Ruhrtriennale 20 ve Johan Simons’un “Accattone”si

Mehmet K. Özel

üç yılda bir genel sanat yönetmeni değiştiği için trienal adını alan ruhrtriennale bu sene hollandalı tiyatro adamı johan simons’la yeni bir üç yıla başladı.

çiftçi bir aileden gelen, tiyatroya ilk başladığı 1980’lerden itibaren bu sanatı özellikle binası dışına çıkarmayı, bu sanatın geleneksel takipçileri olan burjuva sınıfının dışındakilere ulaştırmayı dert edinmiş olan, gençliğinde kurduğu gezici tiyatro ile hollanda kırsalında terk edilmiş fabrikalarda oyunlar sahneleyen 68 yaşındaki simons beş yıldır almanya’nın en lüks, en pahalı ve ultra elit caddesi münih maximillian caddesi üzerindeki yüksek prestijli münchner kammerspiele’yi yönetiyordu; kontratını kendi isteğiyle yenilemedi, sezonu orada kapatıp ayağının tozuyla almanya’nın bu sefer işçi kesimi en ağırlıklı olan bölgesi, kömür-demir-çelik coğrafyası ruhr’a geldi.

simons, tiyatroya toplumun her kesimini kapsamayı amaç edinen bakışından taviz vermeden ruhr’daki üç yıllık yönetmenlik dönemine “seid umschlungen” (beethoven’ın 9. senfonisi’nin koral son bölümünde de kullandığı, schiller’in ünlü hümanist şiiri “ode an die freude” (neşeye övgü)’den bir alıntı: “kucaklaşın”) başlığını vermiş.

tiyatroyu, geleneksel binasından çıkarma konusunda deneyimli ve azimli johan simons, zaten anafikir olarak eski endüstri yapılarından dönüştürülmüş, yani konvansiyonel tiyatro binaları olmayan mekânların kullanıldığı ruhrtriennale’ye bu anlamda da taze kan getirmeyi ihmal etmedi; festivalin bu kadar senedir girmediği iki yapıyı festivale dahil etti: zeche lohberg ve zeche zweckel.

simons bunlardan, 50 metre kolonsuz açıklığa ve 210 metre derinliğe sahip kohlemischhalle zeche lohberg’de sahnelediği pasolini uyarlaması “accattone” ile, 26 eylül’e kadar sürecek olan bu seneki festivalin açılışını 14 ağustos’ta yaptı.

.

1961 tarihli “accattone” pasolini’nin ilk filmi. dilenci anlamına gelen accattone lakablı vittorio çalışmıyor olmayı yücelten, işsiz, güçsüz bir lümpen, hırsız ve pezevenktir; arkadaşlarıyla birlikte roma’nın yeni yeni yapılaşmaya başlayan ıssız, tanımsız, hatta amerikan kovboy filmlerinin kasabalarını andıran sevimsiz banliyölerden birini mesken tutmuştur. accattone, çalıştırdığı kadının parasıyla geçinir, yoksa hırsızlık yapar; hiçbir şekilde parası olmadığında ise açlıktan karnı midesine yapışık, avare dolaşır; ama yine de düzenli bir işe girip çalışmayı kabul etmez; çalışanlarla alay eder.

pasolini, filminin protagonisti ile isa arasında paralellik kurar; nasıl isa, getirdiği yeni inanç ile, içine doğduğu düzene radikal bir değişiklik önerdiyse accattone de bilinçli olarak çalışmamayı seçerek üretim üzerine kurulu mevcut toplum düzenine başkaldırır. ancak accattone bir yandan da bencil, ahlaksız, amaçsız haliyle isa figürünün karşı kutbunda konumlanır.

pasolini filminde bach’ın “aziz matta pasyonu”ndan bölümler kullanarak bir anlamda protagonistini yüceltir; zaten film 60’larda vizyona girdiğinde bach’ın müziğinin kullanılması özellikle din ve burjuva çevrelerinde şiddetli rahatsızlık yaratmış.

.

johan simons neden pasolini’nin işsizliği, lümpenliği yücelttiği bir filmi 55 yıl sonra tiyatroya uyarlamayı seçer; hele de bizzat kendi varoluşunu “çalışmak” ile tanımlarken?

simons bu yapım için neden ruhr bölgesinin en terk edilmiş; toplumsal, ekonomik, sosyal açılardan kendine haline bırakılmış mekânını seçer?

bu soruların cevapları bir kaç yerde gizli olabilir..

öncelikle, son on yıldır avrupa tiyatrosunda yükselen eğilimlerden birinin sinemadan tiyatroya uyarlamalar yapmak olduğunu söylemeli. hatta bu durum, avrupa tiyatrosunun yaşadığı yazar krizinin en belirgin göstergesi olarak da ortaya konuluyor tartışma ortamlarında; güçlü yeni yazarlar çıkmadığı için yönetmenlerin, mesajı sağlam ve zamanın sınavından geçmiş filmlere yönelikleri dillendiriliyor.

sinemadan tiyatro yapılan uyarlamalarda toneelgroep amsterdam’ın genel sanat yönetmeni ivo van hove’un öncü olduğu söylenebilir. antonioni, bergman, cassavetes, visconti; filmlerinden en çok uyarlama yapılan yönetmenler. ivo van hove, bergman’ın üç filmini, visconti’nin “rocco ve kardeşleri”ni (2010’da seyrettiğim bu yapımla ilgili izlenimim), antonioni’nin üç filminden ortak bir projeyi, cassavetes’in “açılış gecesi”ni ve pasolini’nin “teorem”ini tiyatroya uyarladı ve aynı filmler daha sonra başka birçok tiyatro yönetmeni tarafından da sahnelendiler.

sorunun diğer bir cevabı; simons’un mekân olarak seçtiği yapının bulunduğu kasaba dinslaken ile ilgili olabilir. dinslaken, madenlerin kapanmasından sonra işsizliğin ve eğitimsizliğin tavan yaptığı ruhr yerleşimlerinden biri; kasabada liseye gitme oranı %4’müş. dinslaken’i almanya’da son zamanlarda gündeme taşıyan esas konuysa, selefilerin üssü olan kasabadan 20-25 kadar kişinin ışid’e katılmak üzere suriye’ye gitmiş olması.

simons’a sorulduğunda, “tiyatroyu daha önce tiyatroya gitmemiş insanlara yaklaştırmak istiyorum, devede kulak da olsa” cevabını veriyor. başka bir söyleşinin sonunda ise, verdiği  benzer cevaptan  sonra ekliyor: “bu kadar yıllık tiyatro hayatımda hep buna uğraştım, ve hiçbir zaman başaramadım.” simons’unki biraz sisifos’vari bir hayat felsefesi olsa gerek..

gazetede yazan ama festival programında gözükmeyen dinslaken’de düzenlenecek sokak etkinliğine veya festivalin çocuk-aile oyunu “sturzflug”a yöre halkını çekmek belki mümkün olacaktır, ancak “accattone” gibi büyük yapımlara yöreden seyircinin gelmesi söz konusu olduğunda, bunun başarıldığı söylenemez. oyun öncesinde zeche lohberg’in önündeki çimenlere atılmış şezlonglara uzanmış, büfeden peynir-şarap almakta veya fuaye işlevi gören mekânda sohbet etmekte olan seyircilere baktığınızda, sanat camiasından olanları ayrı tutarsak neredeyse hepsinin burjuva, hatta içlerinde azımsanmayacak bir kitlenin de yüksek burjuva olduğunu ayırt etmek hiç de zor değildi.

.

johan simons’un tiyatro anlayışında genel olarak neredeyse hiçbir atraksiyon yok. simons, daha önce münchner kammerspiele’de izlediğim, jelinek’e sipariş ettiği metinden yola çıkarak sahnelediği “die strasse. die stadt. der überfall” (cadde. şehir. baskın)’da da seyirciyi görsel veya işitsel olarak cezbedecek, sahne, ışık veya müzik tasarımıyla paketlenmiş bariz trükler kullanmamıştı (2012’de izlediğim bu oyunla ilgili izlenimim). simons bütün ağırlığı metne ve oyunculuğa veriyor; onun için protagonistlerin içinde bulundukları ekonomik, sosyal, toplumsal, kültürel durumlar öne çıkıyor.

ondan film uyarlaması veya tiyatro metni sayılamayacak çağdaş bir metin dışında; klasik bir tiyatro oyunu mizanseni izlemek çok isterim.

“accattone”ye dönersem;

50 metre kesintisiz açıklığa, 210 metre derinliğe sahip ve bir ucu ormana açılan bir mekân bulduysanız zaten başka bir şey yapmanıza gerek olmaz. simons da öyle yapmış; bu etkileyici boşluğu olduğu gibi bırakmış, hiçbir şey eklememiş.

simons hikayeye de ekleme veya çıkarma yapmamış; neredeyse filmi birebir takip eden bir sinopsis var. dramaturjik anlamda yaptığı en önemli şey; oyun alanının en önüne, sonu kaçınılmaz bir şekilde ölümle bitecek accattone’nin mezar çukurunu en baştan kazmış ve accattone’yi sonda ölürken değil de oyun sırasında bir mizansenle bu çukura sokup çıkarmış olması.

simons oyunu ağırlıklı olarak mekânın seyirci tribününün yerleştiği ucunun önünde kurmuş; ancak zaman zaman protagonistlerini ormana açılan diğer uca doğru yürütüyor, orada zaman geçirmelerine izin veriyor. protagonistler bu devasa boşluğun içinde zar zor görünen, kaybolan, yitip giden figürlere dönüşüyorlar. protagonistlerin içlerindeki boşluk, kaybolmuşluk ve içine doğdukları toplumun ekonomik, kültürel ve sosyal boşluğu; mekânı da ustaca kullanarak ancak bu kadar az ve öz bir mizansenle anlatılabilirdi.

simons’un “yapmadığı” başka bir şey ise; pasolini’nin bach referansını alıp bir adım ileri götürmek. günümüzün en usta bach yorumcularından philippe herreweghe ve topluluğu collegium vocale gent  oyuna eşlik ediyorlar. pasolini bach’ın sadece aziz matta pasyonu’ndan bir bölümü tekrar ederek kullanmışken, herreweghe bach’ın kantatlarından düzenlediği bir seçkiyi, hatta buna “accattone pasyonu” adını vermişler, topluluğuyla birlikte seslendiriyor. arasız 2.5 saatlik oyunun 50 dakikasını bach’ın müziği oluşturuyor. icra birinci sınıf, seçilen parçalar olağanüstü ancak kanımca müziğin oyunla ilişkisi kurulamıyor; içiçe geçirilmiş olsalar da iki yabancı gibi yanyana duruyorlar, birbirlerine nüfuz etmiyorlar.

.

johan simons oyunun sadece kendisinin değil, öncesinde ve sonrasında geçirilen vaktin, katedilen yolun da seyircinin oyuna dair yaşantısının önemli bir parçası olduğunu bilen bir tiyatro insanı.

sadece zeche lohberg gibi etkileyici bir mekân bulmakla kalmıyor, onu sonuna kadar kullanıyor. nasıl mı?

210 metrelik yapının seyirci tribününün olduğu ucundan girmek rahatlıkla mümkünken, simons seyircileri dışarıda bu uçtan diğer uca yürütüp herkesin ormana açık olan uçtan yapıya girerek o 210 metreyi bir kere daha, bu sefer içerde yaşantılatarak mekânın atmosferinin seyircinin içine işlemesini sağlıyor. bu iki kere katedilen 210 metre, ruhani bir yolculuk, bir ritüel gibi; öncesinde oyuna hazırlık, sonrasında oyunun etkisinin devamı sağlanmış oluyor.

oyun başlamadan tribündeki yerinize oturduğunuzda, diğer seyircilerin tek bir hattan size doğru yaklaşmasını, gelişini izlemek görkemli bir tören. sonrasında, karanlık çökmüşken, spotlarla aydınlatılmış aynı yolda yürümek ise başka bir keyif. kolektif bir etkinliğin bir parçası olduğunuzu daha somut, elle tutulur bir şekilde hissediyorsunuz bu yolculuk sayesinde.

son tahlilde “accattone”; oyunun kendisinden ziyade bu ritüelle aklıma, gönlüme kazındı.

Danzon



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: