Gerçekten Kopmayan Oyunlar

fatma onat[Fatma Onat’ın Halkbank Kültür Sanat sitesinde yayınlanan, geçtiğimiz sezon sergilenmeye başlayan ve devam eden oyunlarla ilgili yaptığı değerlendirmeyi paylaşıyoruz.]

Bütün listelemeler, genel değerlendirmeler gibi hep eksik, hep izleyen kadarlık kalacak bir yazı bu da. Okuyucunun eklemek, çıkarmak istedikleriyle büyür prömiyerini geçtiğimiz sezon yapmış oyunlardan aklımızda kalanlar listesi. Ha bi de di’li, miş’li zamanlar kullanıldığına bakmayın siz. Bahsi geçen oyunların hepsi 2016-2017 Tiyatro Sezonu’nunda da sahnelenmeye devam ediyor.

Hava soğuk, kent tedirgin olunca, aile ve arkadaşlar akşam çıkmalarından endişe duyunca, tiyatroya gitmekten vazgeçmenizi önerirler size. “Gitme” derler. Giderseniz hayat var demektir. Söz dinler, kalırsanız işler yoluna kolay kolay girmeyecektir. İşimiz ya da sevdiceğimizse eğer ihmal etmemeli fuayede kahve içmeyi, sahnede seyreylemeyi. Daha sezonun göbeğindeyiz. Ekim itibarıyla yeni oyunlar görmeye başladık, ama geçen sezon prömiyerini yapmış olanlar da listemizde seyri beklemekte. Yani yolumuz uzun. Hazirana dek daha çok prodüksiyon göreceğiz elbette. Malum, nicelik açısından fena değil vaziyet. Avrupa ve Anadolu yakasının birçok sahnesi koşulları zorlamaya devam ediyor. Bütün oyunları görmek mümkün değil elbette. Bütün listelemeler, genel değerlendirmeler gibi hep eksik, hep izleyen kadarlık kalacak bir yazı bu da. Okuyucunun eklemek, çıkarmak istedikleriyle büyür prömiyerini geçen sezon yapmış oyunlardan aklımızda kalanlar listesi. Ha bi de di’li, miş’li zamanlar kullanıldığına bakmayın siz. Bahsi geçen oyunların hepsi 2016-2017 Tiyatro Sezonu’nda da sahnelenmeye devam ediyor.

Seyir deneyimlerimize katkısı büyük topluluklardan ikisiyle başlayalım hemen. Shakespeare tragedyalarından “Macbeth”i başka bir yerden kurguladı BeReZe ve Fiziksel Tiyatro Araştırmaları. Kanlı bir yenişmenin peşinde koşanlar birbirini yok ederken “aşağıdakiler” ne âlemde sorusu akla takılmış belli ki. Geriye kalanların peşine düşmüş uyarlama, “Şatonun Altında”ki çamaşırcıları çıkardı karşımıza. Güray Dinçol ve ekibi, metaforunu kirli çamaşırlar üzerinden pek güzel kurguladı. Kanlı bir tragedyanın bütün kirli çarşafları, onları çitilemesi gereken iki emekçinin önünde öylece duruverirken, akıl ve ruh sağlığının evrildiği nokta komedi unsurları ve clown estetiğiyle pek güzel çıkarıldı ortaya.

BeReZe de yine “Macbeth”ten ilhamla kanlı bir tragedyayı şimdinin trajedisiyle buluşturma noktasında marifetli bir iş koydu sahneye “İki Kişilik Kabus”ta. Niteliksel bir yerden, sistemden hareketle, ses ve bedenle şimdiye imleyen bir yapı kurdular. Ekip, sulandırmakla trajikomediye dönüştürmek arasındaki ince çizgiyi taşırmamayı iyi becermişti. Farkındalıklarını oyun kurguları ve oyunculuk biçimleriyle ortaya koyan Elif Temuçin ve Erkan Uyanıksoy ödül adaylıklarının da dikkat çekici isimleriydi geçen sezon.

Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun “Gülünç Karanlık”ı, oyununu sömürgeci bir söylem üzerinden kurgulayarak, işleyen “medeniyet” mekanizmasının çarpıklığını pek etkileyici koydu ortaya. Barbarlaşmanın dayanılmaz gücüne kapılanların, sömürülerini haklılaştırmaktaki ustalıklarını biçimsel olarak ortaya koyma marifeti önemliydi. Somalili bir korsanın savunmasıyla açılan oyun, Alman Wolfram Lotz tarafından 2014’te kaleme alınmış taze bir tekst. Ancak tekstin meselesi ve katmanları binlerce yıllık utanç tarihinin bir yüzünü koyuyor ortaya. Her dönem kendisini yeniden üreten bir canavarın zarif ama yıkıcı darbeleri ekibin sahneleme biçimiyle fotoğraf olarak da önemli iz bıraktı.

Bir utancımız da “koruyamadıklarımız”da çıktı ortaya. Yerin metrelerce altında hayat arayanların hikâyesini Tuğçe Tuna “En Kötü İş” ile anlattı. Çalışan bedenlerin ihmal ve hatta inkâr edildiği bir atmosferin içinden kurdu gösterisinin hikâyesini. Oluşturulan atmosferde soluk almaya çabalayanların temsillerine dönüştü performans kişileri. Temsillerden hareketle seyircinin gerçekle ilişkisini kuvvetlendirmeyi beceren, ağır bir yükün altından başarıyla çıkan prodüksiyonlardan biri oldu. Fiziksel ifade biçimini seyirlik bir yerden öte, derinlikli bir duyusal alana çekmeyi başardığı için belki de, aklımızdan çıkmayanlardan oldu.

Versus’un “Hamlet”i, yeryüzünün lanetlisi olarak “insan”ı seçen düzenin sesini bir kez daha duyurdu bize. Klasik tragedyayı günümüz kodlarıyla okumaya çalışırken “basit” bir güncellemeye, abartı hamlelere kaçmaması, bambaşka bir form oluşturmak telaşına kapılıp sadakatli bir bakış açısını kaybetme riskini bertaraf edebilmesi içerikteki eksilerin yanında sahneleme için önemli artılar olarak dikkat çekti. Çoklarının bildiği bir hikâyede, sahnelemenin kendi cümlesini kurabilmesi,  “gücün ölümcüllüğü”nü kurduğu oyunla ortaya koyabilmesi ekibin gelecek prodüksiyonları için umut vaat ediciydi.

Moda Sahnesi’nin “Yamuk Yemek”i karnı acıktıran, ama doyunca da aç olanın halini unutturmayan acı/tatlı bir çocuk oyunu olarak güçlü bir varlık gösterdi. Konuşan yumurtaların, renklenen makarnaların olduğu, muzların hareket ettiği kıpır kıpır bir mutfağa soktu bizi. Güzel de bir sihir gücü verdi sanki. Öyle ki, yemekleri çoğaltabilme kudreti sıçrattı adeta. Kendimizi makarnaları kopya edebilir, yumurtaları artırabilir, isteyene istediğini verebilir bir atmosferde “açlık” tanımayan bir dünyanın içinde buluverdik. Olması gerekene yaklaştıran, ama bunu yaparken “çocuk aklı”nı göz ardı etmeyen nitelikli ve özenli bir prodüksiyon olarak kucaklanası bir iz bıraktı.

“Köpeklerin İsyan Günü” ve “Godot’yu Beklerken” geçen mayıs ayındaki tiyatro festivalinin bu sezona armağanları olarak kaldı aklımızda. Ölüm ve tekinsizlik kokan bir atmosferi “teatral olmaktan korkma”dan sahneleyen Mark Levitas, klasik sularda modern bir yapı inşa etmek noktasında fena bir iş çıkarmamıştı “Köpeklerin İsyan Günü”nde. Ceren Ercan’ın aynı zeminde farklı dünyaların, imkânların içinden çarpışan hayatları, güçlü bir toplumsal bakışla bezediği oyun, handikaplarına rağmen büyüsünü bozmayan bir oyun olarak önümüzdeki sezonun da parlayanlarından olacağa benzer.

Studio’nun “Godot”su sahnelemesini sonsuz bir “umut” ya da “olumlama” üzerinden kurmuyordu. Tersine, birçok insana iyi gelmeyen “olumsuzlama”dan da güç alıyordu. Umudu bir slogan gibi tutmak yerine, belki de gelmeyecek olan üzerinden yeni bir eylem, yaşama biçimi üretme imkânı sunuyordu. Tabii ekibin geleneği olduğu üzere, sahne estetiğini ihtimalli bir yapıya teslim etmekten uzak, hareket dramaturjisi yerli yerinde, anlatısını riske atmayan bir biçimle.

Geçen sezonun benim açımdan en dikkat çeken prodüksiyonu “Kim Var Orada”ydı.

Memleketin tiyatro tarihi için mühim bir zaman aralığını derli toplu anlatabilme marifeti göstermiş, ne söylediğinin fazlasıyla idrakinde bir oyun ortaya koydu Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu. İçinizi seyir coşkusuyla dolduran, kronolojik bilgiyi oyunun hamuruna incelikle yedirmiş, ayakları yere pek sağlam basan bir oyun olduğunu herkeslere duyurmak istedi izleyen gözler. Bir yanıyla klasik bir temsilin içinde kaybolma zevkiyle, öte yanıyla yılların yapamadığı yüzleşmeyi iki perdeye yerleştirebilme kabiliyetiyle karşı karşıya bıraktı izleyeni. Çağdaş tiyatromuzun kurucusu bildiğimiz Muhsin Ertuğrul’dan ne bir kahraman ne de bir zavallı yarattı. Önemli bir sahneleme olarak tiyatro tarihimizdeki yerini aldı “Kim Var Orada”.

Halkbank Kültür Sanat

Yorum


işlemi tamamlayınız: