyaz Tavşan] gibi toplulukların büyümesi, icra edilen edebiyat deneyiminde yaratıcı fırsatların açığa çıkmasında rol oynuyor. Bu deneyimin üretken kapasitesi henüz tümüyle keşfedilmiş değil. Roman yazarının, bir tür performans olan toplumsal mübadele tarafından uyarılması kaçınılmazdır. Bir zamanlar tek doğrudan ilişki olanağının banal kitap imzalama seansları iken, artık kitapların bizim romanımızı taşımasını beklemiyoruz – daha çok okumalar ve kitap yerine geçen podcast ve Youtube yayınları artık bunu yapıyor. Hikayeler yayınlanabiliyor da; belki de böyle olmalı zaten, edebi kültürün yazılı ve kalıcı bir kaydı olarak. Fakat edebiyatın öncelikli iletişimi sözel olarak kuruluyor. Hafta ortasında alternatif mekanlara hikaye dinlemeye giden olur mu? Emin olun, olur. Beklenti ve kabulün taşıdığı heyecan harekete geçirebiliyor.

Bir gösterim sanatı olarak roman, biçimlerin kırıldığı bir alanda vuku bulur. Bağlantılarda geleneklere meydan okuyan bir değişkenlik söz konusudur. Türlerin geleneksel kategorileri artık işe yaramaz. Tiyatro artık sadece iki ya da daha çok karakter arasındaki diyaloglardan mütevellit bir metin değildir. Tiyatronun özü icradır, fakat tanımlar esnektir. Bir tarafta akrobasiden mime ve müziğe uzun bir geçmişi olan fiziksel tiyatro vardır. Sokak tiyatrosu, anın dolaysızlığına göre icrayı şekillendirir. Sokak tiyatrosu, icra kabiliyetleri açısından paha biçilemez bir çıraklık sürecidir. Başka hiçbir yer, Peter Brook’un tiyatroyu bir boş mekan olarak alan görüşünü bir meydan ya da parktan daha iyi yansıtamaz. Sahne-salon ikiliğinden, soylu eğlencenin toplumsal formalitelerinden sıyrılan tiyatro, sokakta kutsal ve seküler ritüellerden mütevellit köklerine döner.

Sözlerin tiyatrosuna yönelik bir meydan okuma zorlayıcıdır. Diyalog oyunu yok olamaz ve olmamalıdır. Fakat pek çok görenekten biri olarak görülmelidir. Bu meydan okuma, göründüğünden çok daha az estetik nitelik taşır. Değişim, tarih ile kurulan bir anlaşmadır; geçmişe bakmak kadar ileriyi görmeyi de içerir. Stoppard’ın genç çağdaşlarına ilham kaynağı olan şaheseri New Found Land [Yeni Dünya] bir örnek teşkil eder. Monolog, Beckett ve Brian Friel için tercih edilen bir biçim olmuştur. Shirley Valentine, Spoonface Steinberg [Kaşıksurat Steinberg] ve The Vagina Monologues [Vajina Monologları] gibi popüler başarılar, anlatıya dayalı dramanın olanaklarına tanıklık eder. Anlatısal dramanın da uzun bir geçmişi vardır; her zaman sadece tek bir sesten ibaret olmamıştır. Charles Laughton, Tyrone Power ile beraber 1940’larda radyo için bu türden performanslar hazırlamış ve sahnelemiştir. Amaç, henüz böyle bir proje için gerekli koşullar oluşmamış olsa da, bir anlatı tiyatrosu yaratmaktır.

Bugün ise koşullar giderek daha tutarlı hale geliyor. Kurmaca romanın icra edildiği edebi bir tiyatro, tiyatronun öyle ya da böyle tek bir forma sahip olmasını talep eden geleneksel yaklaşıma yönelik hayal kırıklığıyla büyüyor. Sözler tiyatrosu ile sesler ve jestler tiyatrosu arasında bir çelişi önermek bölüştürücü ve engelleyicidir. Ayrıma dayalı muhafazakarlığın karşısında, biçimlerin çapraz döllenmesiyle açığa çıkan sonsuz permütasyonların arayışında olan radikal bir ruh bulunur. Parçaların karışımı uyumu sağlar, bütünlüğün tek bir tınısı bile yoktur. Zavallı Johnny One-Note [Tek Nota Johnny][1] kulis girişinde ya da Garrick’in[2] karanlık bir köşesinde bırakılmıştır. Ayaklarının altında, neredeyse kelimenin gerçek anlamıyla, efsunlayıcı sihirler yapılmaktadır.

Kelimelerin önemli olduğu, metnin her şeyden önce geldiği bir yerde, yazar tiyatrosunu bulma arayışı vardır. The Royal Court, böyle bir tiyatro olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Fakat başka mekanlar başka terimlerle tarif edilebilir. Mike Leigh, (Joan Littlewood esintili) bir yazar ve yönetmen olarak bir oyuncular topluluğuyla kolektif olarak doğaçlama yapar. Metin, değerli bir sanat eserinden ziyade bütünün işleyen bir parçasıdır. Bu yaklaşım, yazar tiyatrosu ile çelişki içerisinde değildir; onu tamamlar. Bu şekilde katkıya açık çalışma biçimi sosyal iletişim ile edebiyatı da zenginleştirir. Shakespeare, Sheridan ve Shaw böyle çalışır.

50’lerde tiyatronun yazarların doğal evi olduğu söylenirdi. Yeni yazındaki ünlü patlama bu görüşü doğruluyor. Fakat daha yakından bakıldığında, yazarların kişisel açıklamaları daha eski bir hakikati açığa çıkarmaktadır: Yazarlar, başarılı oldukları bir araca odaklanmadan önce bütün olası araçları araştırırlar. Araçlar yazarı bulur şeklindeki kısmen-mistik ısrarlı niteleme, kullanışlı olup olmaması ile ilgili bir meselesidir. Radyo, dile getirildiği üzere, yazarlar için önemli bir araçtır, çünkü dil-merkezlidir. Biçimin, edebi niteliğin değişmezliğine ihanet eden bir talepkar yoğunluğu vardır. Üstünkörü yazılmış senaryolar görsel efektlerle kurtarılamaz. Sahnede göze çarpmayan pek çok klişe, radyoda duvara toslar.

Radyonun yazarlar için bir araç olarak önem kazanmasının önündeki bir engel, hiyerarşik bir toplumda yapılan hiyerarşik bir yapıdaki yayınlardır. Bir ayin gibi dillendirilen Liberal sofuluk bu sorunun etkisini azaltmaz. Yeni medya ve angaje yazarlar ağındaki yeni ruh engellemeleri ortadan kaldırıyor.

Bu satırları yazarken gerçekleşen önemli bir gelişme ise BBC’nin yeni anlatısal tiyatroya gösterdiği dikkat. Bir uzlaşma arıyor. Kabul etmenin yerinde bir işareti. BBC radyo dramalarında böyle bir gelişmenin olanakları yıllardır havada süzülmekteydi. Bazı açılardan, bu durum intikam isteğiyle bezenmiş bir karşı-devrim olarak tüm kültürümüzü ezip geçen popülist muhafazakarlığın umursamazca terk ettiği geleneğe geri dönüştür. Bir dönem için karşı koyulamaz görülmüştü ve eğer işinize sahip çıkmak istiyorduysanız öyleydi de. Fakat iyi yazının ne olduğuna yönelik direnişin gündelik eylemleri galip geldi.

Zaferden bahsetmek çatışma dilidir; uyum dili kabul etmekten bahseder. BBC’den sonra National Theatre [Ulusal Tiyatro] Michael Billington’un kayda değer nitelemesiyle Season of Narratives [Anlatılar Sezonu] gelecek. Onları, Heathcote Williams’ın assolist olduğu 1978’deki köklerine dönen Glastonbury takip edecek. Orada gerçekten de bir Anlatı Tiyatrosu bile olabilir, kim bilir? Kuşkuculuk bir köşeye atılacak. Engelleyici sinizmden başka şeyler de kaybolabilir. Artık samimi bir mekan hissiyatı mümkün olmayacak. Başka olasılıklar ortaya çıkacak. Önemli görünen şeylerle kurulan bağlılık hissi kaybolmaması gereken temel anlatıdır.

[1] 1937 yapımı Babes in Arms adlı Broadway müzikaliyle ünlenmiş bir pop şarkısı. Şarkı, sadece tek bir nota söyleyebilen zavallı Johnny’nin hikayesini konu almaktadır. [ç.n.]

[2] New York’ta bulunan ve Babes in Arms dahil pek çok Broadway müzikaline sahne olan Garrick Tiyatrosu. [ç.n.]

Yorum


işlemi tamamlayınız: