Umutsuz Olmayı Kendime Yakıştıramıyorum

umutsuz-olmayi-kendime-yakistiramiyorum-107010-1Özlem Özdemir’in Birgün Gazetesi’nde yayınlanan Genco Erkal ile röportajının bir bölümünü yayınlıyoruz.

Türk tiyatrosunun kıymetlisi, sanatçı ve aydın kelimesinin gerçek örneklerinden bir tanesi Genco Erkal… Tiyatroya adanmış bir ömür de cabası, haftanın neredeyse her günü sahnede üstelik. Onu bu çalışmak ayakta tutuyor kendi deyimiyle, memleketin bu gergin günlerinde. Biz de Genco Erkal’la buluştuk, memleket meselelerinden tiyatroya attığı ilk adıma sohbet ettik.

Oldukça yoğun bir temponuz var. Bu sezon oyunlarını hatırlatalım mı okurlarımıza?
Şu anda 4 oyunu dönüşümlü olarak oynuyoruz. “İnsanlarım” yıllardır oynadığım, tek kişilik bir oyun, özellikle gençlerin yeni açtıkları mekânlara  destek oyunu olarak oynuyorum. Onun dışında Tülay Günal’la birlikte oynadığımız “Yaşamaya Dair”, “Ben Bertolt Brecht” ve 50 yıl sonra bir kez daha sahnelediğim “Bir Delinin Hatıra Defteri”. Haftanın 6 günü oynuyorum ve hep deplasmandayız, belli bir yerde oynamıyoruz. Tiyatroculuğun geleneğinde ve ruhunda var bu göçebelik. Nerede seyirci bulursan kaçırma, git orada oyna.

Bu kadar çalışmak aynı zamanda yaşama tutunmak mı?
Beni ayakta tutan bu. Oraya yetişilecek, orada da en iyi şekilde oynayacağız, oyundan önce hazırlığı da epey zaman alıyor… Heyecanı bu galiba, bu iş böyle yapılır ancak. Ama benim gibi hayatını sadece tiyatroya adayan da kalmadı galiba. Çünkü çoğu insan bir yandan da TV, seslendirme, reklam filmi yapıyor. Benim hayatımdan her şey silinmiş, ön planda tiyatro var. Arada bir sinema oluyor ama ender.

Altın Portakal aldınız hatta. Bu tercihin sebebi tiyatroyu daha çok sevmeniz mi?
Sevdiğim için doğru ve canlı iletişimden yanayım ben. Seyirciyle canlı iletişim bambaşka bir şey. Bir de oyunu oynadıkça yeniden yaratabilirsin, geliştirebilirsin. Sinema öyle değil, bir kere kaydediliyor ve öyle kalıyor.

Ve işin içinde yönlendiren başkaları da var.
Esas mesele orada zaten. Tiyatroda karar mekanizmaları bana ait. Oyunun seçiminden sahnelenmesine, çevrilmesinden uyarlanmasına kadar her şeyiyle benim kafama ait. Oysa sinemada yönetmen olacak, senaryo olacak, başka insanların projelerinin içinde seni isteyecekler, sen de uyarsa gidip çalışacaksın. Ama ben çok şanslıydım, çok iyi yönetmenlerle, iyi projelerde çalıştım. Az yaptım ama önemli işler yaptığımı düşünüyorum. Daha da fazla olabilirdi ama o bana bağlı değil, gelen tekliflere bağlı. Eğer çok iyi bir proje olursa, ben ne yapıp edip ona bir zaman yaratıyorum. Ama en son bir teklif geldi yurt dışından, yapamadım, ona üzülüyorum.

Neydi ve neden olmadı?
Amerika’dan gelen bir teklifti, Los Angeles’ta çekilecekti. Şimdi o kadar katı davranmasa mıydım, bir zaman bulsa mıydım diye düşünüyorum. Çok güzel bir roldü. Değişik ülkelerin değişik yönetmenleri belli bir konuyla ilgili kısa filmler yapıyorlar ve bundan bütün bir film olacak. Tabii yurt dışında çalışmak da ayrı bir deneyim olacaktı ama kısmet değilmiş demek ki.

Yaşamımı tiyatroya adadım dediniz ya, 57 yıl dile kolay. Varoluşunuz böyle gerçekleşti diyebilir miyiz?
Bir şeyin eksikliğini duymadım. İlgi alanlarım, gezdiğim yerler, araştırdığım şeyler, diğer sanat dalları, hepsi aslında benim tiyatromu beslemek için var etrafımda. Ben de bunun yeni farkına vardım aslında. Çünkü gece bile uyanıyorum, başka şeyler de düşündüğüm de oluyor tabii (Gülüyor), birdenbire bir süredir oynamadığım bir oyunun replikleri geliyor ve ezber yapmaya başlıyorum. Öyle uyuyakalıyorum mesela. Ya da yeni bir projenin nasıl şekilleneceği konusunda düşünüyorum, uykunun bölündüğü saatlerde müthiş üretken oluyorum, kafam çok iyi çalışıyor. Gecem gündüzüm tiyatro desem abartmış olmuyorum. Öyle bir yaşam bu…

1959’dan itibaren özel tiyatrolarda çalışmaya başlıyorsunuz. Niye ödenekli kurumlarda çalışmadınız, teklif gelmedi mi?
Çok istediler. Bir örnek var, o her şeyi anlatıyor bence. Devlet Tiyatroları’nın eski genel müdürlerinden biri, sizi çok beğeniyoruz, artık gelin burada bize katılın diye teklifte bulundu seneler önce. Ben de, “Çok sevinirim, üzerinde çalıştığım bir proje var, mesela onu sizde oynamayı çok isterim,” dedim. Adam da baktı, “Siz bize gelirsiniz, ne oynayacağınıza biz karar veririz,” dedi. Orada film koptu. Sonra da teklifler geldi ama onlar memur istiyorlar, bağımsız bir sanatçı istemiyorlar ki! Bizim istediğimizi yapacaksın diyorlar, ben memurluğu seçmedim.

O zaman Genco Erkal olmazdı muhtemelen. Ödenekli kurumlarda değişimler ortada. Acaba bu yaşananlarda o kurumların da hataları yok muydu?
Bence de ödenekli kurumların çok büyük açıkları var, kendilerini savunması lazımdı. Ama yapı olarak da zaten yeniden düşünülmesi gereken bir yapısı var. Bu tiyatrolar Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulmuş, tiyatro hiç yokken ama koşullar değişmiş. Elbette ki o koşullara göre yenilenmesi gerekiyor ama bunu çağdaş kafalar yapabilir. Böyle muhafazakâr, geriye bağlı bir yapı yapamaz bunu. Onların çıkardığı yasalarla olmaz bu. Zaten düşündükleri TÜSAK gibi yasalar bu işi bitirmek için.

Sizce TÜSAK artık hayata geçer mi?
İşte sıra ona da gelecek herhalde… Şimdi de başkanlıkla meşguller, anayasa ve başkanlık, hedef bu. Ucuna geldi, zaten hep ucundaydı, Ömer Çelik’in getirilmesi hep bu yasayı çıkarmak içindi ama çıkaramadılar. Hep başka şeyler ön plana geçti ve bir de toplumdan büyük tepki geldi, o tepkiler çok iyi oldu. İşte bizde eksik olan bu; toplumun daha çok tepki vermesi lazım haksızlıklara karşı ki, adamlar cesaret edemesin. Üstün Akmen’i hatırlıyorum, canım benim, ne kadar uğraştı…TEB Başkanı olarak ne kadar sağlam durdu ve bakanlar onu dava etti.

Öldüğünde düşmesi gereken davadaki tazminat ailesinden talep ediliyor biliyorsunuz!
Evet, inanılmayacak bir şey! Nasıl olabilir? Zaten manasız bir dava… Öyle yürekli insanlar, Yazarlar Sendikası, tiyatrocuların birlikleri, hepsi birden bir şeylere daha çok ses çıkarmalı… Şu anda gündeme getiremediklerine göre daha vakit var, belki gündeme getirdiklerinde parlatmak lazım.

2023’te yeni bir cumhuriyet kurulacak

İnsanlar korkuyor artık tabii.
Herkes korkuyor. En ufak sesi çıkanlar yok ediliyor, rol verilmiyor, dava açılıyor… Her alanda böyle, opera, bale, DT, ŞT… İşte buyurun, Şehir Tiyatroları’ndaki son duruma bakalım. Kimse hakkında herhangi bir şey konuşmayalım ama orada Levent Üzümcü’nün başına gelenler, daha evvelki genel müdürün yaptıkları vs. Ama o da yaranamadı işte, bugün gelen de yaranamayacak. Bunlara hiç kimse yaranamaz! Bugün gelenin hiçbir iddiası yok, bir hedefi olacağına da inanmıyorum, kişiyi tanıyoruz. Ama her şeye evet demek üzere getirilen biri bile yaranamaz. Çünkü isteklerinin sonu yok bu adamların. Biat edeceğim diyeceğim diyorsun ama birazcık insanlığın varsa dayanamıyorsun, bugün gelenler de dayanamayacak biliyorum.

Sanatla sorun yok mu esasen? Tiyatro olsun isteniyor mu zaten?
Olsun da yükü benim üzerimde olmasın istiyorlar. Özelleştirelim, salonları da verelim işletsinler diyorlar. Kurtulmak istiyorlar DT’dan. Devlet yardımından belli değil mi? Muhalif tiyatrolara, Gezi’ye en ufak şekilde bulaşmış tiyatrolara yardım vermiyor, bitti! 3 yıldır biz projelerimizi veriyoruz, red! Biz artık bu iktidardan ömrü billah destek alamayız, muhalif sanatçılar olarak adımız kara listeye geçmiş bir defa.

Niye tamamen kapatılmıyor da kendi anlayışlarına göre değiştiriliyor?
Bence ona yük gibi geliyor, hele opera, bale… Bir de kalkıp bana karşı çıkıyorsun diyor. Zaten felsefe olarak Atatürk Cumhuriyeti’nin getirdiği bütün kazanımlara karşılar, kurtulmak istiyorlar. Hepsi bitsin, biz kendi düzenimizi kuralım.

Aslında Cumhuriyet bitsin mi isteniyor? Ya da bitti mi çoktan?
Yeni bir cumhuriyet olacak, adı ne olacak bilmiyorum ama bizim bildiğimiz cumhuriyet olmayacak. Bence son şansımız bu son seçimdi diye düşünüyorum. Onu kaybettiğimize göre bundan sonra çok zor. Onların hedefi yeni anayasa, başkanlık, 2023 ve orada yeni bir cumhuriyet ilan edilecek yani adı konulacak diye düşünüyorum. Zaten Atatürk Havalimanı bile gidiyor baksanıza, Atatürk Kültür Merkezi, içinde Atatürk adı geçen her şey…

Bu ülke de biraz buna izin vermedi mi?
Aslında onlara oy vermeyen, muhalif olan 2 parti değil mi? Onlar anlaşabilseydi, en azından seçim için ortak bir müşterekte bulaşabilselerdi çünkü seçimden sonrası o kadar önemliydi ki… Hep hatalar ve maalesef MHP, Deniz Baykal’ın desteği… Çok büyük bir fırsat kaçırıldı. Bu kadar puan nasıl kazandı 3 ay içinde? Ondan evvel de vardı, hep sağcılar yönetti bu ülkeyi. Her zaman hazırlıktaydı geri kalan. Bütün bundan önceki iktidarlar, bunların düşüncelerine taviz vere vere iktidarda kaldılar.

Ecevit bile…
Dediğin çok doğru. Oy almak için Gülen hareketinden destek aldı da başbakan oldu. Ama zaten Lozan imzalanırken söylüyorlar, şimdi siz kazandık diyorsunuz ama ileride göreceksiniz kazanmadınız…

Beni tiyatro ayakta tutuyor

Peki, bütün bu gelişmeler ışığında ülkede son dönemde yaşananlarla ilgili neler hissediyorsunuz?
Üzülmek ötesinde bir şey yapamıyorum. O bakımdan da geleceğimizi çok kötü görüyorum. Gene bu iktidarın sebep olduğu bir durum var. İyi kötü barış süreci denilen bir mekanizma işliyordu, masa bilhassa devrildi, o masayı devirerek kazandı ve öyle devam ediyor. Onun planlarına göre belli olacak. Bu savaşın sonu yok, sonu hepimiz için felaket, bizler için de onlar için de. Ne yapıp edip barış için mücadele etmemiz gerekiyor. Güneydoğu’daki fotoğraflara bakıyorum, Suriye’de miyiz, neredeyiz?

Bütün bunlara bakınca yılgınlığa kapılmıyor musunuz?
Elbette ama emin ol beni tiyatro ayakta tutuyor! Bunlardan ancak işimi yaparak kurtulabiliyorum. Onun için her gece sahneye çıkıyorum, sahnede de güzel şeyler söylüyoruz. “Yaşamaya Dair” oynarken Mustafa Balbay’ı düşünüyordum, şimdi Erdem Gül ile Can Dündar’ın hayatını oynuyoruz, eşleri, çocukları geliyor. Ya da Brecht oynarken, adalet istiyoruz dediğimiz zaman aklımız Silivri’de. Ya da savaş, içinde yaşadığımız savaş ve onun anlamsızlığı ve sadece sermayeye yaradığı… Bunları söyleyince insan rahatlıyor. Gazeteden okuduğum şeylere isyan duygumu, sahneden geçici de olsa dindirmiş oluyorum.

Can Dündar ve Erdem Gül’den bahsetmişken, bir sanatçı olarak basın özgürlüğü konusundaki hislerinizi alabilir miyim?
Nereye gidersek bizimle beraber geliyorlar. En son Çanakkale’de beraberdik. Nazım’ın Bursa Cezaevindeki öyküsü her zaman için güncel. Bugün de “Yaşamaya Dair” adlı oyunumuzu Can Dündar ve Erdem Gül için oynuyoruz. Oyun sonunda onların adını sahneye getiriyoruz. Onlar için adalet ve özgürlük istiyoruz. İzleyiciler de coşkuyla ayakta alkışlayıp destek veriyorlar. Bu hareket bir isyanın ifadesi. Hakkıyla görevini yapmaktan başka hiçbir suçu olmayan bu değerli gazeteciler Saray’ın hışmına uğradılar. Aylar önceden hedef gösterildi, ağır tecrit koşullarında, haklarında daha iddianame bile hazırlanmadan cezalandırıldılar. Bu haksızlık kabul edilemez. Ülkemizde basın özgürlüğü ve adalet kavramının geldiği nokta konusunda ibret verici bir olay. Adaletin mutlaka gerçekleşeceğine inanıyorum. Bir an önce özgürlüğe kavuşmalarını diliyorum.

1969’da Dostlar Tiyatrosu kuruluyor, üstelik politik tiyatro yapıyorsunuz. En çok hangi dönemlerde zorlandınız?
Özellikle askeri darbe dönemleri bizim için çok yıkıcı oldu. 27 Mayıs farklıydı, hatta onu sevinçle karşılamıştık. 12 Mart ve 12 Eylül çok ağır oldu, yargılandık, oyunlarımız yasaklandı, turne yolları tamamen kapatıldı. Sansür yaşadık tabii, tekst istiyorlardı. “Ağrı Dağı Efsanesi”ni, “Abdülcanbaz”ı hatırlıyorum. Daha çok küfürleri çizmişlerdi ama politik sansürü maskelemek için bunu yaptılar. “Ağrı Dağı Efsanesi”nde iki üç yerde Kürt beyleri lafı geçer, söylenmesi mümkün değil. Oysa Yaşar Kemal’in bu romanının aşırı politik bir dili de yoktur. Öyle şeyler oldu ki, aynı gün içinde iki karar birden geldi. Önce beni göz altına aldılar, neyse, yıldırmak istediler, baktılar ki çıkar çıkmaz gene oynamaya devam ediyorum, oyunu yasakladılar. Biz daha evvel suç unsuru var mı diye sivil mahkemeye bu teksti yolladık, oradan beraat kararı gelirken aynı tekst için sıkıyönetimden sakıncalı kararı geldi. Tabii ki sıkıyönetimin lafı geçtiği için, oyunu oyanayamadık! Bir tane daha oyun vardı, “Asl Olan Hayattır”. Baro Han’ın tiyatro salonunda oynayacaktık, eski Baro Başkanı Orhan Apaydın, “Sen hangi dönemde ve hangi ülkede yaşadığının farkında değilsin galiba, bu teksti mi oynayacaksın? Kendinizden korkmuyorsanız, ki korkun bence, en azından bizi düşünün, Baro Han’ın kapatılmasını istemiyorum,” dedi. 3 gün sonra prömiyer yapacaktık, oynayamadık. Böyle şeyler, hep bir baskı, hep korku… İster istemez o da otosansür getiriyor, canınız yanıyor bir yerde, ondan sonra attığınız adımı dikkatli atmak zorundasınız. Bir şey söyleyeceğiniz zaman dolambaçlı yollardan, nasıl söyleyebilirim diyorsunuz. Ama her dönemde söylemek istediklerimizi, belki daha dolambaçlı, daha ılımlı biçimde ama mutlaka söyledik.

Hiç hapis yatmadınız diye biliyorum.
Hayır, gözaltı dönemlerim var ama hapis yatmadım. Bir şekilde bir yerden sıyrılmış olduk ama mesela şöyle sorunlar yaşadım. “Hakkari’de Bir Mevsim”den sonra Yunanistan’dan ünlü bir yönetmenden bir dizi teklifi gelmişti, ama 8 yıl pasaportumu elimden aldıkları için gidemedim. Rockefeller bursu verdiler, 1 yıl boyunca dünyayı dolaşıp tiyatroları izleyecektim ama maalesef gene sakıncalı olduğumdan gidemedim. Kapı kapı dolaştım, bir dosya çıktı karşıma, büyük bir klasör, gel bakalım, bunların hesabını vereceksin dediler. Hakkımda rapor tutan beni bilmiyor bile, kulaktan dolma bilgilerle “Aşık Genco çıktı, sazıyla hükümete sövdü” yazmış. Yurt dışına çıkamadım ama yurt içinde tiyatro yapmaya devam edebildim. Daha da kötü şeyler yapabilirlerdi. Çünkü Barış Derneği davasından dolayı mahkememiz sürüyordu, oradan ve bütün davalardan beraat ettim ama o ara biraz uğraştılar. O da artık kimin başına gelmiyor ki?

Sizin gözünüzle bunca yılda hem genel hem sanatsal anlamda değişen neler var Türkiyede?
12 Eylül’ün en büyük zararı, muhalif düşünceye karşı sindirme hareketiydi. Kitaplar yakıldı, tiyatrolar kapandı ve asıl önemlisi tabii; yeni bir gençlik yaratıldı ki, o gençlik memleket meseleleriyle ilgilenmesin, kısa yoldan paçasını kurtarmaya baksın. Turgut Özal dönemiyle gelen bir felsefe bu ve apolitik kuşaklar yetiştirildi. Bunun bize çok zararı oldu. Bu gençlerin bizim yaptığımız tiyatroyla, politikayla ilgileri yoktu diyelim. Nasıl evde solcu yayınlar bulundurmak tehlikeliyse, bu tiyatrolara gitmek de hem tehlikeli hem gereksizdi. Tiyatro izleyicisi giderek yaşlandı. Bu tabii büyük bir tehlikeydi, bitiyoruz dedik artık. Derken çok güzel bir dönüşüm yaşandı. Bizim için dönüşüm “Sivas 93″le başladı, demek ki yaptığımız işler tutmuyormuş. O oyunla seyirci değişti, o gelmiyor dediğimiz gençler koşa koşa tiyatroya gelmeye başladılar. Genç seyircinin artması ve onların coşkusu bizi de diri tuttu. Bu arkadaşlar Nazım’ı, Marks’ı, Sivas’ı bilmiyorlar. Birdenbire politik tiyatronun seyircinin can damarına dokunan yeri harekete geçti ve tiyatro ayağa kalktı diyebilirim. Ama zaten aynı şey Gezi’de de görüldü. Biz ilgilenmiyorlar, bu gençlikten iş çıkmaz derken, meğer bir potansiyel varmış da onu harekete geçirecek bir şey arıyormuş. O zaman diyorum ki, bu gençlikte umut var! Geçenlerde ODTÜ’de oyun oynarken düşündüm; bütün Türkiye o seyirci gibi ya da Gezi’deki gibi olsa, hadi hepsini geçtim, iktidara gelebilecek kadar güçlü olsa hiç sorunumuz kalmayacak, o zaman şahlanıp gidecek Türkiye…

Erdoğan’ın gittiğini görebilirsem hayatımın en büyük mutluluğu olur!

Türkiye tam da böyle olabilecekken olmasın diye yaşanıyor belki bunlar. Köy Enstitüleri kapanmasaydı dediğiniz olurdu belki?
Tabii, onun olmaması için elden gelen yapılıyor. Biz görsek de görmesek bir ümit mutlaka var. Sonuç aydınlığa doğru gider, öyle düşünüyorum. Ama ne kadar zaman sonra olur bilemem. Ben göremem, sen de diyorsun ya ben göremem, Erdoğan’a bağlıyız. Onun gittiğini görebilirsem hayatımın en büyük mutluluğu olur!

Türkiye’de politik tiyatro yeteri kadar gelişebildi mi?
Hayır ama dünya da öyle. Tam nedenini bilemiyorum, özellikle 60 ve 70’li yıllarda politik tiyatro bütün dünyada yükseldi. 68 Hareketi’nin sanata yansıması aslında. Herkesin çok politize olduğu bir dönemdi, geçti. Tarih aslında dalgalarla gidiyor. Bu dönemden sonra politik tiyatronun artacağını düşünüyorum. Aslında var şimdi, biçimi değişik. Bildiğimiz Brecht tiyatrosu değil ama politikayla ilgilenen, kurulu düzene çıkan karşı yazarlar var, sosyalist değiller. Sosyalist olmaları da şart değil, kurulu düzene karşı olunması yeterli. Bizim anladığımız politik tiyatro, sosyalist bir tiyatro. Şimdiki öyle bir tiyatro değil belki ama örneğin kadın hareketinin tiyatrosu, in-yer-face tiyatrosu bile düzene karşı. Sınıf bazlı ya da Marksist bir tiyatro değil ama o da diliyle, küfürle kabul edilen değerlere karşı bir başkaldırı tiyatrosu.

Tıpkı tiyatrodaki değişim gibi, hayatta da ideolojiler yerine başkaldırmanın esas alındığı bir değişim olabilir mi?
Aslında politik ideolojiler değişime açık ideolojilerdir, kalıp değildirler. Marksizm mesela; son derece gelişmeye açık, kendini sürekli yenileyen bir ideolojidir. Onlar yeni koşullarda değişerek devam ederler, bağnaz bir Marksizm’den söz etmiyorum burada. Marksizm bir felsefe olarak gelişime ve değişime açık bir ideolojidir. Bu koşullarda kendini yenileyerek yer bulacaktır diye düşünüyorum. Bağnaz ideolojik saplantıların çıkar yolu yok. Toplum nasıl değişiyorsa, Marksizm önerileri de değişerek gidecek.

Tiyatroda ve seyircide bunca yıl içinde neler değişti?
İki cümlede toparlamak çok zor. Çok değişik dönemlerden geçtik. İlk başladığım zamanlarda tiyatro kraldı, televizyon gibi bir rakip olarak yoktu. Tiyatroda olan her şey müthiş bir heyecanla karşılanırdı. Özellikle TV’nin gelmesi tiyatroyu ikinci plana itti. Hele bizde sokaktaki hareketlilikler, siyasi çatışmalar insanları evlerine kapattı, o zaman tiyatro baya geriledi. 12 Eylül’ün etkileri geçince bir normalleşme süreci oldu ama insanlar darbenin ezici baskısından sonra özellikle politik tiyatroyla ilgilenmediler. Sonra apolitik dönem başladı, şimdi ise yeniden politize oldu insanlar. İktidar düşünen insanları çıldırtacak boyutta istediklerini yapa yapa gidiyor. O yüzden bu karşıtını güçlendirecek. Karşıtlar da mücadele yöntemlerini geliştirecek. Aslında umutsuz değilim ama kısa vadeli değil, mücadele uzun vadeli. Umutsuz olmayı kendime yakıştıramıyorum, yaptığım işe de yakıştırmıyorum… İnsanlara daha iyiyi, güzeli, daha aydınlık bir geleceği öneren; ipuçları veren, yaşama bağlayan, umut veren bir işim var benim. O yüzden umutsuzluk bana yakışmaz!

Gençken tiyatronun her şeyi halledebileceğine, tiyatroyla devrim yapılabileceğine inanıyormuşsunuz. Niye yapılamadı o devrim?
Şimdi gülüyoruz buna. (Gülüyor) Yapılamazmış demek ki… 60’lı yıllarda bütün dünyada böyle bir hava vardı. Her an değişim peşinde, her an devrim yapılacakmış gibi; gençler yeni bir dünya peşindeydi, insanların mutluğu için çok büyük umutlar vardı. Tiyatroda da aynı şey oldu, Türkiye’de de politik tiyatronun ilk filizlendiği hatta çiçek açtığı dönemdi. Öyle zannediyorduk… Oyunlar büyük coşku içinde oynanırdı, millet ayağa kalkar “Bağımsız Türkiye, Sosyalist Türkiye” bağırırdı. Herkes evine rahatlamış olarak giderdi. Sonradan öğrendik ki, politik tiyatroda seyirciyi o kadar rahatlatmamak lazım! Boşalıp gidersen içinde içinde bir şey kalmıyor. Politik tiyatronun amacı, birikim yaratmak! Seyircinin seyrettikleri içine oturacak ve ben bunu nasıl değiştirebilirim diye düşünecek, dert edinecek. Ama biz biraz boşalım tiyatrosu yapıyorduk demek ki, öyle bağıra bağıra, sloganlar ata ata hep beraber rahatlayıp gidiyorduk. Haksızlıkları, eşitsizlikleri koyuyoruz ortaya değil mi? Bunu nasıl çözebilirizi araştırmak üzere birikim sağlamamız lazım. Devrimci sanatın amacı birikime ve değişime yönelik olmalı.

Bugün tiyatronun etkisi üzerine ne düşünüyorunuz?
Bugün daha da alçakgönüllüyüm galiba. Bazen çok küçük şeyler mutluluk veriyor insanlara; yalnız olmadığını hissetmek, bu geriye dönük muhafazakâr baskı içinde benim gibi düşünenler de var demek bile moral ve güç verir. Ayakta kalmak için bu bile yeter diye düşünüyorum şimdi.

Tiyatrocu olmama meğer annem karşıymış

Annenizin adını koyma hikayesi çok hoş, paylaşır mısınız?
Amcamla telaşla eve geliyor bir gün. Babama, “Abi bu sabah bizim Ali Paşa Han’ın önünde bir delikanlıyı kan davasından vurdular. Kapkara gözlü, nasıl güzeldi, adı da Genco’ydu,” diyor. Bunu anlatırken annem de yanlarında ve bana hamile. Annem de babama, “Reşat, oğlumuz olursa adını Genco koyalım,” diyor. Yakında doğum yapacak ya, gerisini dinlememiş bile.

Tiyatrocu olacağı belli çocuklardan mıymışsınız?
Daha 5-6 yaşında belli benim tiyatrocu olacağım. Hep bir şeyler kesiyorum, kuklalar, bebekler yapıp evde kukla oynatıyorum. Tuhaf bir çocukmuşum, içine kapanık. Bir yengem vardı, tiyatroya çok meraklıydı, şan ve dans dersi alırdı. Dayım biraz tutucu, dışarı çıkmasına izin vermiyor ama evde ders alabiliyor. Biz onunla kaçıp tiyatroya giderdik, ben de eve geldikten sonra tiyatroda gördüklerimi evdekilere perdenin arkadasında oynardım. Babam bu duruma çok sinirleniyor ve bir daha tiyatroya gitmeyecek bu diyor.

Sonra süreç nasıl gelişiyor?
Biz gizli gizli yengemle kaçıp tiyatroya gitmeye devam ettik. Ama ben tabii akıllandım, eve gelince hiç tiyatrodan bahsetmiyordum.

Meslek olarak seçmeye ne zaman karar verdiniz?
Kendiliğinden oldu. Robert Kolej’e gittim, orada müthiş bir tiyatro faaliyeti vardı. Ortaokulda ilk sahneye çıkışım, kendi yazdığım bir oyunla oldu üstelik. Charles Dickens’ın David Copperfield romanı okunuyor o sırada. Hoca da bu romanın herhangi bir yerini tiyatro haline getirin dedi. Onun üzerine ben de Charles Dickens’ın rüyasına David Copperfield’ın girdiği ve benim hayatımı yaz dediği bir metin yazdım. Hoca bütün sınıfın içinde en çok bunu beğendim, hatta Charles Dickens’ı da sen oynayacaksın dedi.

Yeteneğiniz de belliymiş. Üniversitede niye psikoloji okudunuz?
O ikinci tercihimdi. Babam ne olmak istiyorsun? dedi. Ben tiyatrocu olmak istiyorum dedim, durdu şöyle ve bana, “Bak oğlum artık 18 yaşını doldurdun, git dışarıda istediğin yerde istediğin işi yap ama bu evde onu yapamazsın,” dedi. Sonra ikinci tercihimi sordu, psikoloji deyince ona olur dedi. Aslında iyi bir seçim oldu, tiyatroya ve bana katkısı çoktur.

Tiyatroya geçiş nasıl oldu peki, babanız ne tepki verdi?

İlk profesyonelliğim Kenterler 1959’da İstanbul’a geldiğinde onlarla birlikte Muammer Karaca’da oynadığımız “Çöl Faresi” oyunuyladır. Müşfik Kenter’in oğlu rolünü oynayacak biri lazım, gelsin oynasın diye Muhsin Ertuğrul bana haber yolladı. Ben deliye döndüm; kadroda Kenterler, Sadri Alışık, Kâmran Yüce, Turgut Boralı, Şükran Güngör, Lale Oraloğlu var, milli takım gibi! Babama gittim, “Biliyorum istemiyorsun ama bir defalık izin ver, kimseye nasip olmaz bu insanlarla sahneye çıkmak,” dedim. Kim bunlar dedi, bilmiyor. Aslında sanatsever bir insan, bilgili bir deniz subayı. Ben seninle bu insanların oyununa gideceğim dedim ve “Salıncakta İki Kişi”yi seyretti, vuruldu tabii. O oyunu görünce, onlarla olursa bir defalık izin veriyorum dedi.

O izin galiba her şeyi değiştirdi?
“Çöl Faresi”nde ilk defa oynadım onlarla, yavaş yavaş durumum legalize oldu. Ama söz ver okulu bitireceksin dedi, biraz yavaş ama bitirdim okulu ve diplomamı götürdüm. Ondan sonra babam en büyük taraftarım oldu. Oyunları defalarca izliyor, eleştirileri okuyor, olumsuz bir şey yazan olursa bu bir şeyden anlamıyor diyor… Sonra yıllar sonra öğrendim ki, asıl karşı çıkan meğer annemmiş! Onun lafı dinlenmez diye babama, sen buna engel olacaksın demiş. Mutlu olmazdım diye mi düşündüler bilmiyorum.

Buna cevap vermeyeceğinize eminim ama 10 yıl sonra soracağım artık. Hep memleket meselesi konuşuyoruz sizinle. Peki, Genco Erkal, kendi hayatında mutlu oldu mu, örneğin tutkuyla bir aşk yaşadı mı?
Tabii ki yaşadım bir şeyleri… Mutlu aşk yoktur diyor biliyorsun Aragon. O da hayatın bir parçası. Şimdi kimdi neydi sormaya başlarsın sen, kapatalım bence. (Gülüyor)

Birgün