Yeni Sezon Geldi Hoş Geldi, Aynaya Renk Geldi

Üstün Akmen

Işığı yansıtır; maddelerin ve varlıkların görüntüsünü gösterir; cilalıdır, sırlıdır, camdandır

Böyle tanımlanır.

Daha günün ilk saatlerinde karşısında yer alınır, bakılır, işte o bakılan aynadır.

Kimi bakar,  göğsünden beline bedenini sıvazlar.

Kimi…

Örneğin ben, sabahları iyice yaklaşırım aynaya, göz bebeklerime bakarım. Göz bebeklerimin görüntüsünün derinini görmek isterim.

Ruhumu…

Ayna ile yüzleşmem sırasında içimdeki sesi yanıtlar, hatta yeri gelmişse küfür de ederim. Bir gün önceki “ben”i yargılamak isterim. Aynaya bakan gözümden, gözümün gördüğünü tanımlayan beynimden, gözümün gördüğünü yorumlayan yüreğime doğru inerim.

‘Tiyatroda Ayna Var’

Tiyatroda sezon başladı ya da başlayacak.

Tiyatro ayna ilişkisi, daha doğrusu “yansıma” deyince 2010-2011 sezonunda yer alan tiyatro eserlerine ilişkin eleştiri yazılarımın yer aldığı “Tiyatroda Ayna Var (Artshop – Ekim 2011)” başlıklı kitabımın ön sözünü konu kapısını aralamak açısından es geçemem.

Bakın şöyle demişim:

“Dionysos tapınaklarından koparak, Shakespeare’in saraylarında krallığını sürdüren, giderek Ionesco’nun sandalyeleri üzerine yerleşen; yıllar yılı, çağlar çağı haşarı bir çocuk kimliğiyle kabına sığamayan; çeşitli kuşakların önünden çeşitli kavramlar ve anlayışların ürünü olarak geçen tek sanat türüdür tiyatro.

Tiyatro…

Yani bir çeşit ayna…

Bir anlamda, yanılsama ve yaşanan “katharsis”in ancak özdeşleşme, yani “ayna” ile olası oluşunun belgelendiği bir saha.

İnsanı, insana, insanla anlatan türün asırlardır tuttuğu yansıtıcı.

Ve yaşamın gerçekten bir tiyatro sahnesi olduğuna inanarak hem kendilerine, hem de çevrelerine ayna tutan binlerce tiyatrocu…”

İkiyüzlü Yuvarlak Bir Ayna

Rivayet olunur ki, yüreğin ortasında olduğu sanılan siyah bir nokta varmış. Bu bölgeye  “süveyda-ül kalp” denirmiş. Bu nokta, kötülük ve günah yeriymiş. İnananlar “basiret ve idrak noktası” diyor. Yüreğin var olduğu yer işte bu noktaymış. Bu nokta insanın gerçeği ve ruhuymuş.

Ben, işte bu noktayı ikiyüzlü yuvarlak bir ayna olarak düşlerim. Birinde ihtiraslarımı görmektir amacım, diğerinde sevgi duyumu parlatmak. Dolayısıyla aynayı gönlümün şekillenmiş hali olarak da tanımlayabilirim.

Hani, herhangi bir anlaşmazlık sırasında: “Beni anlamıyorlar” diye sızlanırız ya! Aynanın karşısında görüntüme baktığımda gönlümdeki görüntü ile aynadaki görüntümün birbirini anlaması için çaba sarf ederim.

Birbirlerini algılıyorlar mı, uzlaşma içindeler mi?

Eğer öyleyse (eskilerin dediği gibi) içim dışım bir mi?

Sokrates’in: “İnsanı öğrenelim, bilelim ve bilmeye de kendimizden başlayalım” sözünü içimden yenilerim.

Prometheus’un Yerine Macbeth

Zannım o ki beni tiyatroya tutkun eden, tiyatro eleştirmeni olarak yetişmeme aracılık eden de işte bu ruh hali ve Sokrates’tir. Rönesans ile birlikte antikiteye dönüşte, tiyatronun temasını insan olarak belirlemesi, insanın  düşkünlüğünü, dayanıksızlığını, eksikliğini, yetersizliğini istenç zayıflıklarını ve aşırı güçlü tutkularını incelemeye koyulması gün geçtikçe beni etkilemiştir. Elizabeth tiyatrosunda iyiden iyiye zeytinyağı örneği su yüzünde belirginleşen bu durum, Shakespeare’in başarıya ulaşmak için her türlü kötülüğü yapmayı salık veren Makyavelist karakterleriyle tanıştıkça içimde daha bir “vay be”leşmiştir.

Tanrılardan ateşi çalmayı kafasına koyan Prometheus’un yerini artık Macbeth alır. Tiyatronun seyircisine doğru tuttuğu ayna, onların düşkünlüğünü, dayanıksızlığını, eksikliğini, yetersizliğini istenç zayıflıklarını ve aşırı güçlü tutkularını dizginleyememelerinin nelere yol açabileceğinin ifadesidir. Girişilen illüzyon ve yaşanan katharsis ancak özdeşleşme, yani ayna pozisyonuyla olanaklıdır. İnsanı insana insanla anlatma sanatı, elbette ayna görevini üstlenecektir.

Önce Tiyatro Sanatını Benimsemek

Tiyatroyu değerlendirenler tiyatro sanatına gerçek değerini verirler. Çünkü tiyatronun temelinde, hümanizm, yani insancıllık, yaşamın anlatımı ve canlandırma tekniği vardır.

Kısacası basbayağı aynadır tiyatro.

Bu ayna ile yüzleşmek istemeyenler bu güçlüklerle boğuşmaya girişmezler. Televizyon kültürüne, her eve giren dört köşe önü cam bir aygıt ve kumanda aletinin tuşlarına basarak kolayca ulaşırlar. Sinemanın ise ayrı büyülü bir havası ve televizyona göre çok daha köklü bir geçmişi vardır. Bu yüzden de biraz daha üst boyutta tutulması gerekir. İnsanlar evlerinden çıkıp, biletlerini alıp, bir alışveriş merkezinin içinde veya bağımsız alanda bulunan bir sinema salonuna gidip bu gereksinimlerini giderirler.

Gel gelelim, tiyatro kültürü öyle mi ya?

Tiyatro kültürünün oluşabilmesi için insanın önce tiyatro sanatını benimsemesi gerekir. Benimseyebilmek için bunun bir kültür ve bilim olduğunu kabul etmesi elzemdir. Tiyatro, köklü ve geniş bir bilim dalıdır. Hem çoook eski bir sanattır, hem de ayrı bir kültürdür.

Tiyatronun, operanın, balenin ve tüm sanat kollarının en büyük şanssızlığı mı?

Açıkça söyleyivereyim: Kültür bakanı olarak koltuğa oturanlar, aynanın rengini karartanlar/çalışanlar arasında çoğunlukla Ömer Çelik ve Yalçın Topçu gibi konuyla ilgisiz/bilgisiz adların yer almasıdır.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: