Eleştirel Tembellik

silegrikavuk200x200Işıl Eğrikavuk’un Radikal Gazetesi’nde yayınlanan yazısını yayınlıyoruz.

Berlin Bethanien adlı sanat mekanının yöneticisi Stephane Bauer ve sanatçı Julia Lazarus, şehirde sanatçıların nasıl örgütlendikleri, politikacılarla nasıl iletişime geçtikleri, nasıl fon yaratmayı başardıkları ve bu fonun nasıl dağıtıldığını anlattılar.

Geçtiğimiz hafta İstanbul’a gelen Berlin Bethanien adlı sanat mekanının yöneticisi Stephane Bauer ve sanatçı Julia Lazarus’ın konuşması bir araya gelmenin nasıl mümkün olabileceğine dair bir alternatif göstermesi açısından önemliydi.

Yazının ilk paragrafından uzun uzun konuşmayı anlatacağım izlenimi oluşmasın. Bauer ve Lazarus, Berlin örneği üzerinden konuşup şehirde sanatçıların nasıl örgütlendikleri, politikacılarla nasıl iletişime geçtikleri, nasıl fon yaratmayı başardıkları ve bu fonun nasıl dağıtıldığı üzerine konuştular.

Berlin modeli İstanbul’a şimdilik pek yakın değil ama örnek olması açısından şöyle özetlenebilir. Sanatçıların kurdukları örgütlü bir yapı sayesinde şehrin yöneticileri kültür-sanat alanında daha çok fon olması konusunda hemfikirleştiriliyor. (Bunun arkasında 90 sonrası politikalar ve sanatın özelleştirilmesi ile sanata ayrılan fonların kesilmesi yatıyor). Yapılan toplantılar sonucu sadece şehri ziyaret ödeyenlerin ödeyeceği bir vergi uygulamaya konuluyor. Bu verginin bir kısmı kültür sanat projelerine aktarılıyor. Ama bu aktarma da jürisinin sürekli değiştiği demokratik bir oylama sonucunda gerçekleşiyor. Dolayısıyla hep aynı kurum ve sanatçıların bu fonu alması olasılığı da ortadan kalkıyor. Bu şekilde şehirde yeni yapılacak olan projelerin özel sermayeye bağlı kalma zorunluluğu da ortadan kalkıyor, zira kamuya ait olan vergi bu fonlara aktarılabiliyor.

İkilinin konuşmasının İstanbul’a uygulanabilirliği üzerinde durmayacağım. Zira her ne kadar Bauer de, Lazarus da politikacıların işinin vatandaşı dinlemek olduğu ve gidip konuşmanın, derdini anlatmanın öneminden bahsetseler de, bu noktaya gelmeden önce uzun soluklu bir örgütlenme biçimi oluşturduklarını belirtmekte fayda var.

İkilinin konuşmaları içinde belki bu taraflara uyarlayabileceğimiz başka bir nokta var ki o da aktivizm ve sanat pratiklerinin nasıl bir araya gelebildiği. Lazarus’un bu konuda söylediklerinin önemli olabileceğini düşünüyorum. Lazarus aktif olarak solun içinde yer alan kişilerin, ya da aktivistlerin çoğu zaman sanatçılara önyargı ile baktıklarını, keza sanatçıların da kendi pratikleri içinde güncel konulara yer verirken yer yer çok naïf olabildiklerinin altını çizdi.

Bunu yazmamın sebebi şu: Berlin’deki modeli İstanbul’da ya da Türkiye’nin başka bir şehrinde hemen oluşturmak mümkün değil gibi görünüyor. Zira bırakalım örgütlüler ve sanatçılar arasındaki birliktesizliği, sanat camiası, ya da daha doğrusu sanat emekçilerinin kendi arasında yaşanan kamplaşmalar doğrultusunda sürdürülebilir görünen bir birliktelik yok.

Bu yazı gözünü kapamadan birbirine çamur atmaya hazır, sanatı veya sanat üzerine söylenebilecek her söylemi üvey evlat olarak gören, yazıdan-söylemden çok kişileri hedef almaya çok müsait olan, eleştirel tembelliği bir hayli yüksek, ve de örgütlenmeden yoksun (bunu derken bir arada hareket etmeyi kastediyorum-maalesef her şeyi yazarak açıklamak zorundayız) sanatçı-aktivist-siyasetçi-sol görüşlü insanların durumuna dair ülkemize has bir tespit. Bauer ve Lazarus bu tespitin taşıyıcısı.

Bu kadar kutuplaşmış bir ülkede bir araya gelme biçimleri neler olabilir? Örneklerle devam edeceğiz. Zira bir araya gelmek şu an klişeleşmeden öteye geçmeyi hak ediyor. Hepimizin yalnız hissettiği şu dönemde sanatçıların rolünün stüdyosuna kapanıp ahkam kesen insanlar olmaktan öte olduğunu görebilmek, öte yandan sanatçıların da ellerini taşın altına koyup, Berlin’deki gibi uzun vadeli birliktelikler için neler yapabileceğini konuşmalarına ihtiyaç var gibi duruyor.

Radikal