Haneye Tecavüz

ZehraIpsirogluMimesis Haber/ Çocuk ve gençlik tiyatrosu, çocuk edebiyatı ve toplumsal cinsiyet konularında yenilikçi çalışmalar yapan Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu’nun yeni romanı Haneye Tecavüz, geçtiğimiz günlerde Duygu Asena ödülünü kazandı. Roman teatral bir bakış açısıyla yazıldı. Roman hakkında Patika dergisinde çıkan özel röportajı, yazarın bilgisi dahilinde okuyumuzun dikkatine sunuyoruz.

HANEYE TECAVÜZ

“Haneye Tecavüz” adlı belgesel romanınız yeni yayınlandı. “Mavi Eşek” adlı anı-romanınız da Doğan yayınlarında yayınlanmak üzere. İki roman arasında bir bağlantı var mı?

Belki kadın bakışı olarak her iki kitapta da ortak bazı özellikler olduğu söylenebilir ama konu açısından hiç yok. “Mavi Eşek” otobiyografik ağırlıklı bir çalışma, ellili yıllardan yetmişli yıllara değin uzanan ve iki askeri darbeyi içeren çocukluk ve ilk gençlik yıllarını içeriyor. Özelliği bir çocuğun ve gencin ayrıksı bakış açısından yazılmış olması. Salinger’in “Gönül Çelen”i gibi. Mizah ögeleri yoğun olan bir çalışma.

“Haneye Tecavüz”e gelince toplumsal cinsiyet konulu bir kitap. Altı kadın bir transın yaşam öyküsünden yola çıkarak kadın ve şiddet izleği üstünde duruyor. Hazmedilmesi zor bir konu. Ama ben “Haneye Tecavüz”de de çok mizah ögesi yakaladım. Sözgelimi ataerkil sistemin içinde kendine bir yer edinen Falcı Serpil ablanın öyküsünde. Ya da baba takıntısı olan Özlem’in öyküsünde….İstanbul’da Ayla Algan’ın sahnelediği  bir göç öyküsünü anlattığınız “Lena Leyla ve Ötekiler” oyununuz da da yine mizah var. Kitaplarınızda sanırım mizaha çok yer veriyorsunuz?

Aslında bu yaşam karşısında bir duruş. Yaşama gülerek bakabilmek…  Mizah hem rahatlatıyor hem de belli bir mesafe almamızı sağlıyor. Ama çalışmalarımda mizahın ne kadar yer alacağını ya da alamayacağını belirleyen yine de konu oluyor. Her şeyin mizahla anlatılabileceğini düşünmüyorum. Nitekim kadın ve şiddet gibi zor bir konuyu işlerken bu işi başaramayacağımdan çok korktum. Benim için en önemli şey canlandırdığım kişilerin özgünlüğü ve  inandırıcılığıydı, mizahı hiç düşünmedim ama bazı öykülerde kendiliğinden oluştu.

Romanınızda siz yazar olarak hiç yoksunuz, hep canlandırdığınız kişiler anlatıyor. Onların sesini duyuyoruz. Ama onları dinlerken  gözümüzün önünde canlanıyorlar, hiçbir betimleme yapmadığınız halde  anlatılanlar çok görsel. Bir film izliyormuşuz gibi…

Yazma sürecinde  “Haneye Tecavüz’ün”  çok rahat bir tiyatro oyunu ya da filme uyarlanabileceğini düşündüm, o açıdan sanırım haklısınız. Aslında ben sadece farklı toplumsal katmanlardan gelen, farklı olaylar yaşamış olan ama yine de yaşamları bir yerde kesişen bu kadınların öykülerinde odaklaştım. Onlarla empati kurarak ruhlarına girmeye çalıştım. Yani sadece söylediklerini değil söylemediklerini de anlamaya çalıştım. Acılarını, çaresizliklerini, suskunluklarını… Şöyle diyebilirim yazma sürecinde hep onlarla birlikte yaşadım. Onlar bana çok ama çok şey öğrettiler.  Öncelikle bir soruna dışardan bakıp hemen bir değerlendirme yapmamayı öğrettiler. Sözgelimi bir kadın nasıl şiddet görebilir, böyle bir şeyi nasıl yaşayabilir, buna nasıl dur diyemez, bunu hiç anlamazdım. Ama Serra’nın ruhuna girdikten sonra bunun nasıl olabileceğinin birden bilincine vardım. Dahası  kendimde, biliç altımın derinliklerinde  bile ondan bir şeyler buldum. Diğer kadınlarla da benzer yaşantılarım oldu. Ben şiddet yaşamadığıma göre bu kadınların ötesinde bir yerdeyim gibi tepeden bakan bir duygu hiç oluşmadı bende. Tam tersine her kadından benden de bir parça var. Çünkü her şeyin bir bütün olduğuna inanıyorum ben. Ataerkil bir kültürden geliyoruz, bunun sadece toplumsal sorunlara değil geleneklere de bağlı olan izlerini hepimiz taşıyoruz.

Ama anlattıklarınız ne kadar çarpıcı olursa olsun bir çok öyküde yine de bir çıkış noktası olduğunu görüyoruz, bir umut….

Bence bu da olmasa öyküleri hiç okuyamazdık. Ama biliyorsunuz insan bazen en dibe vurduğu noktada sımsıkı sarılabiliyor yaşama… En önemli  şey insanın kendini değiştirebilmesi, dönüştürebilmesi, bunu romandaki bazı kişiler başarabiliyorlar. Bu değişimle birlikte kendilerine rahatlıkla soluk alabilecekleri ve etkin olabilecekleri bir mekân yaratıyorlar.

Ama hepsi değil?

Başarıp başaramama öncelikle içimizdeki direnç gücüne bağlı. Tabii bu güce sahip olup da yine de başaramayanlar da var, bu  biraz da koşullara ve rastlantılara bağlı…..Yaşam da böyle değil mi?

Kitabınızı belgesel-roman olarak tanımladınız. Notlarınızda da akademik çalışmalarınız boyunca uzun yıllar kadınlarla  röportajlar yaptığınızı, bu kitabınızın da temel malzemesinin bu açıdan gerçek yaşam öykülerine dayandığını söylüyorsunuz. Tıpkı  “Lena, Leyla ve Ötekiler”oyununuz gibi. “Haneye Tecavüz”de gerçek olaylara dayandığına göre  bu romanın  sizce ne kadarı belgesel ne kadarı kurmaca?

Kullandığım malzeme, yani yaşam öyküleri gerçeklere dayanıyor. Ancak bu malzemenin yoğuruluşu, biçimlendirilişi, romanda yer alan motifler,  eğretilemeler ve simgeler, mizah tabii ki bir kurguyu gösteriyor. Öyle olmasa bugün bir çok belgesel ağırlıklı çalışmada olduğu gibi yaşamayan, kuru bir malzeme sunmuş olurdum. Belgesel edebiyata yönelen bir çok yazar bu kuruluğu aşmak için kendi duygularını anlatmaya çalışıyor. Tabii ki belgesel ağırlıklı edebiyatın amacı bu değil.

Doğu Anadolu’daki kürt çocuklarını anlattığım “Aydınlanan Yollar, Kardelen Öyküleri” kitabım da belgesel edebiyat türüne giriyor. Orada karşılaştığım insanları konuşturmaya anlatmaya çalışıyorum. İlk bölümde olayları gezi notları halinde kendi bakışımdan anlatıyorum, betimlemeler var, ama bu betimlemelerle kendimi değil bana yabancı bir dünyayı anlatıyorum. İkinci bölümde Kardelenler anlatıyor, ben yokum.

Ama yazdıklarıma hep aşırı eleştirel bakan arkadaşım Genco Erkal bana “Sen ne anlatırsan anlat ben yazar olarak senin sesini duyuyorum” dedi. İşte bu eleştiri beni “Haneye Tecavüz”ü yazmaya yöneltti. Kadınları onların ruhuna girerek konuşturacağım ama benim yazar olarak varlığım hiç hissedilmeyecek, bunu yapmaya çalıştım. Hani belgesel bir film yaparsınız,  olayları anlatan ya da açıklayan bir dış ses yoktur, sadece görüntüler ya da filimdeki kişiler konuşur, onun gibi bir şey…

Dış sesin olması ya da yazarın sesinin duyulması kötü bir şey mi?

Tabii ki iyi kötü diye bir şey yok. Sadece neyin daha etkileyici olabileceğini düşünün. Yazarın kendisini anlatması mı yoksa olayları ve kişileri konuşturması mı?  Ben şimdiye kadar kendimi anlatmasam da hep kendi bakışımdan anlattım, yalnız “Aydınlanan Yollar”da değil Almanya’daki üçüncü kuşak Türkiyeli gençlerin sorunlarını anlattığım işçi edebiyatı ödülü alan “Özgürlük Yolları” kitabımda da (Çınar yayın, 2009) insanları hep bir dış ses olarak anlatıyorum, ama tabii duygu sömürüsü yapmadan, kendi duygularımı dayatmaya çalışmadan.

Yine de bugün vardığım noktada öyle bir kitap yazmak istemezdim. Doğrudan insanları konuşturmanın çok daha etkileyici olduğunu düşünüyorum çünkü. Ama bu zor bir iş, en kolayı da insanın başkasını anlatıyorum diye kendisini anlatması. Bu yanlışa düştüğümü sanmıyorum ama bence yine de yaptıklarım yeterli değildi. İşte bu duygu beni “Haneye Tecavüz”ü yazmaya yöneltti. Sonra şunu fark ettim ki insanları doğrudan konuşturabildiğim oranda onların derinlemesine ruhuna girebiliyorum.

Ama bence öteki kitaplarda da o insanları çok iyi canlandırıyorsunuz. Ben hiçbir zaman sizin kendinizi anlattığınızı düşünmedim.

Ama burada farklı bir şey denedim. Öte yandan marifet sadece kişileri doğrudan konuşturmak da değil,  onların sesi aracılığıyla öyle bir kurgu yapmak ki yaşadığımız toplumun bir profili çıksın. Önemli olan sorunların temellerine inebilmek, düşünsel bağlantıları çıkartabilmek. Bunu dış sesle yapmak kolay, araya görüşlerinizi, düşüncelerinizi katarsınız olur biter. Öteki türlü biraz zorlanıyor insan. Ama bu süreçte yepyeni şeyler keşfetme şansını da yakalayabiliyor.

Her bölümün öncesinde o bölümde yer alan  erkek seslerine yer vermeniz kadınların yaşadıklarını farklı bir boyuta taşıyor. Erkeklerin sesini dinlerken gözümün önünde iyice canlandırdım. Sanırım düşünsel bağlantıları çıkaran da bu kurgu değil mi?

Öyle olduğunu sanıyorum. Önce Sibel’in Fal Kahvesinde ya da Taksim Gezi’de karşılaşarak birbirleriyle yolları kesişen kadınların öykülerini anlattım. Sonra kadınların yaşadıklarının nedenleri üstünde düşünürken öykülerinde yer alan ve çoğu kez onları engelleyen erkekleri de konuşturmaya karar verdim.

Ve ne tuhaf değil mi kadını beş paralık gören maço bir adamın bile ruhuna girebildim, yazma sürecinde onun neden böyle hissettiğini, böyle yaşadığını anladım. Az önce de söyledim ya, insanları doğrudan konuşturmak bana çok şey kattı. Birçok şeye farklı bakıyorum, çünkü nasıl böyle olduğunu anlayabiliyorum. Birçok erkek gözünü açtığı anda kadına düşman bir ortamda buluyor kendini. O zaman nasıl daha farklı bakabilsin ki? Köln’de yılbaşı gecesi kadınlar tacize uğrayınca, sayıları iki yüze yaklaşan kadın suç duyurusunda bulundu. Tacizciler Kuzey Afrika kökenli belki çoğu Müslüman gençlerdi. Bu toplumda bir paniğe yol açtı. Paniklemek, daha da kötüsü sığınmacıları toptan suçlamak, bu noktadan yola çıkarak sığınmacılara sınırları kapayalım gibi politik önlemler alınmasını istemek en kötüsü.

Olayları soğukkanlılıkla irdelemek gerekiyor. Bu insanların pek çoğu öyle bir koşullandırılma içindeler ki sadece yılbaşında eğlenen kadınları değil erkeksiz gezen kadınları bile fahişe olarak görüyorlar.

O zaman ne tür önlemler gerekiyor? Ne yapılmalı? Uzun vadede entegrasyon önemli, kısa vadede ise yasaların hızla işlemesi ve bu tür saldırganlıklara hiçbir biçimde hoşgörü gösterilmemesi çok önemli. Aslında Avrupa’daki olaylar bizdeki olaylarla bir çok açıda paralellik gösteriyor. Ne var ki Batı ülkelerinde yasalar daha iyi işliyor, demokrasi anlayışı daha yerleşmiş, bireyin hakları daha iyi korunabiliyor. Bizde “Haneye Tecavüz”deki Çilem ve Hazal’ın öykülerinde gördüğümüz gibi güvenlik güçleri, hukuk sistemi hepsi çökmüş durumda. Çeşitli katmanlarda şiddet söz konusu, aile içi şiddet, devlet şiddeti ve içselleştirilmiş şiddet.

Haneye Tecavüz’de bu çok net çıkıyor ortaya. Tabii insan ister istemez toplumun her katmanına yayılmış olan eril zihniyetle nasıl mücadele edeceğini düşünüyor.

Bu bugünden yarına olacak bir şey değil ki. En önemlisi kadınların önce kendilerini bulmaları, kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrenmeleri. Eril zihniyetin değişmesi öncelikle buna bağlı. Kadınlar kendilerini ifade etmeyi ve kendi haklarını savunmayı öğrenmeliler ki bir şeyler değişebilsin. Bu süreçten henüz uzaktayız. Cumhuriyet dönemiyle bizlere bazı haklar verilmiş ama ne yazık ki bundan ancak küçük eliter bir kesim yararlanabilmiş.

Türkiye’de hiç de küçümsenmeyecek bir kadın hareketi var. Bunun daha da etkin olması, yaygınlaşması gerekiyor. “Özgürlük Yolları” ya da “Aydınlanan Yollar, Kardelen Öykülerini” yazarken kız çocuklarının ve kadınların içinde ne büyük bir gizilgüç olduğunun daha iyi bilincine vardım. Bu nedenle kadınların okuma yazma öğrenmeleri, küçük de olsa bir iş tutabilmeleri, kızların okumaları ve meslek sahibi olmaları çok ama çok önemli.

Geçenlerde “Diren”(Sufragette) diye bir filim izledim. 19.yüzyıl. İngilteresi’nde İşçi kadınların inanılmaz mücadelesini anlatıyor. Avrupa bu yollardan çoktan geçmiş. Şimdi de farklı kültürlerden ve coğrafyalardan gelen insanlarla birlikte yaşamasını öğrenmesi gerekiyor ki, bu da başlı başına bir mücadele. Az önce de dile getirdiğim gibi bir çok kimse bundan korkuyor. Ama korku bizleri hiçbir yere götürmeyen olumsuz bir enerji. Korkmakta bir bakıma haklılar da, çünkü  oturmuş bir sistemleri var, bir düzenleri var, bunun bozulmasından korkuyorlar. Zaten Avrupa’da her şey öylesine planlı programlı ki  spontanite ve doğaçlamaya (emprovizasyon) hemen hemen hiç yer yok. İşte bu korkunun aşılması gerekiyor. Başaracaklar mı bunu gelecek gösterecek.

Bize gelince “Haneye Tecavüz”de Yıldız’ın dile getirdiği gibi uzun, çok uzun bir yol var önümüzde. Çünkü eril zihniyet kadınlar da dahil olmak üzere toplumun her kesiminde ve her alanında ne yazık ki çok yaygın. Kitabımda bunu göstermeye çalışıyorum.

Son olarak sormak istediğim bir soru var: “Kitabınızın finalindeki  Duvargeçen bloğundaki tartışmalar gerçek değil değil mi?

Tabii ki değil ama gerçekleşebilir. Yani internet ortamında böyle bir blog açılarak böyle bir tartışma ortamı yaratılabilir. Belki bu kitabı okuyan genç arkadaşlar bunu gerçekleştirebilirler.

Kitapta yer alan blokta yer yer kendi adlarını söylemeden takma adlarla tartışan gençler duygularını, düşüncelerini, görüşlerini gündeme getirirken kendi öykülerini de dile getiriyorlar.  Düşünceler ve görüşler yaşantılar ve yaşam deneyimleriyle birebire bağlantılı çünkü.  Öte yandan onlara yakın gelen belli bir ideoloji de öyle ya da böyle hissetmelerine yol açabiliyor.

Evet blokta aşırı dincisi de var, milliyetçisi de…

Her tür insan var. Ama çoğu tartışmaya bir süre katılıyor, sonra da bu bloğun kendisine uymadığını düşünerek çıkıp gidiyor.Bugün internet ortamında yoğun bir iletişim ağı var.  Önemli olan  belli bir çizgide buluşan insanların bir araya gelip düşünce alışverişinde bulunmaları. Birinin a dediğine öteki ısrarla z diyorsa tartışmanın da doğal olarak çok anlamı olmuyor. “Haneye Tecavüz’ün baş kişileri belli noktalarda buluşuyorlar, bu nedenle bu bloğu açmışlar.

Ben de bu kitabınızın gerek sanat ve kültür alanında gerek internet ortamında verimli bir tartışmaya yol açmasını diliyorum.

Ebru Aydoğan

**Bu söyleşi Patika dergisinde yayınlanmıştır.

Yorum


işlemi tamamlayınız: