“Meddah, Doğu’nun İlk Tiyatrosu”

yılmaz grudaCeren Çıplak’ın meddah Yılmaz Gruda ile ramazan ayı vesilesiyle hazırladığı sohbeti yayınlıyoruz.

Özellikle Ramazan ayında, sahnelerde, televizyonlarda izlediğimiz ilk meddahlardan Yılmaz Gruda ile kısa bir Ramazan Sohbeti yaptık. Ona, sabırsızca meddahlığı sordum o da yanıtladı. Şimdi sayfamız bir meydan ve sözü meddah Yılmaz Gruda’ya bırakıyoruz:

“On bir ayın Sultanı Ramazan geldi!… Hoş geldi!

Umarım, ben de, şimdi okuyacağınız, bu uzun sohbet ile, karşınıza hoş geldim!

Gelin, mukaddime’yi uzatmadan, hemen sohbete geçelim:

… O tiyatro, bu film, şu dizi, 65 yıldır, hâlâ, temaşa-yı perveran’ım!

İşte Cumhuriyet gazetesi de, benim fî tarihindeki geleneksel üzre beyan’larımı / sevdamı anımsayarak… hazırlayıp, yakında sahnelerde sunmayı düşündüğüm “Camdaki Düşman” adlı oyunda -hadi, stand up diyelim- yer alan “ifade” ile: Elinoğlu / anamalcı, çok iyi bir gözlemle; bizim dakka başı, yok anahtarlıkla, yok tespihle, yok falan-filanla şakur şukur oynadığımızı görüp; bağlamı olan reklamveren’in şıkıdım tezgâhtarı reklamcı’nın da “Kullanmazsan, hayata yazılmazsın!” çançanıyla, elimize tutuşturuverdiği ve giderek, adetâ uzvumuza dönüştürdüğü Cep Telefonu’nu tuşlayıp: “65 yıllık bir “temaşaperveran” olarak, Ramazan ayı bağlamında ne söyleyebilirsen söyle!” dedi.

‘Kahraman’ bir tiyatro

Lâlettâyin / aklıma ne düştü ise, buyrun, aşağıda:

Bildiğimiz gibi, oyun oynamak, ilk ağızda bir olmuşu, olması düşünüleni, bir görüşü sözle, davranışlarla sunma iyi niyetini taşır. Bu eylem de iki kişinin varoluşundan beri sürüp gelmekte! Kısası: Âdem ile Havva’dan beri. En azından, Âdem’in cennetteki güzel günleri anımsadıkça, cennetten sürülme bağlamında “serzeniş”te bulunmak üzre varolmuş! İşte bu, bağırmak- çağırmak yerine, serzeniş gibisine eylemler, giderek gereksinim durumuna gelmiş ve insanoğlu, o günden bu yana, kimi zaman geçmişi anımsama, kimi zaman toplumu övme, yerme isterleri açısından, oyun oynamaya, oyun izlemeye başlamıştır (bu bir sophistique yorumdur!).

Hz. İsa öncesi Yunan dünyasında doruğa ulaşan; bu dünyanın etkisindeki kültürlerde de yer alan, türlü biçim ve biçemlerde görünen tiyatro, bizde, maalesef, dinsel zorunluluklar, baskılardan ötürü… Ortaçağ’da dehşetli din baskısındaki Batı’nın, İncil’e, kiliseye ilişkin ‘myster’ler oynaması ürneğine karşın- diyelim… bilinen anlamda pazar bulamamıştır! Ne var ki insanımız, temeli ‘anlatı’ olan tiyatro gereksinimine bir çözüm bulup; bu işi Meddah’lara yüklemiş; böylece Meddah, Doğu ve İslam ülkelerinin ilk Tiyatrosu olmuştur!

Öyle bir tiyatro ki, perdesi, sahnesi, dekoru, giysileri, kişileri “tek kişi”de toplanan “Kahraman” bir tiyatro!

İlk 1959’da sundum

Bu Tiyatro, Meddah, anlatı’daki, öykü’deki söyleşme, öykünme, kişileştirme bölümlerinden ötürü, ‘literatür’ bağlamında, kolayca, dramatik türe girer. Bu açıdan, Batı’nın ünlü tiyatro kuramcı ve yazarı Brecht’in, Doğu’nun geleneksel tiyatrolarından kalkarak… bizim o eşi bulunmaz geleneksellerimizi atlayarak… ilkeleştirdiği epik, yani göstermeci, eleştirel tavır’ı içermez. Benzetmeci, yanılsamacı’dır. İzleyiciyi, anlatı’nın kişileriyle özdeşleştirir!…

Karakalem –diyelim- çizdiğim… Meddah’ın oyunculuk gücünün; sosyoloji, psikoloji, ekonomi ve benzeriti ve dahi sanat ve tiyatro tarihi, coğrafya gibi bilimleri mutlaka özümsemiş, günümüz oyuncuları için gerekli olan Meddah’ın dramatik yapısını, ben, çağdaş toplumsal gerekirler doğrultusunda, halkımızın tüm katmanlarına seslenebilen… ünlü Fransız feylosofu Henri Bergson’un deyimiyle: “Gerek fiziksel, gerek mecazî olarak tökezliyenleri, ayrılıkçı her hangi bir eğilimi bastırmak, katılığı yoğrulabilirliğe dönüştürmek, bireyi yeniden bütün ile uyumlu hale getirmek; kısacası, karşımıza çıktığı her yerde sivri köşeleri törpülemek… halk deyişiyle, ıslah etmek… İngiliz feylesof Meredith’e göre de: uygarlaştırmak görev ve işlevi taşıyan mizah ile komedi ile hall ü hamur eyleyerek… izninizle kendi koltuğuma kendim giriyorum… şimdilerde, hani hep ‘ünlü ahbap-çavuş’larla -onların deyimi: ‘laklak’a oturulan Talk Show’dan çok önce, her meslekten en az 10 kişiyle gerçekleştirdiğim “Sohbet” ile birlikte… “Tek Kişilik Gösteri” başlığı atında, ilk kez, 1959 yılında TRT’de sundum… Ardından.. sunumu bir hayli zorlu olan; “Kadimî yâdigâr-ı Hazreti Şeyh Küşterî’dir bu / Temâşâ kıl, buyur ikbâl ile, gel pür-meserret bul!” diyerek, halkımızı yıllar boyu eğlendiren… sinema’nın atası denilse, yeridir hani!… Gölge-Hayâl Oyunu / Karagöz’ün “mücessem hâli” Ortaoyunu’nu da sundum. Dönemin usta Hayâlci’leri de TRT ekranını taçlandırdılar!

Kuğu güzelliğindeydi

1969 yılına kadar sürdürdüğüm… yıllar içinde de –(Mekânları cennet olsun: Erol Günaydın ve Tekin Akmansoy’un katılımıyla da) yinelenen bu etkinlikler, Ramazan ayı boyunca halkımızın vazgeçmediği bir eğlence kaynağıydı!

Tıpkı… izdüşümü diyelim… Osmanlı İmparatorluğu’nun Geleneksel Şehzadebaşı Direklerarası Ramazan Eğlenceleri gibi!

Abartılı gelse de, bir geleneksel tiyatro sevdalısı olarak söyleyeceğim:

Bir kuğu güzelliğindeydi her şey!

Davul-zurna eşliğinde, Manici’lerin tannan sesleriyle açılırdı! Ve başlardı salonlarda enva-ı çeşit hey’etlerin geçidi: Kiminde Fasıl Hey’eti; kiminde Halk Musikisi Hey’eti; Yörelerden Ozanlar; Şeyh Şamil Dansçıları… ötekinde Cazcaz-u Band… Tangocular; Düetto’da: Sürpik Miniminiyan ile, Agop Mermeryan… Zorbazlar, Hokkabazlar… Meddah Sururî’den “Müzmin Hastalık”…

Derken Kumpanyalar arz-ı endam eyler idi: Komik-i Şehir Kel Hasan Efendi Kumpanyası’ndan: “Nerden ey Nereye?”… Komik-i Şehir Naşit Bey Kumpanyası’ndan: “Kahraman Maznun”…

Ve elbetteki, Türk Tiyatrosu’na, deyim yerindedir: “depar” attırmış olan Ermenilerin, unutulmayacak Manakyan ya da Fasulyacıyan Faciya Kumpanyası’ndan 6 perdelik: “Hayın Kevork’un Ettikleri”… Ve Eğlenceler, Anadolu ve Serhad türküleriyle nihayet bulur idi! Kuğu öldü!”

Cumhuriyet