Birisi Bana ‘Büyüleyici Gösteri’ mi Dedi? ‘The Phantom Of The Opera’

Yaşam Kaya

Bundan 26 sene önce Broadway’de sahnelenmeye başladığında, ABD’nin en çok konuşulan eserlerinden birisine dönüşen ‘The Phantom Of The Opera’’yı nisan ayı içinde Zorlu Performans Sanatları Sahnesi’nde izledim. Londra Westend’de de Amerika’dan daha uzun yıllar kapalı gişe gösterimlerine devam eden çarpıcı eser, oyuncularından teknik kadrosuna dek kalabalık bir kadronun yansıması olarak sahnelerdeki yerini alıyor. Eserin özünü bilen için konuda çok da öylesine ‘aman aman’ bir ayrıntı yok. Fransız yazar Gaston Leroux’nun aynı adlı romanından uyarlanan müzikal 1943 yılında Arthur Lubin tarafından beyazperdeye aktarılmıştı. Aslında 1916, 1925, 1983, 1987, 1990 ve 2004 yıllarında da sinema severlerle buluşan yapıtın unutulmaz serisi 1943 yılında çekilen filmdir. Susanna Foster’ın hafızalara kazınan ‘Christine’ yorumunu izlemek isteyenler google’ı kesinlikle karıştırmalı. Andrew Lloyd Webber’in müziklerini yaptığı sahnedeki müzikal, görüntü bütünlüğü açısından ömrü hayatında 1-2 kez tiyatroya giden bir seyirci için hayranlık oluşturuyor. Ama gel gelelim bu iş öylesine görsel şölen yansımalardan oluşmuyor maalesef.

Eserdeki “The Music of the Night” adlı parça Puccini’nin La Fanciulla del West adlı operasından, “The Phantom of the Opera” müziğinin ise Pink Floyd’un “Echoes” adlı parçasından alıntılarla oluşturulduğunu, bunun yanında belli başlı mizansenlerin Joseph Oller ve Charles Zidler ikilisinin kurduğu ‘Moulin Rouge’ kabaresinden esintiler taşıdığını biliyoruz. Yani ortada tamamen özgün, kendine özgü kurgu yok. Tüm bunların yanında İstanbul seyircisinin eserin bu yorumunu 26 sene sonra izlemesi ise başlı başına tartışılması gereken bir durum!

Konu Paris Tiyatrosu’nda geçer. Christine yetenekleriyle göz dolduran, babasını kaybettikten sonra tiyatronun korosunda şarkı söyleyen bir sanatçıdır. Eric ise geçmişinde sanatın derinliklerinde yer almış ve gizli gizli yaşamını bu tiyatronun görünmeyen yerlerinde sürdüren dahi bir müzisyendir. Eric, aşık olduğu Christine’e şarkı söylemeyi öğretir. Amacı o’nu sahnelerin primadonnası yapmaktır. Eski müzisyen olan Eric, tiyatroda işleri karıştırmaktan kaçınmaz. Yüzündeki korkunç yanık izinden dolayı maskeyle ortada dolaşan Eric, diğer sanatçıların operada hayalet olduğu söylentisine neden olur. Derken tiyatro satılır, başrol oyuncusu işten ayrılır, gösterinin devamı için Madame Giry, Christine’dan başrol oynamasını ister. Tiyatronun yeni patronu Raoul ise Christine’in çocukluk aşkıdır. Genç sanatçı, Raoul’a operadaki maskeli müzisyenden bahseder, ama yeni patron buna pek inanmaz. Phantom, Christine’e özel yazılan operaların sadece onun tarafından söylenmesini istediğini söyler, aksi taktirde buna engel olacağını belirtir. Raoul ile Christine’ın birbirlerine duyduğu aşkı fark eden Phantom, operadaki tüm işleri altüst edecek, belli başlı cinayetlere kalkışacak ve eserin sonu çarpıcı olayla noktalanacak.

Müzikalde sahnedeki kostümlerin, dekorun gerçekten büyüleyici bir ambiyans oluşturduğunu belirteyim. Durmaksızın geçişlerin yaşandığı bölümlerde Christine’ın yaşantısının değişimlerini soluksuz izliyorsunuz. Devasa kadronun yıllarca biriktirdiği enerji, sahnenin tüm izdüşümlerine yansımış. Andrew Lloyd Webber akıllara kazınan müziklerini muhteşem orkestra çalıyor. 130 kişilik ekibin oluşturduğu sahne için kusursuzluk ilk akla gelen. Özellikle sahneyi ilk gördüğünüzde 1 tonluk avizenin ihtişamı gözlerden kaçmıyor. Claire Lyon’un ‘Christine’ yorumuna geçmeden, kalabalık kadronun olayın ahengini fazlaca bozduğunu izliyoruz. Bana kalırsa Zorlu’nun sahnesi bu oyun için yeterli olmamış. Türkiye’de ‘opera’ sahnesi ya da böylesi devasa müzikalleri kaldıracak sahne olmadığı için, yine elimizdeki malzemeyle idare ediyoruz. Brad Little ‘The Phantom’ rolünde öylesine etkili oynuyor ki rolünü, oyuncunun üstün ses performansı Claire Lyon’u bastırıyor. Anthony Downing’in ‘Raoul’ performansında son sahneye dikkat etmeli. İnsanların kanını donduran, özellikle gerilimle yüklü kaçışın resmedildiği bu sahne üç oyuncunun güzel birlikteliğinden doğmuş.

Müzikalin reklam mantığı açısından fazlaca şişirilmiş olduğu gerçeğini göz ardı etmeden, ortadaki başrolleri oynayan oyuncuların performansına ‘gayet şık’ diyebiliriz. İki buçuk saat süren eserin sanatsal estetiği seyirciyi cezp etmese de, ömrü hayatında en fazla on oyun izleyen bir kişi için bu gösteri unutulmazlar arasına girer elbette. Tüm bunlarla beraber hayatının hiçbir noktasında tiyatroyla buluşmamış bazı yazar dostlarım, popüler kültür angajmanı sayesinde ‘The Phantom Of The Opera’da benimle aynı koltukta buluştular. Bu açılardan baktığım zaman ‘iyi ki İstanbul’a geldin, Operadaki Hayalet’ diyorum!

Lifartsanat.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: