Kırılgan Hayallerin Dünyası

Melda Dinçel

1937 yılının kış aylarına ait anılara şahit olmak üzere St. Louise’deki bir apartman dairesine misafir olan seyirciler, babası evi terk ettikten sonra ortada kalan annesine ve lise eğitimini yarıda bırakmış kız kardeşine maddi ve manevi destek olmak için ayakkabıcıda çalışmaktan başka çaresi olmayan edebiyat düşkünü TomWingfield, kocası tarafından terk edilen ama Güneyli kadın gururuyla yenilgiye boyun eğmemeye çalışan Amanda Wingfield, çocukken geçirdiği hastalık sonucunda aksak kalan ve utangaçlığı yüzünden kendini dünyadan soyutlayan Laura Wingfield ve genç Wingfieldlerin lise arkadaşı ve Laura’nın platonik aşkı olan, ekonomik nedenlerden dolayı Tom’la aynı ayakkabıcıda çalışan fakat gelecek için kararlı adımlarla eğitimine de devam eden Jim O’Connor karakterleriyle tanışırlar.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısına yaklaşırken Birinci Dünya Savaşı’nın ekonomik ve toplumsal etkilerinin toplumsal düzeni derinden etkilediği Amerika Birleşik Devletleri’nde, başta işsizliğin yol açtığı yoksulluk ve çaresizlik gibi sorunların yanında devlete ve geleceğe karşı büyük bir güven kaybı yaşanmaktaydı. Bunların sonucu olarak,yirmi birinci yüzyılda dahi her gün yaşanabilecek türden ailevi ve kişisel sorunları sahneye taşıyanyazar Tennessee Williams, bireylerin toplum içinde yer edinme savaşlarını, sürekli değişen psikolojik dengeler üzerinden seyirciye yansıtmaktadır.

Türkiye’de de iki farklı çevirisi bulunan oyun, Aytuğ İzat’ın dilimize yeniden kazandırdığı metin ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tiyatroları tarafından sahnelenmektedir. Oyunun yönetmeliğini Yıldırım Fikret Urağ üstlenirken Edip Tepeli Tom karakterini, Sevil Akı Amanda karakterini, AyşecanTatari Laura karakterini ve son olarak Tanju Girişgen de Jim karakterini canlandırmaktadır.

Oyunu 2015 yılında, prömiyeri dahil 3 kere izledim. Hem Williams’a olan özel ilgim hem de The Glass Menagerie’nin Türkçedeki çevirileri üzerine hazırladığım çalışmam nedeniyle oyunu sonsuz kez seyredebilirmişim gibi hissediyorum. Son olarak Şubat 2016 tarihinde Kadıköy Haldun Taner Sahnesinde seyrettiğim oyun sonrası Urağ’ın sahnelemesi üzerine kaydettiğim notlarımı paylaşmak istiyorum.

Öncelikle salona girdiğinizde perdeleri açık sahnede seyircileri karşılayan apartman dairesinin ön tarafı, dördüncü duvar olarak adlandırabileceğimiz ve aynı zamanda projeksiyon perdesi görevini yapan bir tül ile çevrilmiştir. Bu tül için Tom’un beyninin içine hapsettiği anıların süzgeci diyebileceğimiz gibi, Can Yücel’in çevirisine adını veren “kümesin” telleri olduğunu da düşünebiliriz. Tülün arkasında kalan alan orta halli bir ailenin sahip olduğu eşyalarla döşenmiş bir salondur. Evin giriş kapısı oyunda “veranda” olarak adlandırılarak benimsenmeye çalışılan, fakat gerçekte yangın merdiveni görevi gören basamakların yukarısındadır. 1930’lu yılların tarihi ve siyasi gelişmelerini özetlemek ve oyuna bir giriş oluşturmak üzere projeksiyondan yansıtılan Adolf Hitler’in yükselişi, savaşın başlangıcı, endüstrinin orantısız gelişimi ve Amerikan basınında yer alan bazı yarışma, ayaklanma ve grev gösterileri görüntüleri oyunun alt yapısını başarılı bir şekilde özetlemekte ve seyirciyi oyuna hazırlamaktadır. Ayrıca oyun başlamadan önce, salona girip numaralı koltuğunda yerini alarak seyircinin ilgisini çeken biri vardır. Bu kişi, yine oyunun geçtiği yıllara ait giyimi ve büyük bir dikkatle salonu inceleyen tavırlarıyla yirmibirinci yüzyıl insanından kolaylıkla ayırt edilmektedir. Oyunun anılar üzerine kurulu olması ve anlatıcının aklında kalanları, sevdiği ve sevmediği anıları düzenli bir sıra ile anlatabilmek için seyircilerle aynı yerden başlaması için yapılan bu şahane hamle, gözlemlediğim kadarıyla salondaki değişikliği fark eden herkesi en az benim kadar heyecanlandırdı. Oyunun ilk sahnesinde gösterilen projeksiyon görüntülerine eşlik eden müzik eseri ise Amerikalı besteci Samuel Barber’a ait. Müzik alanında Pulitzer sahibi olan bestecinin eseri Adagio for Strings, 1936 yılında tamamlanmış ve 1938 yılında Arturo Toscanini yönetiminde seslendirilmiştir. Oyunun hüzünlü anlatımı, loş ışıkları ve kasvetli havasıyla örtüşen eser boyunca yaylı çalgıların yavaş yavaş derinden yüzeye doğru yükselen sesleri eşliğinde, seyirciler de oyuna sessiz ve derinden bağlanmaktadır.

Yıldırım Fikret Urağ’ın oyundaki sembolleri atlamadan seyirciye yansıtma düşüncesini çok beğendim. Özellikle Amerikan Rüyasının peşinden gitmek isteyen ama yolunu kaybetmiş Wingfield ailesinin tavırları, Jim’in kendini beğenmiş hallerinin yanında kendini alçak gönüllü gibi gösterme çabası ve her bir repliğe uygun geliştirilen mimik ve hareketler oyunun daha iyi anlaşılması için ince bir çalışma örneği olarak sahneden seyircilere uzanıyor. Oyunla ilgili söyleyebileceğim tek göze batan nokta şuydu: 2014-2015 sezonunda izlediğim oyunlarda gerçekten yamuk bir şamdan varken, 2016 oyununda şamdan gayet düzgündü. Bir ara repliği mi çıkarttılar acaba diye düşündüm ama replikte açık bir şekilde şamdanın yangında yamulduğundan bahsediliyordu. Eskisi gibi yamuk bir görüntünün sahneye daha uygun olacağı kanısındayım.

Tom’u canlandıran Edip Tepeli adından sıkça söz ettirmeye başlayan genç bir yetenek. Oyunu son seferinde önden izleme şansını elde ettiğimde hem akan göz yaşlarını, hem hoşuna gitmeyen bir anıdan bahsederken gözünün seyirmesini, hem de ani değişen ruh haliyle vücut hareketlerinin uyumunu yakından gözlemleyebildim. Oyun boyunca hız kesmeyen performansıyla oyunun yıldızı olduğunu söyleyebilirim. Güneyli kadın karakteriyle karşımıza çıkan Sevil Akı ise gerek enerjisiyle, gerekse deneyimiyle şahane bir “anne” tablosu çiziyor. Bazı sahnelerde Türk aile yapısından tanıdığımız anne rolüne yakın bir tavır sergileyerek seyirciden oldukça kahkahalı tepkiler alıyor. Aksak Laura’yı canlandıran Ayşecan Tatari’nin büyük bir gelişme gösterdiğini söylemek istiyorum. Prömiyerde ve dahi sonraki oyunlarda bazı sahnelerde aksamayı unutan Tatari, bu sefer şahane bir performans sergiledi. Sesini ve mimiklerini oldukça iyi kullanarak seyirciden de büyük bir alkış aldı. Sahneye en son dâhil olan Jim karakteriyle seyrettiğimiz Tanju Girişgen ise ukala ama sempatik, hırslı ama insani değerlerini henüz yitirmemiş bir adamı başarıyla canlandırdı.

Oyunun Aytuğ İzat tarafından yapılan çevirisini, Tennessee Williams’ın oyun metni ve Can Yücel tarafından 1960’lı yıllarda ilk defa dilimize kazandırılan Sırça Kümes çevirisiyle karşılaştırarak hazırladığım araştırmamda karşılaştığım bazı ufak sorunlar sahne metnine yansıtılmamıştı. Hatta Tom’un söylediği bir replikte, Williams’ın metninde yer alan argo söylemin karşılığını Türkçe argoyla veren Can Yücel’in kullandığı kelimelere rastladığımı bile söyleyebilirim. Bunun altında ikili okuma çalışması var mı bilemiyorum ama yine de sahnede kullanılan metin oldukça anlaşılır ve kolay seslendirilebilir bir metindi.

Yukarıda bahsettiğim üzere oyunu henüz oyun saati gelmeden anlatmaya başlayan dekorun tasarımcısı ve oyuna anılar dünyası havasını veren loş ışıklarını tasarlayan, Türkiye’nin en başarılı dekor ve ışık tasarımcıları arasında yer alan Cem Yılmazer’dir. Dönem kostümlerinin tasarımı kolay fakat hatası bol olan günümüzde, oyunun kostümlerini soluk renkler ve abartılı güney havasıyla bezeyen Nihal Kaplangı ise şahane bir iş çıkartmıştır. Son olarak yönetmen yardımcıları Sevinç Erbulak, Hüseyin Tuncel, Alp Tuğhan Taş ve Yağmur Damcıoğlu’nu, bu başarılı ekip çalışmasına olan katkıları için tebrik ediyorum. İki saat yirmi dakika süren bu anılar dünyasının, çabuk kırılan hayallerle bezeli, yer yer komik yer yer ise çok hüzünlü akışına tanıklık etmek isterseniz, sezon bitmeden fırsatları değerlendirmenizi öneririm.

05.02.2016

Yorum


işlemi tamamlayınız: