Pessoa ve Güney Afrika’ya Saygı Duruşu

zululuzu[Portekizli grup Teatro Praga ‘Zululuzu’ oyununun dünya prömiyeri ile Tiyatro Festivali kapsamında, bugün ve yarın, Şişli Cevahir Sahnesi’nde. Habertürk yazarı Betül Memiş oyun öncesi ekip ile bir söyleşi gerçekleştirdi.]

“Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi…” Portekiz edebiyatının ‘en üstatlarından’ Fernando Pessoa böyle nidalanıyor, 600 küsur sayfalık ‘Huzursuzluğun Kitabı’nda. Dünyada olduğu kadar ülkemizde de bu kitabıyla hafızalara kazınan üstadı, tiyatro sahnesinden dikize yatmaya ne dersiniz? 20. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, 19 ve 20 Mayıs’ta, ‘Zululuzu’ adıyla Pessoa’nın Güney Afrika’da özgürlük peşinde geçirdiği gençlik yıllarına doğru şiirsel bir yolculuğa çıkacağız. Meraklılarını, bu yolculuğa taşıyan topluluk ise 2005’te kurulan, kendilerini ‘sanatçılar federasyonu’ olarak tanımlayan Portekizli Teatro Praga. Biz de oyunun metin ve yönetiminde yer alanlardan biri olan José Maria Vieira Mendes’e merak ettiklerimizi sorduk… (İç ses: 16 yıllık gazetecilik mesaimde, röportajını yaptığım işin mevzusunu dikize yatamayacağımdan -davetiye azizliklerinden ve biletlerin cep yakmasından- dolayı, gidenler gidemeyenlere anlatırsa, miss! Bilahare bana da not düşersiniz diyerek, şimdilik İKSV’ye selamlar, sizlere de tadında seyirlikler diyerek huzurlarından ayrılıyorum.)

HAYAL ETTİK VE ŞU AN TAM DA ORADAYIZ

Teatro Praga’ı yakından tanıyabilir miyiz; tiyatroda derdiniz nedir?

Tiyatromuzu 1995’te kurduk ve Lizbon’da ikamet ediyoruz. Portekiz’in ve Avrupa’nın pek çok seçkin kurumunda ve festivallerinde tiyatro gösterileri sahneliyoruz. İlk günden bugüne performans sergileyen, kolektif bir topluluğuz. Bugüne kadar simgelediklerimizle ve tarihimizle kendimizi ‘sanatçılar federasyonu’ olarak tanımlıyoruz. Bize; ‘siz kimsiniz?’ diye sorulduğunda, sorunun yeniden ifade edilmesini istiyoruz, çünkü biz sahneye koyduğumuz her gösteride, başka bir hikaye anlatıyoruz ve her geçen gün de farklı bir oluşum olarak varlığımızı sürdürüyoruz. Kurduğumuz bu sistemden ve öngörülebilirlik kavramını genişleterek tahmin edilebilirliğimizi ortadan kaldırmaktan mutluyuz.

Kendinizi ‘sanatçılar federasyonu’ olarak tanımlamaktaki amacınız neydi?

Bu bizim çalışma biçimimiz. Hiyerarşik bir düzenle ilgilenmiyoruz. Bir sonraki performansta kendimizi nasıl yapılandıracağımızı bilmemenin tadını çıkartıyoruz. Teatro Praga’yı yolculuğu hiç bir zaman bitmeyen ve bu yolculukta asla tam ‘ol’amayan bir insan olarak görüyoruz. Bu federasyon tanımı içinde, sadece grup değil, bireysel olarak da işler yapıyoruz. Ayrıca tiyatro performanslarının yanında, dans gösterileri, atölyeler ve operalar gibi projeler de üretiyoruz.

Bugün geldiğiniz noktada; tiyatro algınızda neler değişti?

Gerçekleştirmek istediğimiz performansları hayal ettik ve şu an tam da oradayız.

‘Zululuzu’ hakkında ne söylemek istersiniz, konusundan bahsetmek gerekirse?

İlk başta belirtmeliyiz ki; Pessao gibi hem kendi sınırlarında sembol olmuş hem de dünya çapında değer kazanmış bir yazarı sahneye taşımanın zorlayıcı olacağını biliyorduk. Bir de onunla ilgili çok fazla bilgiye de ulaşmak kolay olmadı. Pek çok karanlık nokta vardı ki bu noktalar bize pek çok kapı açtı. Bunun yanında tiyatro olarak sözde kör noktalara hep ilgi duymuşuzdur. Bu yüzden de Pessoa’nın hayatının bir bölümünü düşündük ve farklı bir ülkede ve kıtada gerçekleşen hayatı üzerine çalıştık. Oyun, Pessoa’nın Güney Afrika’da özgürlük peşinde geçirdiği gençlik yıllarına (1896-1905) doğru şiirsel bir yolculuk sunmayı hedefliyor. Pessoa ilk şiirlerini Zulu bölgesinin kalbindeki Durban kentinde İngilizce olarak yazmaya başladı ve kendini aradığı dünyasında sayıları yetmişi bulacak edebi karakterlerinden ilkini burada yarattı. 1905’te Lizbon’da üniversiteye gitmek için Güney Afrika’dan ayrıldı. Hayatının sonuna kadar Lizbon’da kaldı ve bir daha hiç seyahat etmedi. Biz de bu süreci anlatıyoruz.

SANATI DESTEKLEMEK DEVLETİN YÜKÜMLÜLÜĞÜNDE OLMALI

Oyunlarınızın temasını ve gideceğiniz ülkeleri nasıl ve neye göre belirliyorsunuz?

Performanslarımızı; bir sonraki adımda ne yapmak istediğimize ve kurumlardan aldığımız davetlere göre düzenliyoruz. Çevremizde nelerin olup bittiğini dikkate alıyoruz, sadece dünya politikaları değil elbette; ama bu hepsinin üzerinde, çünkü bu, sanat dünyasında yaptığımız iş ile doğrudan bağlantılı. Bazense performans sergileyeceğimiz ülkeyi dikkate alıyoruz. Çünkü şunu iyi biliyoruz ki bir ülke sadece bir ülke değil; insanlar, gerçeklikler, ötekiliklerden oluşmuş, temsil edemediğimiz ve hayal gücümüzün kısmi ve eksik kavrayabildiği karmaşık bir yapıdır aslında. Yoksa dünyadaki pek çok sahnede oyunlarımızla seyircilere ulaşmak isteriz.

Günümüzde tiyatronun olması gerektiği gibi icra edildiğini düşünüyor musunuz? Sizce dünyada, devlet politikaları sanata yeterli desteği verebiliyor mu?

Bu mevzular ülke ya da bölgeye bağlı olarak değişiyor. Şimdiye dek Avrupa birliği söz konusu olduğunda, kaynak/finansmanın dağıtım şekli ve uluslararası ağlar, festivaller ve ülkeler arası işbirliklerine sözüm ona verilen ayrıcalıklara ilişkin bir problem olduğunu kabul ediyoruz; çünkü bu sistemin, daha güçlü ve daha zengin altyapısı olan ülkelere yardım eden, böylece bir tür neo-sömürgecilik sürdüren bir çeşit canavara dönüştüğünü hissediyoruz. Örnek vermek gerekirse; bir Portekiz Enstitüsü için bir bağlantıda yer almak, bir Alman veya Fransız tiyatrosu veya festivali tarafından davet edilmediği sürece çok zor. Bir bakıma biz seçemeyiz, onlar bizi seçerler. Diğer taraftan, eğer davetliyseniz, bu durum size tiyatro olarak hayatta kalma olasılığı verir, ki örneğin Portekiz’de, ülkenin boyutları nedeniyle performansınızı sergileyeceğiniz fazla tiyatro yok. Ayrıca sanatı desteklemenin bir devlet yükümlülüğü olduğunu düşünüyoruz. Sadece mali olarak değil, her anlamda. Çünkü bu çok kırılgan bir yapı ve kendi değerleri ile kendini idam ettiremez.

Söyleşinin tamamını okumak için tıklayınız.

Yorum


işlemi tamamlayınız: