Sanat Aşksız Yapılamaz

ZishanUgurluMimesis Haber / [Gülsün Odabaş’ın Zişan Uğurlu ile yaptığı söyleşiyi yayınlıyoruz.] Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi doktorası bulunan Zişan Uğurlu tiyatro hayatına 22 yıldır La MaMa Tiyatrosu’nda yerleşik oyuncu ve yönetmen olarak devam ediyor.

Söyleşi: Gülsün Odabaş

Zişan Uğurlu – Tiyatronun üstünde çok güzel bir evim var orada yaşıyor ve bir tiyatro kedisi olarak kalmayı istiyorum. Oyunları istedigim anda tiyatronun çatıkatından kuşbakışı olarak izlemeyi de çok seviyorum. Tabii bu romantik yaşamın yanı sıra bu ortamın aynı zamanda uluslararası bir kültürü ve tarihi de içinde barındırması, Peter Brook, Tadeusz Kantor, Andrei Serban, Bernard Koltes gibi birçok tanınmış yönetmen ve yazarı da misafir etmesi ayrı bir ilham kaynağı benim için. Yakında ülkelerindeki diktatörlüğe karşı savaş veren Belarus Tiyatro grubu geliyor misafir olarak. Bu ünlü tiyatro grubunun kurucuları ve yönetmenleri kendi ülkelerine geri dönemiyorlar ve Londra’da yaşıyorlar. Grubun oyuncuları da her turneden sonra ülkelerine döndüklerinde tutuklanma durumuyla karşı karşıyalar. Burası benim hem artistik ve politik bilincimi keskinleştiren hem de dünyaya açılmamı sağlayan bir yuva.

Bu arada 1996 yılında doktoramı bitirdim ve buraya yerleştikten sonra Columbia Üniversitesi’nin oyunculuk bölümüne başvurdum ve ilk yabancı öğrenci olarak kabul edildim. New York’da yaşamayı seçtiğim için de bu ülkenin tiyatro yaşamını sadece La MaMa’dan değil başka kaynaklardan da görmek, denemek istedim. La MaMa’nın yanı sıra, New York’taki birçok bağımsız tiyatroda yönetmen ve oyuncu olarak çalışmam, bana kapitalizmin Amerikan kültürünü ve dolayısıyla bireyin yaşam sürecini nasıl etkilediğini yakından gözleme olanağı da sağladı.

2007 yılına kadar çok yoğun bir şekilde oyunculuk da yapan Zişan Uğurlu son sekiz yıldır daha çok yönetmenlik yapıyor. Bunun nedenini de üniversitede verdiği derslerden dolayı bir oyuncu olarak oyun provalarına zaman bulamaması olarak açıklıyor.

Zişan Uğurlu – Yönetmenliğe ağırlık vermemin en önemli nedenlerinden biri prova saatlerimi kendi programıma göre ayarlayabilmem, oyunculuk yaptığınız zaman yönetmenlerin prova saatlerine uymak zorunda kalıyorsunuz. Eğitimci olmamın yanı sıra her yıl iki tane oyun yönetmeye çalışıyorum ve tabii ki çoğu zamanda zaman problemi yüzünden iyi bir projede oynayamamanın acısını çekiyorum.

Sizin için oyunculuk mu yoksa yönetmenlik mi daha önce geliyor?

Zişan Uğurlu – Öncelikle şunu söyleyebilirim ki her yönetmen ile çalışmak istemiyorum. Zekasına, yeteneğine ve vizyonuna güvendiğim yönetmenlerle oyuncu olarak çalışmak istiyorum. Kısacası oyunculuğu sevdiğim yönetmenlerle yapmak istiyorum, yönetmenliği de; sevdiğim oyunlara bir dünya yaratmak, onları üç boyutlu hale getirmek için yapıyorum.

Ben oyuncularını çok seven bir yönetmenim ve elimden geldiğince bütün bilgilerimi onlarla paylaşıyorum. Oyuncularımla bir oyuncu koçu titizliğinde çalışıyorum. Burada oyuncu yönetmeni diye bir tabir var ben öyle bir yönetmenim. Oyunculuk eğitimi aldığım için, bir oyunculuk deneyimim var ve en önemlisi de oyuncuyu temel alan bir yönetmen olduğum için oyuncularımla oyuncu koçu gibi çalışmanın faydalı ve bencil olmayan bir yöntem olduğuna inanıyorum. Oyuncunun yaratma, trasformasyonu yaşama ve seyirciyle birlikte olma süreci benim yönetmenliğimi esinleyen ve soluk almamı sağlayan en önemli nedenlerden biri.

Zişan Uğurlu 2011 yılında Kumbaracı50’de yönettiği ‘Kebab’ adlı oyun ile seyircinin büyük ilgisini kazanmıştı. Romanyalı yazar Gianina Carbunariu ‘Kebab’ adlı oyunla, erkeğin kadın üzerindeki baskısı ve sömürüsünü anlatıyor…

SANAT AŞKSIZ YAPILAMAZ

Zişan Uğurlu – Günümüzde yapılması oldukça zor olan tiyatronun aşksız yapılamayacağını düşünüyorum. İnsanın insanla acımasızca karşılaştığı ve yaşama ayna değil bir prizma tutmak için bir araya geldiğine inandığım bir sanat dalı. Dijital iletişimin ağırlık kazandığı bir zamanda, her şeyin sanal dünyaya göre düzenlendiği ve düzeltilmesine inanıldığı bir ortamda tiyatro, insanın gerçekliğini anında yaşatabilme özelliğiyle, insanın düşünme keyfini artıran, uyanık ve dikkatli bir tutum sağlamasına fırsat tanıyan bir sanat. Sesini, vücudunu, o andaki duygularını gerçeğe en yakın haliyle sergileme çabasını gerektiren bir ortam… Benim için çok önemli olan ve kolay yapılmayan bu sanatın aşksız yapılamayacağına inanıyorum. Tiyatro insanı yeniden keşfetme ve ona yaklaşma arzusuyla varolmaktır. Ben her zaman insanı keşfetme, anlama, insanın değişken olma özelliğinin umut yarattığı duygusuyla yaklaşıyorum tiyatro yapmaya.

Tiyatro benim için, hayal gücünü işgal edenlere karşı hayal gücünü özgürleştirme savaşı vermektir. Bu benim için bir form – biçim meselesi. Yönettiğim oyunları düz mantıkla yapmak istemiyorum. Var olanı – metni – başka açılardan değerlendirmek ve ortaya çıkan oyunun sorgulama ortamı sağlamasını istiyorum. Karakterlerin, insanın hem iyiyi hem kötüyü içinde barındıran bir varlık olarak hayatta kalma isteğini seyirciyle paylaşmak istiyorum. Seyircinin verdiği veya vereceği yargılara kolaylıkla ulaşmasını istemiyorum. Kötü Amerikan filmlerinde kullanılan müziğe dikkat ederseniz size ne hissetmeniz gerektiğini dikte eder. Bu da benim için hayal gücünü işgal etmenin bir örneği. Diktatörlüğün estetize edilmiş hali. Ben bunun tersini yapabilme özlemini taşıyorum ve seyircinin hayal gücünü özgürleştirmek istiyorum.

İnsanın karmaşık ve sürekli değişen yapısına ilişkin oyunlar yapmak istiyorum ve yaşanan durumları seyircinin yeniden sorgulamasını istiyorum. Herkes yeni sorular yaratsın ve o sorulara cevaplar arasın ve buldukları yanıtlar da yeni sorular sormalarını sağlasın istiyorum. Yaptığım tiyatro cevap veren bir tiyatro değil, daha çok soru soran bir tiyatro yapısına sahip. Bazı tiyatro formları nasıl düşünmemiz, nasıl hissetmemiz gerektiğini gösteriyor. Benim için önemli olan, seyircinin tiyatro mekanını kendini özgür hissederek ve yaratma isteğiyle dolu olarak terketmesi …

Tiyatro umutsuzluktan umut üretmektir… Ben görünüşte son derece anlayışlı, yumuşak, ve mutlu görünüyor olmama rağmen, bugünün dünyasına ait son derece karanlık düşünceler taşıyan bir bakış açısına sahibim. Ve bu bakış açısı kendini karanlık ve gizemli bir biçimde, yaptığım sorgulamalarda gösteriyor. Tiyatro umutsuzluktan umut üretmektir derken, yaratma sürecinin beni umutsuzluk durumundan kurtaracağını umut ediyor ve sonuçta ulaşılan bu umudun oyunculara ve seyirciye yeni bir bakış, umulmadık bir direnç kazandırdığını düşünüyorum.

Tiyatro bir yas tutma biçimidir… Tiyatronun ritüelle başlamış bir sanat olduğunu biliyoruz. Tiyatro insanı insana yansıttığı ve insanı keşfeden bir sanat olduğu için insanın yaşadığı o olağanüstü insansızlık durumlarına tutulan bir yas tutma biçimi aynı zamanda… Ölen insanlık için tutulan bir yas…

Tiyatro tarihe anlam kazandırabilmek için ikamet edilen bir mekândır. Alkışdan daha çok tartışmanın yaşandığı, politik düşüncenin örgütlenebildiği bir tiyatro yapma amacı taşıyorum. Shakespeare’in oyunlarını sahnelediğimde – 1600’lü yıllarda yazılan – bu oyunların günümüz tarihine yeni bir anlam kazandırma yetisini içinde taşıdığına inanıyorum. Shakespeare’in Kısasa Kısas oyununu yazma nedenlerini sorgularken, bu oyunun bugünün Türkiyesin’deki hangi sorunlara ışık tuttuğuna ve tarihin yeni bir gözle değerlendirilmesine olanak tanıyıp tanımadığına dikkat ediyorum.

Tiyatro olağanüstü hal durumlarında yağan yağmur ile birlikte bir şiir yaratabilmek aşkıyla yanıp tutuşabilmektir… Ben sahnede bir şiir yaratmak ve o şiiri seyirciyle paylaşmak istiyorum. Metaforların kullanıldığı, gerçeğe yaklaşıldığı, insanın sorgulandığı, ve sorunların didiklendiği bir dünyada “şiirsel” bir estetik yaratmak istiyorum. Bu estetik de kendini şiirin ödün vermeyen ve ekonomik yapısında bulsun istiyorum. Oyun yönetirken sürekli şiir okumam da bundan olsa gerek. Şiir düşüncelerimi arsızlaştırıyor…

SINIR TANIMAYAN OYUNCULAR

Oyunları nasıl seçiyorsunuz? Metinle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Eğer bir oyuna aşık olmazsam yönetmek istemiyorum. Oyunu ilk okuduğumda o oyuna aşık olmuyorsam, damarlarımdaki deli kan beni aşkla sürüklemiyorsa ve kalp atışlarım hızlanmıyorsa hayır diyorum. Ne yazık ki bazen bu koşullar ödenen yüksek yönetmenlik ücretinin karşısında değişiyor ve reddetme gibi bir lüksüm olmuyor. Kapitalizm zaferini bir kez daha ilan ediyor…

2004 yılında “Sınır Tanımayan Oyuncular” (Actors without Borders) adlı tiyatro grubu kurdum ve amacım Amerika’da çok iyi tanınmayan ünlü uluslararası oyun yazarlarını Amerikan seyircisine tanıtmaktı. Amerikan tiyatrosu yazar odaklı bir tiyatro ve yazar, tiyatro dünyasının starı gibi algılanıyor. Avrupa’daki son elli yıla bakıldığı zaman tiyatrodaki star yönetmen. Avrupa tiyatrosunda konsept ve yorumlama çok önemli ve ben bu gelenekten geliyorum. Kısasa Kısas’ın orijinal halini biliyorsunuz ve benim yönettiğim oyun orijinal halinden çok farklı. O yüzden de oyunun programında “Shakespeare bizim köyden değil” diye yazdım.

Sınır Tanımayan Oyuncular gurubumla çok sevdiğim Iraklı bir oyun yazarını tanıttım Amerikan seyircisine. Oyun yazarı Javad Al Assadi, Saddam döneminde Irak’a girmesi yasaklanan, Lübnan’da yaşıyan, Suriye pasaportu taşıyan ve Bush zamanında davet edildiği halde Bush’un uyguladığı politika yüzünden Amerika’ya gelmeyi reddeden bir yazar. Ve tabii ki Amerika’nın vize vermemesi için her koşula sahip bir yazar. Washington’da yaşayan arkadaşlar sayesinde kendisine vize alabildik. Kendisi ilk oyununun açılışından önce bir konuşma yaptı ve Amerika’nın Irak’a saldırısını kınayarak, Amerika’ya verdi veriştirdi. O gece gelen New York Times gazetesi bu konuşmadan bahsetmek zorunda kaldı ve oyunu da beğendini ifade etti ve tarih yeni bir anlam kazandı çok ufak bir girişimle…

İnsanın insanı niye sömürdüğü, insanın insana neden kötü davrandığı gibi sorunlarla ilgilenirken “gizli vahşet” dediğim bir teori ürettim kendimce ve her gün maruz kaldığımız bu gizli vahşete karşı da aşırı bir duyarlılık geliştirdim. Tiyatroda insanın bir başka insana uyguladığı görülebilir veya görülemeyen bu gizli vahşeti sergilemek istiyorum.

Sınırı Tanımayan Oyuncular’ın repertuarında Lars Noren, Witold Gombrovicz, Vaclav Havel, Bertolt Brecht gibi tanınmış oyun yazarlarının yanı sıra, sıradışı Amerikan yazarları da var Toni Bentley gibi.

Geçen yıl Sınır Tanımayan Oyuncular olarak “Atları Da Vururlar” adlı filmden uyarladığım oyunu ögrencilerimin de katılımıyla gerçekleştirdim. 1930’ların sonunda yaşanan ekonomik krizi anlatan film aynı adlı romandan esinlenerek gerçekleştirilmiş. Ben film ve romandan yola çıkarak oyunu 2008 yılında başlayan ekonomik kriz sonucu oluşan eylemlerle birleştirdim. Wall Street’in yaratmış olduğu kriz sonucunda çok sayıda insan mağdur oldu ve bu insanların bir kısmı Wall Street yöneticilerine, banka sahiplerine mektup yazdı. Nasıl uyuyabiliyorsunuz? Nasıl yaşayabiliyorsunuz? gibi soruları sorarken insanın içini ürperten mağduriyet hikayeleriyle birlikte… O mektupları yazanların bir kısmını oyuna davet ettim ve mektupları oyunun içinde okumalarını istedim. Tabii bu arada Wall Street yöneticilerini de oyuna davet ettim ama gelme cesaretini bulamadılar ya da tenezzül etmediler.

ESKİ ALIŞKANLIKLARINI TERKETTİLER

Şehir Tiyatroları oyuncularıyla çalışmak nasıl bir deneyimdi? Oyunculuk anlamında zorlandığınız noktalar oldu mu? Oyunculuklara dair ne söylemek istersiniz?

Kısasa Kısası çalışırken oyuncularımdan çok memnundum. Büyük bir özveriyle, eski alışkanlıklarını terk ederek çalıştılar. Her zaman yaptıkları, kendilerini rahat hissettikleri yerden çıkmaya çalıştılar. Bu çabayı görmek benim için çok önemliydi. Hepsine bu konuda minnettarım. Türkiye’deki oyunculuk eğitimini düşünün, insanların yıllar boyunca alışmış oldukları şeyleri düşünün… Yıllarca emek vererek geliştirdiğiniz bir kası sizden eritmenizi istiyorum ve bu da kolay gerçekleşmeyecek bir istek…

Tabi ki bazıları oyunculuk daha iyi olabilirdi dediler, doğrudur ve bu her zaman her oyun için geçerli. Ama bu oyuncuların yeni bir deneyim edinme istekleri ve kendilerini gerçekten hiç umulmadık bir yerde bulmaları ve bunlara açık olmaları benim için son derece önemli ve hoş bir deneyimdi.

Her şeyi konuşabildik ve tartışabildik. Son derece şeffaf bir çalışma ortamı yaratmaya çalıştım. Oyuncuların rahatsız oldukları şeyleri rahatlıkla konuşup, tartışabilecekleri bir ortam. Ben tiyatronun şeffaflık sanatını dikkate alması gerektiğini düşünüyorum. Farklı ve güçlü oyuncu egolarının bir araya geldiği, yaratıcı bir oda burası. İnsanların birbirlerini dinlemeleri ve birbirlerine samimi bir ilgi göstermeleri ortaya çıkan oyunun sağlığı açısından çok önemli.

Kısasa Kısas oyununu kendiniz mi tercih ettiniz yoksa Şehir Tiyatroları’mı bu oyunu size önerdi?

Daha önce de çalışmış olduğum oyuncularla birlikte Kısasa Kısas oyununun prova sürecine girmiştik ve bir takım umulmadık nedenlerden dolayı oyunu yapamadık. Eylül ayında Türkiye’ye La MaMa ile ilgili bir konser için geldiğimde Şehir Tiyatroları’ndan arkadaşlar benden bir oyun yönetmemi istediler. Ben de Kısasa Kısas oyununun dramaturjisine daha önce çalıştığım ve aşık olduğum bu oyunu yönetmek istediğimi söyledim, onlarda severek kabul ettiler.

Türkiye ile ilişkiniz nasıl olacak. Dönmek istiyor musunuz yoksa artık Amerika’da mı yaşayacaksınız?

New York’da oldukça yoğun bir hayatım var. Oynuyorum, yönetiyorum, New School Üniversitesinde ders veriyorum. Türkiye’ye ancak belli süreler içinde gelip oyun yönetebilirim.

Gençlerle çalışmak istiyorum, bağımsız olarak atölyeler vermek istiyorum. Sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin birçok şehrinde atölyeler yapmak, Doğuya, Karadeniz’e gidip gençlerle çalışmak istiyorum. Gençlerle yaptığım çalışmalarda onların yeteneklerini ve başarılarını gözlemlemek beni mutlu ediyor ve umutsuzluğumu umuda dönüştürüyor.

Teşekkür ederiz.