Çağımızın Görünmez Duvarları: Getto Oyunu ile Coğrafyamızı Paralel Okumak

Oğuzhan Oğuz

Joshua Sobol’ün yazmış olduğu Getto oyunu, faşist yönetimi benimsemiş Nazi Almanyası’nın, Yahudi’lere uyguladığı zulmü işler. Getto sakinleri ise buna karşı manevi bir savaşım içerisindedir. Oyun içerisinde asıl vurgulanan, Almanların yaptıklarından çok, gettoda yaşayan insanların içinde bulundukları zor şartlar altında nasıl bir psikolojide oldukları ve baskıya, işkencelere, tehditlere karşı nasıl bir direniş yöntemi içerisinde olduklarıyla ilgilidir. Günümüzde fiziksel olarak İkinci Dünya Savaşı’ndaki gibi olmasa da halen, etnik kimlikler veya iktidar yönetiminin düşüncelerine aykırı olan düşünceler yüzünden, psikolojik olarak zarar görüp ayrıştırılan insan toplulukları mevcuttur. Bu topluluklar, totaliter yönetimlerin bir özelliği olarak “tek tip” birey yaratma ilkesine ters düşmeleri nedeniyle, dışlanmaya maruz bırakılıp ötekileştirilmeye çalışılırlar. Bu da o insanların kendilerinin göremediği ama etraflarını çepeçevre kuşatan bir getto oluşumunun içerisine konumlandırır.

Sobol, oyununda baskı altında olan ve baskı uygulayan insan profillerini ele alırken, en önemli vurgularından birini “milliyetçiliğin, milliyetçiliği doğurduğu” düşüncesi üzerine yapar. Nihayetinde Yahudi topluluğun şefi olan Gens de, oyunun ilerleyen zamanlarında bu milliyetçiliğin kurbanı olur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; azınlıkların baskı uygulayanların yerine geçtiğinde, tıpkı baskı uygulayanlar gibi davranma eğilimi içerisine girmeleridir. Dolayısıyla mağdur olanın gücü elinde bulundurduğunda, aynı zalimliği yapabileceği tehlikesi ortaya çıkmaktadır. Böylece durum, bir öç alma niteliği göstermektedir. Ezilen, fırsatını bulduğunda aynı zalimliği gösterebilecek potansiyele sahiptir ve zamanı geldiğinde azınlık da çoğunluğa dönüşüp kendinden olmayanları susturmaya, yok etmeye çalışacaktır.

“ Güçsüzlerin, sakatların, zarar görerek yıkılmışlarsa, kendilerine saygılarını onarmak için başvurabilecekleri bir tek yol vardır; göze göz dişe diş kuralına göre öç almak. Yaratıcı biçimde yaşayan bir insan, hiç de böyle bir gereksinme duymaz. Aşağılanmış, incinmiş olsa bile üretici yaşama süreci ona geçmişte gördüğü zararları unutturur. Üretme yeteneği, öç alma isteğine ağır basar.”[1] Dolayısıyla, eğer insanlar yaratıcı bir uğraş içinde olmayıp, öç almaya odaklanırlarsa, bu bir kısırdöngüden başka bir şey yaratmayacaktır.

Yazar oyununda, gettoda var olmanın tek yolunun, orada yaşayan insanların kültürünü yaşatmasıyla mümkün olabileceğini anlatmaya çalışır. Bir halkın da kültürünü yaşatabileceği en önemli yollardan biri kuşkusuz sanattır. Bu yüzdendir ki Wilna Gettosu’nda yaşayanlar faşizme karşı koymada silah olarak sanatı kullanmışlardır. Ancak sanatı faşizme karşı kullanmanın öncesinde, oyun içerisinde getto halkının benzer bir düşünce yapısına sahip olmadığını görürüz. Yani her ne kadar gettoda yaşayan Yahudiler aynı toplum yapısı özelliği taşıyor gibi görünse de, aslında böyle bir durum tam anlamıyla var olmuştur denilemez. Çünkü savaştan önce bir terzi olan Weisskopf, getto içerisinde kendi dikim fabrikasını kurarak savaştan kar elde etme amacı güdüp rahat yaşamak için savaşı şahsi çıkarlarına alet etmektedir. Aslında her ne kadar diğer Yahudiler gibi Weisskopf da yaşamak için bir neden ve uğraş içinde olsa da, gerçekte kendi halkından olan insanları çalıştırıp sömürmekten başka bir eylem içerisinde görülmez. “İnsanın insanı sömürdüğü, insanı yabancılaştıran koşulların değişmesinden sonra tüm baskı ve şiddet son bulacaktır.”[2] Dolayısıyla Weisskopf’un bu yönelişi, tek yanlı bireysel bir kurtulma çabası içermektedir. Bunun sonucunda da Weisskopf’un getto halkıyla benzer bir fikir birliğinde olduğu söylenemez. Bir başka yandan, getto içerisinde yalıtılmış bir yaşam süren halk, dış dünyanın küçük bir prototipi durumundadır. Getto içerisinde belli bir sınıfsal düzen oluşturulmuş; bu düzenin içinde zenginleşenler, karaborsa oluşturarak mafyavari bir oluşum gerçekleştirenler, zengin getto sakinleri için hırsızlık yapanlar, kendi yaşam yollarını farklı yollardan çizmektedirler. Sonuç olarak da böyle bir getto düzeni içerisindeki her bir bireyi aynı düşünce birliği altında toplamak yanlış olacaktır. Ayrıca karşıt görüşlü kişiler de zamanla savundukları görüşlerin tam tersi şekilde hareket edebileceklerdir. Buna örnek olarak Kütüphane Müdürü Kruk verilebilir. Başlarda gettoda tiyatronun oynanmasına karşı çıkarken, Getto şefi Gens ile bir fikir ayrılığı yaşamaktadır. Ancak daha sonra Gens -gettoda tiyatro kurulmasına ön ayak olan kişi- zamanla değişmiş ve tiyatro oynanmasına karşı çıkmamakla birlikte onu düzenleyeme çalışmış, tiyatro içeriğinin ne olması gerektiğine karar vermeye çabalamıştır. Kruk ise tam tersine tiyatronun önemini daha sonraları kavrayarak, asıl birlikteliğin ve karşı duruşun bu şekilde olması gerektiğini düşünmüştür. Bu noktada günümüze bir paralellik kurmak gerekirse, tiyatronun muhalifliği, mizahi ve akılcı bir muhalifliktir. Tiyatro, getto yaşamını anlamlı kılmanın yanı sıra yönetimdeki çarpıklıkları da net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu nedenledir ki Gens, bir Yahudi olmasına karşın, gettonun yönetim gücünü eline bulundurduğunda, Yahudi özgürlüğü ve onların yaşam mücadelelerine verdiği desteği unutup, halkına Almanların uyguladığı baskıyı uygulayabilmiştir.

İnsanlar, gettolarda yaşasın ya da yaşamasın, kimliklerini var edebilmek istiyorlarsa kültürlerini de devam ettirmeleri gerekir. Faşizm gibi ayrıştırıcı ve baskıcı bir düşünce yapısına karşı kimliklerin savunulması, faşizmin uyguladığı türden bir karşı koymayla çözümlenemez. Çünkü günümüzde, bizim de içinde bulunduğumuz ülkedeki faşist yapı, soyut getto duvarları ile halkların etrafını çevrelemiş ve bireyleri ayrıştırmıştır. Bu duvarların içerisinde benzer düşüncelere sahip olduğunu düşünen insanlar, ilerleyen dönemlerde en yakınlarındakinin bile Gens ve Kruk’ta olduğu gibi nasıl bir fikri değişim içine girdiğini görebileceklerdir. Dolayısıyla agresif bir karşı duruş hem aynı tarafta olunan kişilerden alınabilecek desteği azaltacak hem de görünmez duvarların kalkmasında bir fayda sağlamayacaktır.

Taşla, sopayla, silahlarla direnmek yerine; akılla ve sağduyuyla direnilmesi gerekir. Bu da en iyi sanatla gerçekleştirilebilir. Farklılıkların bir araya gelip bir bütün oluşturabilmesi sanata özgü bir özelliktir. Buna bağlı olarak oyun içerisinde de birlik hareketi sanatla oluşturulmaktadır. Getto halkı, ellerinde bulundurdukları gücün farkına Gens ile birlikte varmışlar ve birlikte tiyatro yapmaya, şarkı söylemeye başlamışlardır. Sanat, birlik olmak için bir araç haline dönüşmüştür. İçinde yaşadığımız çağda da birliktelik sanat ile sağlanmalıdır. Mizah ve hiciv, faşizmin baskıyla, şiddetle asla durduramayacağı silahlardır. Günümüzde de çevremize örülmüş görünmez duvarlar ancak ve ancak bu şekilde delinerek özgürlüğe kavuşulabilir.

Kendine biat etmesini arzu ettiği bir halk tabakası oluşturmak isteyen faşist siyasi yapılar, yalnızca silah zoruyla değil, kendi düşüncelerini de her fırsatta “öteki”lere empoze etme eğilimi göstermektedirler. Bunu yaparken de geçerli gerekçeler öne sunarlar ve mantıklaştırılmaya çalışılan her eylem, bir zaman sonra kabul görmeye başlar. Buna karşı koymak için birincil koşul birlik ve beraberlik içinde olabilmektir. Öncelikle tek tek, daha sonra da toplu halde herkesin çevresine örülen bu görünmez getto duvarlarını delip kurtulabilmek için, akılla savaşım verilmeli, insan içgüdüleriyle hareket eden bir hayvan gibi davranmamalıdır. Çünkü kültürel etkinliklerin her çeşidi, insan kalma savaşımımızın bir parçasıdır. Siyasal sistemler her zaman için geçici ve değişicidir. Fakat insanların yaşamlarını sürdürme çabası her daim kalıcıdır. İnsanlar, etnik kimlik veya sahip olduğu görüşler yüzünden sürekli olarak ayrıştırılmaya maruz bırakılacaklardır. Önemli olan bir arada ve barış içinde yaşayabilmektir. İnsanlar çok kötü şartlar altında yaşamaya devam etseler de, bu onların kaderi değildir. Sanat, “ … Kişiyi sonsuz yok olmaktan ve yok olma isteğinden kurtarır. Değişen şeylerin arkasında, değişmeyen kalan bir şeyin var olduğunu anımsatır. […] Sanat, insanı her türlü kadercilikten korur. Yaşam, insanı sanat yoluyla yok olmaktan korumakla da kendini korumuş olur.”[3] Bu koruyuş ise tek başına ve kendiliğindenci bir biçimde gerçekleşemez. İnsana ait her bir özellik sanatta yer bulur ve bir bütünlük içerisinde kendisini ortaya koyar. Bu da karşı çıkışın, direnmenin ve özgürce; birlik-beraberlikle, duvarlar olmadan yaşayabilme koşulunun temelini oluşturur.

Kaynakça

  • Kışlalı Ahmet Taner, Siyasal Sistemler, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2010
  • Kuçuradi İoanna, Sanata Felsefeyle Bakmak, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2009

[1] Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Sistemler, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2010, sf. 35

[2] A.g.y sf.32

[3] İoanna Kuçuradi, Sanata Felsefeyle Bakmak, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 2009, sf. 31

Yorum


işlemi tamamlayınız: