Tiyatro Ak’la Kara, Tabuları Tekmeliyor: ‘Kuş Kafesi’

Üstün Akmen

İstanbul’un Asya yakasında absürt komedi, korku, polisiye gibi farklı türleri sahnesine taşıyan Tiyatro Ak’la Kara, benim favori tiyatro gruplarım arasındaki yerini her sezon biraz daha sağlamlaştırmakta. Yeni 2014-2015 sezonunda da Fransız Oyun Yazarı, Oyuncu, Yönetmen ve Senarist  Jean Poiret’nin  (1926-1992) 1973 yılında yazdığı “Kuş Kafesi/La Cage aux Folles”ni seyircisiyle buluşturuyorlar.
Eşcinsel bir çiftin “çılgın” öyküsünü konu alan oyunda, kulübün iki işletmecisinden biri olan Georges’un oğlu, son derece tutucu bir politikacının kızıyla evlenmeye karar verince işlerin karışması, hayli sağlam bir tematik çatı altında işleniyor. Eser iyi de sahnelenince, doğal olarak seyirciyi avucunun içine alan, dinamiğini her an sürdüren ve finale çok güzel tırmanan bir komedi ortaya çıkıyor.

Tiyatro Ak’la Kara’nın Cesareti

“Kuş Kafesi”nin değerlendirmesine geçmeden önce, günümüzde genel bir tanımlamayla aynı cinsten kişilerin birbirlerine duyduğu cinsel çekim ve duygusal bağlar şeklinde açıklanabilen eşcinselliği konu alan böyle cesur bir oyunu repertuvarlarına alarak “Tabular parkına bir tekme de benden” diyebilen Tiyatro Ak’la Kara ekibini kutlamam gerekiyor.

Neden cesur?

Eee, çünkü bugüne değin sinemada, ana akım kitaplarda, dizilerde, tiyatroda, plastik sanatlarda, psikolojide, reklamcılıkta olmayanlar; basında iktidar desteği ile asalak olarak varolanlar, evrensel ve uygar bir kültür-sanat mücadelesini tahayyül edemiyorlar, kavrayamıyorlar.

Onların karşısına bu oyunla çıkmak elbette cesaret işi…

Eşcinsellik Nedir

Yok TÜSAK yasasıydı, yok muhafazakar sanat yasasıydı, yok iktidardaki partinin diline pelesenk ettiği “seçilmişlik” vurgusu altında sanatın üzerindeki demoklesin kılıcıydı, yok “halk böyle istiyor”dan yola çıkılarak kültür-sanatın içeriğinin gericilikle doldurulmasının amaçlanmasıydı… Tiyatro Ak’la Karacılar bütün bunlara bu oyunla karşı çıkıyor, eşcinsellik aynı cinsten bir kişiye duyulan cinsel çekim ya da o kişiyle açık cinsel ilişkiler yumağı mıdır ya da eşcinsel davranışa yönelik benzer tanımlamaya duygusal bağlantılar da dahil edilmeli midir bu oyunla “Seyircinin kararına vabeste kılıyorlar”.

Yaratıcı Kadro

Oyunu sahneye koyan Atilla Şendil’i her şeyden önce oyuncu “coach”u olarak kutlamalıyım. Çok iyi bir kadro oyunculuğu yaratmış. Aşağıda tek tek değineceğim, ama başarılı oyunculuklar elde etmiş. Kişilikler kadar, kişilikler arası ilişkiler de fevkalade inandırıcı. Kadın dünyasına içeriden bakış izlenimi de pek güzel elde edilmiş. Karakterlerin dıştan sanki tertemiz, hiçbir kusurları, hiçbir eksikleri yokmuşçasına görünmelerinde yatan derin uyumsuzluk ve çelişkinin altını iyi çizmiş.

Serpil Coşkun’un ışık tasarımı iyi, iyi olmasına iyi de, ikinci perdede ışık seviyelerinin makyaja etkilerini pek düşünmemiş, kullanılan ışık açılarına da pek titizlik göstermemiş.

Pelin Turancı’nın belki biraz fazla abartılı, fazla renkli, fazla ucuz görünümlü olarak değerlendirilebilecek şıkıdım kostümlerini burjuva zevki olarak pek beğendim.

Dekoru kim kotarmış bilemiyorum, ama keşke kullanılan kumaşlar eşcinsel toplumun renkleri olan kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit mavisi ve menekşe ile sınırlı kalsaydı; Simone’nun gelişini perdelemek için cümle kapısının üzerine asılan, güya birbirini tamamlayan tabloyu oluşturan storlu iki kumaş parçası, keşke hiç kullanılmasaydı diyorum.  Ilgın Algın’ın koreografisi alışılmış düzeyde ve fazla hantal buluyorum.

Oyunculuklar

Yukarıda da dediğim gibi, oyuncu kadrosu genel anlamda başarılı, ama gene de tek tek ele alalım.

Arda Meriçliler: Ritmik düzeni iyi duyumsayamıyor. Salome’nin dış biçimini ve çatısını oluşturan noktalar dizisinden destek alsa yönünü doğru bulacak. Sahnede olduğunda oyunun çekici gücünü hafiften düşürüyor. Genç daha, kendi kendini kısa sürede düzeltir. Umudumu eksiltmiyor.

Ilgın Algın (Muriel), Arzu Akın (Bayan Dieulafol): Vasat.

Taylan Atlıhan (Bay Dieulafol): Keşke Georges’un tarif ettiği gibi kaşlarını makyajla kalınlaştırsaymış. Oyuncunun duygularını gösterirken onları anlaması gerektiğini aklına yazsaymış… Olmuyor.

Pelin Turancı (Simone) ve Can Esendal (Laurent): Görevlerini eksiksiz yapmışlar. Okkalı birer “aferin” gerekiyor.

Mustafa Dinç: Mükemmel bir Jacop çiziyor. Jacop ile arasında kurduğu duygusal iletişimi doya doya alkışladığımı burada bana alenen itiraf ettiriyor.

Başroller

Savaş Özdural Albin’e tam anlamıyla ip üstünde can veriyor. Öyle ya! Bir gıdım oraya, bir parçacık öbür yana seğirtse Albin düşebilir. Özdural düşürmüyor, doğalcı bir biçem içinde Albin’in karmaşık kişi yanılsamasını oyun sonuna kadar bozmuyor. Albin’in duygularını duygusal olarak sahiplenmiş ve onu sezgisel olarak oyunun temel hedefi boyunca sürüklemeyi başarıyor. Rolü abartmıyor, hiç mi hiç köpürtmüyor.

Levent Ünsal ise, yeterince tanıdığı Georges’un düşüncelerinin dışa vurma işlemini pek güzel sıraya koyuyor. Askeri bir kıt’anın ya da okul öğrencilerinin gösteri mahiyetinde geçişlerinin adlandırılışını bir daha “resmi geçit” olarak değil “resmigeçit” olarak söylemesini diliyor; doğalcı oyunculuk anlayışına bu kere de psikolojik ve davranışsal işaretlerde katışını kutluyorum.

Sonuç olarak: “Kuş Kafesi”ni mutlaka izleyin diyorum.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: