Cem Uslu: “Mülteciler Sömürüye Karşı Savunmasız”

ekip tiyatrosuEvrensel gazetesinden Hakan Güngör’ün Ekip Tiyatrosu’ndan Cem Uslu ile yaptığı söyleşiye yer veriyoruz.

Ekip Tiyatrosu, David Greig’in yazdığı “Avrupa” oyununu sahneye koyuyor.  ’90’ların Avrupa’sında bir sınır kasabasındaki tren istasyonu üzerinden mültecileri, yoksulluğu, çaresizliği, ırkçılığı anlatan oyun, sarsıyor, tedirgin ve rahatsız ediyor. Şiddetin, tecavüzün, düşmanlığın kol gezdiği sınır kasabası, evrensel bir gerçekliğe işaret ediyor ve çok tanıdık geliyor. Oyunun Yönetmeni Cem Uslu, oyunun hazırlanış sürecini, metinle günümüz arasındaki benzerlikleri, ırkçılığı ve mültecilere yönelik ayrımcılıkları konuştuk.

“Avrupa” gibi rahatsız sarsıcı bir oyunu sahnelemeye nasıl karar verdiniz?

Metni bana oyunda Berlin karakterini oynayan ve ışık tasarımını da yapan İsmail Sağır göndermişti. Uzun süredir bilgisayarımda duruyordu fakat okumaya bir türlü fırsat bulamamıştım. Yeni bir oyun yapmamız gerekiyordu ve sürekli olarak metinler okuyorduk fakat bir türlü içimize sinen bir metinle karşılaşamıyorduk. Ya öz veya biçim itibariyle tatmin edici bulmuyorduk okuduğumuz oyunları ya da oyunlar EKİP’in koşulları içerisinde sahnelenebilir durmuyordu. Derken bir gece geç saatte aklıma İsmail’in gönderdiği oyun geldi. “Bir bakayım” dedim, “Ne kaybederim ki?”. Daha 3. sayfada oyuna dair hayaller kurmaya başlamıştım. Son cümleyi okuduğumda ise artık benim için bu oyunu sahneye koymaktan başka çare kalmamıştı. Ne mutlu ki kadronun tamamı da benimle çok benzer duyguları paylaşarak heyecanlandı ve kendimizi provada bulduk!

Oyunu sahneye koyarken en çok ne zorladı sizi ve oyuncuları?

Oyunda cevabı aranan soru şu: “Faşizm hangi koşullar üstünde yükselir?” Mültecilerin trajedisi önemli yer tutuyor oyunda. Bu trajedinin bir yandan da her gün burnumuzun dibinde yaşanıyor olması, meseleye belli bir mesafeden bakabilmemizi zaman zaman zorlaştırdı. Yani “İnsanlar burnumuzun dibinde sokaklarda, inşaatlarda, köprü altlarında uyuyorken, bebeklerin cansız bedenleri sahillere vuruyorken biz neyin oyununu yapıyoruz?” dediğimiz zamanlar oldu. Bir oyuna çalışırken araştırırsınız, işinize yarayacağını düşündüğünüz verileri toplayıp değerlendirirsiniz. Fakat araştırmalarımızda öyle haberlerle, fotoğraf ve videolarla karşılaştık ki bunları salt birer “malzeme”, birer “araç” seviyesine indirgeyemezdik.

Peki prodüksiyon aşamasında?
Prodüksiyonu gerçekleştirirken fazla zorlanmadık. “Avrupa” bir EKİP Tiyatrosu ve Bursa Nilüfer Belediyesi “Tiyatro” ortak yapımı. Nilüfer Belediyesinin desteği işimizi çok kolaylaştırdı. Yine provaların başlangıcında İzmir Şirince’de bulunan Tiyatro Medresesi’ne giderek 10 günlük bir kamp gerçekleştirdik. Medrese’nin çalışmak için biçilmiş kaftan olan atmosferiyle Medrese ahalisinin misafirperverliği birleşince provaların verimli geçmesi kaçınılmazdı. Ayrıca çok doğru ve işinin ehli kişilerle de çalıştık. Bu noktada sahne ve kostüm tasarımcımız Başak Özdoğan’ın adını anmadan geçersem ayıp etmiş olurum.

SAHTE UMUT DA YOK, KÖTÜMSERLİKTE BOĞULMA DA

Bir yanda faşizm, baskı, şiddet… Öbür yanda ise umut, aşk ve cesaret. Çaresizlikle umut iç içe. Sizce hangisi ağır basıyor oyunda?

Hiçbiri. Yazarın başarısı da burada yatıyor bence. Birinden birini tercih ederek ön plana çıkarmıyor, kimseyi galip getirmiyor Greig. Tıpkı yaşamda olduğu gibi, bunların tümünün bir arada gerçekleştiğini, birileri kazanırken birilerinin kaybedeceğini, umudun baskıyla, aşkın şiddetle bir arada varlığını sürdürdüğünü söylüyor. Ne sahte bir umut aşılama eğilimi var Greig’in ne de kötümserliğin dehlizinde boğulma.

Seyirciler oyundan nasıl ayrılıyor? Bu konuda nasıl gözlemleriniz var?

Sarsılmış olarak ayrıldıklarını görüyorum. Oyun sona erdiğinde bir an kalakalıyor, alkışlamaya hemen başlayamıyorlar. Bir tokat etkisi yaratıyor sanırım oyun. Sindirmesi kolay değil. İzleyenin hemen ertesi gün unutabileceği bir şey gerçekleşmiyor sahnede.

‘DİREN TREN’ PANKARTI BİR YERGİ

Oyunda eylem yapanların açtığı “Diren Tren” pankartı pek tabii ki Gezi’yi akla getiriyor. Bir Gezi göndermesine neden ihtiyaç duydunuz?

O bizzat benim tercihimdi ve oyuncu kadrosunun da bu tercihimi fikren desteklediğini pek söyleyemem. Fakat bir Gezi göndermesi olarak düşünmedim onu. Orada Sava’nın söylediği bir şey var. Diyor ki “Bu çağda bir şeyi protesto ediyorsan bir kısaltma, kafiyeli bir slogan ve konuyla ilgilenen ünlü bir sanatçı olmazsa kimse seni dinlemez.” Bir yergi bu. Ben de Sava’ya katılıyorum bu noktada. Bu yüzden de bir yergi olarak kullanıyorum “Diren Tren” sloganını oyunda. Bugün artık her sloganın başına getirilen “diren” sözcüğünün dillere pelesenk olan kullanımına ve her protestonun yaslandığı Gezi güzellemesine bir yergi.

UCUZ İŞ GÜCÜNÜ TEMSİL EDEN SURİYELİLER POTANSİYEL TEHDİT

Mülteciler ve ırkçılık oyunun temelinde yer alan motiflerden. Oyun günümüzde Suriyeli mültecilere karşı yükselen ırkçılığa dair neler söylüyor?

Mültecilerin trajedisi bugün hem Türkiye’nin hem de Batı’nın temel problemlerinden biri olmuş durumda. Türkiye’de bugün aşağı yukarı 2 milyon Suriyeli mülteci olduğu biliniyor. Kimi kaynaklara göre bu sayı 3 milyonu buluyor. Bu insanların trajedisiyle oyundaki iki mültecinin, Katia ve Sava’nın trajedisi birbirine çok benziyor. Her gün sokaklarda adım başı karşılaştığımız bu insanlar çoğumuz için birer “serseri”, potansiyel birer “suçlu”. Oysa biliyoruz ki onlar da bir zamanlar kendi ülkelerinde bizimkine benzer “normal” hayatlar sürüyorlardı. Birer meslekleri, herkes kadar saygın yaşamları vardı. Böyleyken savaş belası hepsini bilmedikleri diyarlara sürdü. Tıpkı Katia ve Sava gibi. Fakat geldikleri ülkede de durum pek parlak değil. Kaynaklar kısıtlı ve ev sahipleri kendilerine bile yetmeyen bu kaynakları paylaşmaya pek de gönüllü değil. Bu konjonktürde, sömürüye karşı savunmasız ucuz iş gücünü temsil eden Suriyeliler birer potansiyel tehdit. Bu da on yıllardır pompalanan milliyetçilikle birleştiğinde yabancı düşmanlığını, ötekileştirmeyi, ırkçılığı beraberinde getiriyor.

Evrensel