İstanbul Amatör Tiyatro Günleri’nde (İATG) Ne Oluyor, Ne Olabilir, Ne Olacak?

İstanbul Amatör Tiyatro Günleri (İATG) “Benden Sonra Tufan Olmasın” adlı deneme gösterimini yaptığımız bir oyunumuzla açıldı. Üniversite tiyatrolarının oyunlarıyla da halen devam ediyor. Şenliği yakından takip ediyor, üniversite tiyatrolarında neler olup bittiğini görüyor ve tartışma fırsatı buluyoruz. Festivale BGST/Tiyatro Boğaziçi olarak Kültürel Çoğulcu Tiyatro alanında dahil olduk. Böylelikle gelecek sezona çıkarmayı planladığımız projeyi test sürüşüne tabi tuttuk. Geniş bir kesimle buluşma olanağı bulduk ve pek çok seyircinin görüşlerine ulaştık. Bu görüşler yazın projenin prodüksiyon sürecinde projeyi yeniden ele almamıza ve geliştirmemize yarayacak. Mayıs sonuna doğru ise BGST’de amatör tiyatro faaliyetine devam eden çalışan tiyatrosu yapan arkadaşlarımızın deneme gösterimi olacak.

Bu yazıda ise başka bir konuya, İATG’deki fuaye ortamlarına değinerek bir tartışma ve bir öneriyi gündeme getirmek istiyorum. Bilindiği üzere gruplar 23.’sü düzenlenen İATG’de oyunlarını sergiledikten sonra seyirciyle birlikte salonda toplanıyor ve “fuaye” düzenleniyor. Fuayenin tiyatrocu milleti için iki anlamı var. Hem oyun aralarındaki dinlenme mekanına verilen isim hem de gösteri sonrası seyirciyle birlikte oyun üzerine gerçekleşen tartışmalara verilen ad. “Fuaye” kelimesi dilimize 19. yüzyıl başlarında girmiş. Benim lügatime ise BÜO’lu (Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları) yıllarımda girdi. Öğrencilik yıllarımda İATG, İATP’nin (İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu) şenliği olarak düzenlenirdi. Bu platformun bir tutumunun şu yönde olduğunu hatırlıyorum. İstanbullu tiyatro gruplarının gösteri sonralarında fuaye düzenlemesi tercih edilmez, oyunlar hakkında söyleşiler yapılması ve yazılı değerlendirmelerin üretilmesi teşvik edilirdi.[1] İstanbul dışından gelen gruplar eğer talep ederlerse fuaye yaparlardı.

Bugün böyle bir platform yok. Platform girişimi şeklinde bir tanımlama mevcut. Oyun hakkında yazıların yayınlandığı bir bültenin boşluğunu ise son yıllarda Mimesis Sahne Sanatları Portali dolduruyor. Bugün grupları belirli bir temas halinde tutan performansı tartışmalı bir “platform girişiminin” ve de bir şenlik organizasyonunun varlığından söz edilebilir. Eskiden imtina edilen fuaye kültürünün artık şenliğin gelenekselleşmiş bir unsuru olduğunu belirtmeliyim. Fuayeler sağlıklı eleştiri kültürünün yerini dolduracak bir alternatif olarak görülüyor. Her şeyden önce aylarca emek verilen bir oyunun ekibinin gösterinin hemen sonrasında seyirci karşısına çıkması, hazırlıksız bir eleştirel gözün değerlendirmesine tabi tutulması hem eğitsel açıdan hem de derinlikli bir tartışma kültürü açısından pek de doğru değil. Nasıl ki sahnede emek verilen bir dramaturji varsa, eleştirel gözün de “anlamak çaba gerektirir” ilkesi gereği çaba sarf etmesi, oyunu okuması, grubun nasıl bir dramaturji yaptığını anlayabilmesi içinse grupla yakın temas kurması, sohbet etmesi gerekirse söyleşi yapması gerekir.

Konuyu daha anlaşılır kılmak için festivalden bir örnek vereyim. İstanbul Fen Oyuncuları’nın “Biederman ve Kundakçılar” oyunu sonrası Fırat Güllü seyircilerden birinin gruba yönelik sorusuna bir hatırlatmada bulunarak cevap verdi. Şenliğe ilk defa katılan seyircinin sorusu şöyleydi: “Fuayelerde neler konuşuluyor? Eleştiri alıyor musunuz?” Fırat Güllü, İATG’de fuaye ortamlarının her şeyden önce dayanışma ortamları olduğunun altını çizdi. Ve grupların çalışma sürecini, varoluş koşullarını dikkate alarak eleştiri yapıldığı yönünde hatırlatmada bulundu.

Ne yazık ki şenliğin ilk başlarında gördüğüm tablo tam da bu uyarının tersi yönündeydi. Hatta izlenen oyundan sonra da bir çeşit tiyatro devam ediyordu. Fuayeler gruplar arası tartışma alanına dönüşmüş durumdaydı. Eleştiriler sanatsal niteliğin ve de eleştiri kültürünün gelişimi için değil daha çok birer karşılaşma aracı olarak kullanılıyordu. Aslında fuayede yoğun bir alt metin analizi yapmadan ne söylendiğini anlamak da pek mümkün olmuyordu. Eleştirel söylemlerin altındaki gruplar arası gerilimlerin/tartışma noktalarının varlığını okumaktan alt metin uzmanı olduğumu söylemeliyim. Az sayıdaki tiyatrocu olmayan şenlik seyircilerinin fuayelerden hiç bir şey anlamadan döndüğünü de eklemeliyim.

Neyse ki, bu tablo çok uzun sürmedi. Bir grup temsilcisi fuayelerden birinde bu tabloyu tartışmaya açtı. Pek çok üniversite festivaline katıldığını söyleyen temsilci diğer festivaller ile bu festivalin arasındaki farkı sorgulamaya başladığını dillendirmişti. Pozitif anlamda ilk kırılma bu tartışma ile yaşanmış oldu. Tartışmalar fuayeler üzerinden değil olması gereken bir şekilde, “fuaye dışında” yürütülmeye başlandı. Ardından dönem boyunca ara ara buluşarak sürdürülen feminist tiyatro atölyesinin son ayağı bu dağınık ortamın toparlanmasında ikinci önemli kırılmayı yarattı. Bu İATG kapsamında gerçekleşen atölyede üç grubun oyunu tartışma konusu oldu. Öncelikle yapılan sunumlarla feminist tiyatro kavramı ve tarihi ile tanışma fırsatı sağlandı. Daha sonra da atölye gruplarına ayrılarak oyun değerlendirmelerine geçildi. Tartışma konusu olan oyunlar ise şunlardı:

  • BÜKAK (Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü) çatısı altında çıkarılan Zabel Yeseyan projesi.
  • YÜO’nun (Yeditepe Üniversitesi Oyuncuları) Kadın Doğum adlı oyunu.
  • İFO’nun (İstanbul Fen Oyuncuları) Biederman ile Kundakçılar adlı oyunu.

Atölyede düzeyli bir buluşma gerçekleşti. Fuayelerdeki dağınıklık ve de bilimsel anlamda tutarsızlık sorunu büyük ölçüde ortadan kalktı. Üyelerin şenlik günleri haricinde de buluşmuş olmasının, oyunların izlenmiş ve de üzerine düşünülmüş olmasının bu sağlıklı ortamın tesis edilmesinde payı var muhakkak. Böylelikle grupların buluşma koşullarını da üretken bir şekilde kurmasının düzeyli bir beraberliği de mümkün kıldığı bir kez daha ispatlanmış oldu. Bu tablo İATG’nin önümüzdeki dönemine dair ders çıkarılması gereken bir deneyim olarak görülmeli diyerek devam edeyim.

Fuayelerde dikkatimi çeken diğer bir husus da çalıştırıcı konusunda muhakkak bir tartışmanın gerçekleşiyor oluşuydu. Bu konuda şenlik sonrasında eğitsel anlamda bir tartışmanın yürütülmesi kanaatindeyim. Grupların pek çoğunda sahne dışında duran birisi/birileri yer alıyor. Bu pozisyon çeşitli şekillerde tanımlanıyor. Tiyatro eğitmeni, sahne çalıştırıcısı, oyuncu çalıştırıcısı, danışman… Bu tanımların neyi ima ettiği, fiili olarak nelerle sorumlu olduğu ne yazık ki fuayelerin bir kaç dakikalık sorularına sıkıştırılmaması gereken bir mesele. Ayrıca bir kumpanyanın yönetmen tiyatrosu yapıp yapmadığını program dergilerine bakarak değerlendirmek ise hem doğru hem de mümkün değil. Sahnelemeyi, oyunculukları göz önüne almak ve de en önemlisi bir üniversite grubunda dramaturjinin kolektif yapılıp yapılmadığını tartışmak gerekir. Malum dert şudur: Oyuncular sahnedeki düşüncenin kuklaları mı yoksa eyleyicileri mi? Bu sorunun cevabı hem sahneden gözükür hem de grupla yakın temas ettiğimizde ortaya çıkar. Sözün özü, grupların eğitim süreçlerini birbirlerine açmaları, ezberci, şekilci yaklaşımların önünü almak için önemli bir noktada duruyor.

Bir başka değinilmesi gereken nokta ise İstanbullu iki grubun uzun yıllardan sonra abzürd metinleri sahnelemeleri. Hatta bu gruplardan ikisinin (İFO ve Timis) daha önce abzürd tiyatro metinleri ile sahneye çıktıklarını hatırlamıyorum.[2] Bu önemli değişimin, Gezi sürecinin tasfiyesi ve de bir harekete dönüşememesiyle paralellik gösterdiği söylenebilir. Özellikle Timisli bir oyuncunun, Genet’in Balkon oyunundaki yozlaşmış devrim dramaturjisiyle bir kesimin “Gezi”yi hükümeti düşürme operasyonuna dönüştürmesi arasında bağ kurması ise önemli bir ayrıntıydı. Ne var ki bu abzürd tiyatro yöneliminin seyircide nasıl bir karşılık bulduğunu grupların değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum.[3] Kobani Direnişi, seçim arifesi politik atmosferin yükselişi, Rojava kazanımları ve Kürtlerin varoluş mücadelesi içerisinde olmaları bu yönelimle ne kadar uyumlu bir politik arka plan kuruyor? Sanırım bu tablo üzerinde tartışılması gereken bir mesele. Özellikle bir kaç Kürt dostumun oyunlardaki politik dramaturjiyi karamsarlıkla değerlendirmesi pek şaşırtıcı olmasa gerek.

Bu “karamsarlıkta” üniversitede yaşanan baskıların da parmağı olduğunu da not etmek gerekiyor. İFO ve EÜTT (Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu) bu seneyi ciddi krizler ile boğuşarak geçirdiler. İFO, ÖKM sahnesinin okul tarafından yıkılması ile bir süre sahnesiz kaldı, halen çalışmalarını İktisat Sahnesi’nde gerçekleştirir vaziyette. EÜTT ise bu sene ciddi bir sansürle karşılaştı. İFO’nun mekan konusunda yüzünün güldüğü zamanların pek fazla olmadığını biliyorum. EÜTT’nin başına gelenler özellikle amatör tiyatronun tasfiyesi süreci anlamında başka bir bağlamla ilgili. EÜTT’nin sürecine kabaca değineyim.

EÜTT bu sene “Sıkıyönetim” adlı oyunu sahneleme kararı alıyor. Ancak bu oyuna “çocuklar hassas dönemdeyiz” diyerek üniversite yönetimi müdahale etmek istiyor. Kulüp ya oyun ismini ya da oyunu değiştirmekle karşı karşıya kalıyor. Bu gündem kampüs içerisinde ülkücü bir gencin öldürülmesi ile çakışıyor. Bu olaydan sonra üniversite yönetimi okuldaki tüm faaliyetleri kısıtlayarak izin vermediği “Sıkıyönetim” tiyatrosunu tüm kampüste kendi sahneliyor. EÜTT’nin şenliğini iptal ediyor ve kulübün oyununu yasaklıyor. Kulübün yaptığı eylemler ve yönetim ile yaptığı görüşmeler ile şenlik konusunda sonuç alındığını sonradan öğrendik. EÜTT şenliğini geri kazanmış durumda. Ne var ki bu tablo telif tartışmasıyla gündeme gelen amatör tiyatronun tasfiyesi sürecinin halen devam ettiğini bir kez daha ispat ediyor…

EÜTT’nin başına gelenler kısaca bu minvalde…

Şenlik bahsine geri dönmek gerekirse sonuç olarak şunlar söylenebilir. Şenliğin ilk zamanlarına hakim olan negatif atmosferdeki kırılma ve  toparlanma eğilimleri önümüzdeki dönem adına bir umuda işaret ediyor. Gruplar arasında ortak dil ve deneyim inşa etmek bu umudun gerçeğe dönüşmesi için hayati bir noktada. Sahneleme ile de muhakkak bağı kurulması gereken bir atölye süreci grupları hem yakın temasta tutacak hem de prodüksiyonların ve de şenliğin niteliğini arttıracaktır. İATG’nin tarihi bunu ispat edecek deneyimlerle doludur. Ama en azından bu şenlikteki evrilmenin kendisi bile bu noktayı işaret ediyor. İhtiyaçlar temelinde planlı bir eğitime ve deneyim paylaşımına gidilebilir.[4] Şenlikte edindiğim izlenim ise önümüzdeki eğitim prodüksiyonlarına yönelik dramaturji yahut oyun eleştirisi atölyesinin kurulabileceği yönünde…

[1] Bu yazılara İATP’nin bültenlerinden ulaşabilirsiniz.

[2] İFO: “Biederman ile Kundakçılar”/Max Frisch; Timis “Balkon”/Jean Genet, EÜTT “Sıkıyönetim”/Camus

[3] Burada derinlikli bir oyun eleştirisine girmiyorum. Her iki oyun da temiz bir sahneleme ve icraya dayanıyordu. Güncellemeye yahut uyarlamaya gidilmeden oyunun orjinal metni belirli kısaltmalara gidilerek sahneleniyordu.

[4] Sene içerisinde BGST’den iki ışık sorumlusunun ışık atölyesi gerçekleştirdiğini de not etmek gerekiyor. Bu faaliyetin,  İATG’yi düzenleyen grupların teknik sorumlularına yönelik daha çok pratik anlamı olan bir deneyim aktarımı olduğu söylenebilir.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: