Hakiki Gala Üzerine…

N. Damla Sağlık

Şu Köşe Kış Köşesi, Şu Köşe Yaz Köşesi…

Ortadaki Su Şişesi, Peki Bunu Bilmeyen Kaç Kişi?      

Geçen hafta; minik bavullarına koydukları küçük dekor parçalarıyla gelen Müesser Hanım ve Lütfi Bey; Farabi sahnesinde Hakiki Gala oyunlarıyla birlikte bizimleydi. Biraz dinledik onları, biraz izledik, biraz güldük, biraz hüzünlendik; ama en çok ‘’kandırılmış’’ olduğumuz şeye inandık. Galanın hakikisi mi olur demedik.

Göz göz odalara benzeyen seyirci koltuklarımızda, komşularımızın hayatına şahit olduk ve arada “dördüncü duvar” filan görmedik. Anladık ki onlarda tam bizi bekliyormuş ve içlerini dökecek seyirci buldu mu, dayanamayıp anlatıyormuş.

Yönetmenliğini Çetin Sarıkartal’ın yaptığı oyunun metni Ayşe Bayramoğlu’na ait; tek perdelik bir komedi olan bu oyunda; Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş oynuyor. Oyun Müesser Hanım ve Lütfi Bey’in, üçüncü sayfa haberleri aratmayacak hayat hikâyelerini, seyirciye anlatmaları üzerine kurulu.

İsminden de anlaşılacağı üzere hakiki bir temsili; kendilik ve rol, kurmaca ve gerçek ayrımına odaklanarak anlatıyor. Gösterimin sahneleme olayı tiyatro ve sahnelenen olay, iki düzlemde gerçekleşiyor.

Oyun kişilerimizin adı Müesser ve Lütfi değil: Müesser Hanım ve Lütfi Bey. Dolayısıyla onlar oyuncu değiller, bugünlük oynamaya gelmişler, üstelik ilk kez sahneye çıktıkları için çok heyecanlılar. O kadar heyecanlılar ki, heyecanları daha girdikleri dakika bize geçiyor. Attıkları adımların sesi, bir oyuncunun ayak sesine hiç benzemiyor. Neredeyse bayramlık gibi görünen en güzel kıyafetlerini bizim için giyinip gelmiş; kısa kısa, deneyimsiz ve panik adımlarıyla tıkır tıkır sahneye giriyorlar. Bakıyorlar. Tıkırdıyorlar. Tekrar bakıyorlar. Birbirlerinden güç alarak sahneyi, bizi keşfediyor; sonra da yapay çiçeklerle süslenmiş, üstüne ışık kondurulmuş dört puntodan ibaret sözde “sahne ışığını” kendi elleriyle yakıyorlar. İlk kez oynadıklarını söylüyorlar. İnanıyoruz. İnanmaktan başka çare yok; çünkü o kadar özlediğimiz gibiler ki.

Elleri ayaklarına dolanıyor, sahnede yerlerini bulamıyor, söyleyeceklerini söylemeye başlayıp bir türlü devamını getiremiyorlar. Tam yerlerine oturdular artık başlıyorlar derken, bu sefer ezberlerini unutuyorlar. “Belli ki konsantre olamadık en iyisi biz baştan başlayalım” deyip ışıkları da söndürüp geri dönüyorlar. Geldiklerinde bir şey değişir zannediyoruz; ama aynı deneyimsizlik hali devam ediyor; ezberlerini unutup son çare, diyeceklerini kitaptan okumaya başlıyorlar. Ama aslında anlatacakları, söyleyecekleri, okuyacakları; kendi hikâyeleri. Dolayısıyla bir yerden sonra kendi hayatlarını okumalarına gerek kalmayıp kendilerini olayın akışına kaptırıyorlar. Girişin bu şekilde başlaması seyirciyle aralarında ortak bir deneyimi paylaşmalarına yol açıyor. Seyirci oyunu alternatif bir yerden izlemeye başlayıp onlarla birlikte hareket etmeye, hazır bir şey görmeyip sahnenin meta olan tarafına “şimdi ve burada”lığına bakmaya başlıyor. Dolayısıyla hakiki olan şey, gösterimin kendisi haline geliyor. Buraya kadar olan yeri ben, ‘’yaz köşesi’’ olarak adlandırıyorum. Gelelim kış köşesine:

Sahnedeki deneyimsizlik hali; kendilerinden ve acıklı hayat hikâyelerinden bahsetmeye başladıklarında son buluyor. Ezberledikleri bir hayatları var çünkü… ve bu kısmı bizi güldürmüyor.  Nefes almadan anlatıyor anlatıyor anlatıyorlar, bir adamın ve bir kadının acıklı hayat hikâyeleri; birbiri içine geçiyor, birbirinin içinden geçiyor, birinin başladığı yerden diğeri devam ediyor.  Sonra sahnede insansılaştıklarını görüyoruz. Hayatlarının acıtan bir yerini anlatırken, hayır  “çok”  acıtan bir yerini anlatırken donup kalıyor Müesser Hanım; artık sahnede olmak diye bir şey kalmıyor; biz bize dertleşip duygulanıyoruz. Lütfi Bey o arada ne yapacağını şaşırıyor. Müesser Hanım’ı sahneye döndürmek ve dikkatini toparlaması için ona uyarılarda bulunuyor. Ama bir yerlerde bir çocuk yaşlı bir adamla evleniyor tabi, bir adam dayak yiyip sakat kalıyor, bir kadın intihar etmeye yelteniyor. Üçüncü sayfa gazete haberleri; yazılmadan önce her gün yeniden basılmak üzere, yaşanmaya devam ediyor. Ama Müesser Hanım ve Lütfi Bey üzerlerinde kalan tüm parmak izlerini, sahne üzerinde birliktelikleriyle törpülüyorlar. Disko ışığını yakıp dans ediyor, bir düdük çalıyor, birbirleriyle şakalaşıp argo komiksilikleriyle havayı hemen dağıtıyorlar. Anlatı içinde durup oynamaya, sonra tekrar anlatmaya devam ediyorlar. Hikâye anlatımı dramatik olanla, kurmaca olan gerçekle, komik olan “hiçte komik olmayanla” bütünleşiyor.  Tiyatrotem hepimizin içinde yaşadığı gerçeğin tiyatrosunu yapıyor.

Öyleyse; yaz köşesi şuradaydı, kış köşesi burada; peki ortadaki su şişesi nerede?

Oyunun sonunda bu iki aradalığın tam ortasında buluyoruz ya kendimizi; işte yazdan ve kıştan kalan su orada. Materyalin materyal niteliğine, temsilin temsili oluşuna, ürünün arkasındaki üretim sürecine kulak kesiyoruz. Çünkü Müesser Hanım ve Lütfi Bey, bize oyun boyunca yalan söylediklerini itiraf ediyorlar. Anlattıkları hikâyelerin hiçbirinin aslında kendilerine ait olmadığını, asıl gerçeğin tam da bu olduğunu…

İçerlemiyor ve çok şaşırmıyoruz bu duruma. Çünkü kendi içlerinden kendileri çıkıyor: ‘’Kusura bakmayın sizi biraz aldatmış olduk ama sonunda aslolana gerçeğe şimdi ulaştık’’ diyerek bizi telkin ediyor; “toplumsal yaşamdaki aktörlere” dikkat çekiyorlar.

Son olarak; çağdaş ve geleneksel, anlatısal ve dramatik  unsurları bir araya getirirken, hem tiyatronun hem insanın hem toplumsal olanın kış ve yaz mevsimini İstanbul’dan bize getiren Tiyatrotem’i hala izlememiş olan seyirciye şunu soruyorum:

Şu köşe kış köşesi, şu köşe yaz köşesi, ortadaki su şişesi; ve bunu bilmeyen daha kaç kişi?

Yorum


işlemi tamamlayınız: