Oluş Halinde Bir Dünya: “Apaçi Gızlar”

Cenk Türkkanı

* Bu yazı Deleuze’ün “Issız Adalar” metaforunun yoğun duygusal etkisi altında yazılmıştır.

Kendi bedeninden kopmuş bir çift kol, karanlık bir boşlukta süzülüp duruyor. Gece vakti yanından geçtiğimiz tekinsiz bir parkta, şehrin merkezinde unutulmuş pencere camları kırık sidikli bir bodrum dairesinde, kırmızı ışıkta yanınızda duran Şahin marka arabadan yükselen tektonik ritimler arasında, yerçekimsiz karanlık bir boşlukta süzülüp duruyor kollar. Şehrin çoğunluğunun ancak bir gözünü kapayarak bakmaya cesaret ettiği yan sanayi bir yeryüzüne dönüşen bu ıssız adada, karanlıkta bir yanıp bir sönen ışıkların arasında, bedenin mekânını çoktan terk etmiş, akılla ilişkisini kesmiş,  başka bir dünyanın parçası olmaya aday bu kollar; dans ederek size doğru uzanıyor, uzanıyor. Ritim güçlü, desibel yüksek, senkron “şahhane”!  Yokluktan, çerden çöpten, yalnızlıktan, yüze kapatılmış kapılardan, erişilememiş hayallerden, boş bir televizyon kutusundan, bir arabanın geceyi kırmızıya boyayan fren lambalarından, giderek yayvanlaşan bir ağzın içinden, defalarca izlenmekten içi boşaltılmış terli bir porno sitesinden, avucun tam ortasına bastırılmış bir sigara izmaritinin yanığından size doğru uzanıyor dans eden kollar. Kafalar iyi, kafalar kıyak, kafalar o biçim!

Şamil Yılmaz’ın yazıp Sezen Kesen’in yönettiği “Apaçi Gızlar” oyunu böyle bir dünyanın yanı başında kendi dünyalarını yaratmaya çalışan beş gencin hayatına odaklanıyor. Şehrin iyi yürekli apaçilerini Beste Tunçay, Ceren Özcan, Ecem Çataloğlu, Elif Öztürk ve Oğulcan Arman Uslu oynuyorlar. Kötü yürekli olanlar ise kapıların dışında kalıyor, onlar oyun boyunca hiç görünmeyecekler.

Boş bir depodan bir gündüz diskosuna dönüştürülmek istenmiş, boş bir depo ile bir gündüz diskosu arasındaki oluşta kalakalmış bir mekân burası. Büyük tufan az önce dinmiş, deniz yavaş yavaş çekilmeye başlamış, suların orta yerinden bir adacığın mercanları yükselmiş yükselmiş…. Döndü, Aslı, Seher, Kevser ve Elif Su, işte bu adacığın üzerindeki oluşta tutunuyorlar birbirlerine. Biri diğerini bıraksa hep birlikte denize dökülecekler yeniden. Fırtına dinmiş; ama ortalık henüz aydınlanmamış. Bu karanlıkta, bir süre sonra kendi bedeninden bağımsız dans eden kollar, yeniden çıkıyor ortaya ve havada öylece döndükten sonra gidip Döndü’nün kolları oluveriyorlar. Döndü, buna hiç şaşırmadan sürdürüyor dansını. Döndü’nün dans eden kollarına, karanlıkta parıldayarak uçuşan çelik bir kelebek ekleniyor. Kevser, iki yanı da keskin bu dünyanın karanlığında kelebek bıçağını ustalıkla çeviriyor. Tekinsiz kelebek, parıldayan yalazlar bırakarak can yakan küçük kesikler açıyor Döndü’nün dans eden kollarında. Döndü, bu keskin ritmin uyumunda içindeki Rıza’yı yere bırakıyor yavaşça. Kendisini âşık olduğu kadının döngüsünde, ritminde buluyor birden. Aşk’a teslim oluyor Döndü; âşık olduğu kadının bedenine, ruhuna dönüşüyor ve Döndü olduğu “an” karşısında Aslı’yı buluveriyor. Aslı da içindeki erilliği arıyor farkında olmadan, onu ortaya çıkartmak için Döndü’nün dokunuşuna hazır; ama bunu bilmeden bekliyor. Rıza’nın gerçeği Döndü, Döndü’nün “aslı” Rıza çünkü. İkili arasındaki değiş tokuşa dayanan bu “oluş” hali oyun boyunca -içinde bulundukları ıssız ada onlara “Haydi artık!” diye seslenene kadar- sürecek. Ortalık şimdilik sessiz. Döndü, cep telefonunun kulaklıklarını takıp dansına devam ederken Seher beliriyor bu ıssızlıkta. Seher, kendi acılarının alayında yaşama tutunabilen bir kadın. Babasından başlayarak tüm erkekler tehdit olmuş onun hayatında. Tüm tehditleri ancak kendi içine alarak uzak tutabilmiş kendisinden Seher. Hem şakacı hem tehditkâr bir kadına çevirmiş onu yaşadığı acılar.

Issız adaya kulağını dayamış, kimi zaman bir seyirciye, kimi zamansa bir haberciye dönüşen bir kişi daha var; adı Elif Su. Elif Su da bu ıssızlıktaki oluş halindeliğin bir parçası olmaya çalışıyor sürekli. Aslında seyirciyle en yakın ilişkiyi de o kuruyor. Adım atmak istediği dünyanın ritmine uyum sağlamak, ezgisini içselleştirmek, şiirini söze dökmek zorunda Elif Su. Ama o tüm bunlar için önce bir adalı olmak zorunda. Kıtlarla kurduğu tüm bağlarını kesmeli Elif Su ve tıpkı diğerleri gibi kendi adasının varoluşuna odaklanmalı.

“Apaçi Gızlar”da Döndü’nün “dönüşümüne” odaklanıyoruz ilkin. Onun oluş halindeki bedenine ve oluş halindeki ritme odaklanıyoruz. Döndü’nün bedeninden bağımsız hareket eden kollarına, bu kolların devinimine baktıkça, kendi ritmini arayan bir bedeni ansızın yakalamış, kendini orada inşa etmeye çalışan teknolojiye ve onun bedensel jestlerine tanık oluyoruz. Döndü’nün yeni cinsel kimliğinin yanında teknolojinin onun bedenindeki yansımaların seyrine başlıyoruz. Döndü,  bedenindeki bu dualitenin etkisi altında. Bir köşede sessizce yaptığı dansı, kendi ritüeline uzanmaya çalışan, onu gelecekte arayacak kadar çaresizliğe itilmiş insanın da trajedisini yansılıyor aynı zamanda. Döndü’nün devinimlerine, kopuş hallerine, bedeninin teknolojiyle ortaklaşarak giriştiği oluşa sessizlik içinde bakmak, onu daha çıplak ve denekleşen bir oyun kişisi halinde görmemize neden oluyor. Oyunda bundan sonra oluşacak olan her şey, her seferinde yeteri kadar eksiltildiğinde Döndü’nün  dansına indirgenebilir. Onun bedeni tek başına ıssız adayı yansılayan bir mekân olabilir. Bu dansı öfkeli bir sessizlikle izleyen Aslı ise oyunda erilliğin gösterim alanına dönüşüyor. Kadın bedenine hapsolmuş erillik bir an önce dışarı çıkmak can atıyor; ancak dışarının sert atmosferi bu geçişe kolay kolay izin vermiyor. Bu sertlik, oyunun olay gelişimini de tetikleyen başat unsur aynı zamanda.  Gündüz diskosunda var olanlar, onları kuşatan bu sert dünyaya bir ders verme peşinde. Döndü, Aslı, Seher, Kevser, Elif Su. Hepsi mahallenin delikanlıları tarafından türlü şekillerde aşağılanmış, rencide edilmiş, dışlanmış. İçerdekiler dışarıdakilere bir ders vermek için planlar yaparken Elif Su da dahil oluyor sürece. Kevser, elindeki kelebek bıçağını sallayarak planlar yapıyor, Seher, seyirciye tedirgin edici öpücükler atıyor, Döndü’nün gözleriyse Aslı’yı arıyor sürekli.

Aslı’nın dışarıdakilere ders vermek için bulduğu çözüm, “oyun içinde oyun” fikrinin de önünü açıyor. İçerdekiler, dışarıdaki kötülüğe içerdeki iyilikle yanıt verecekler. Dışarıdakilere kendilerini yansılayacak bir oyun sergileyecekler içerdekiler. Onları kendi kötülükleriyle yüzleştirecekler. Dışarının içeriyle olan bu doğal çatışması hem Döndü’nün hem de Aslı’nın yaşadığı bedensel çatışmanın da oyundaki karşılığı aynı zamanda. Döndü de Aslı da kendi bedeninin dışsal gerilimini, içsel oyunlarla, kimi zaman can yaksa da türlü arayışlara girerek esnetmeye çalışıyorlar.

Dışarıdakiler ise hiçbir zaman içerdekilerin oyununa dahil olmayacak. Seyirci; şarkılı, şiirli, “beatbox”lı, bol acılı gösterileri izlerken, bu naif alanın tehdit altında olduğunun bilincinde içerdekileri duygusal bir koruma altına alacak. Şehrin tekinsiz Apaçi Gızları’yla ilk kez yazar tarafından bilinçli olarak hazır edilmiş bu önyargısız ortam içinde haşır neşir olunacak. Bu atmosferde kaba gibi görünen kimi şeylerin içine gizlenen ince, duygusal anlamlar seyircinin estetik beğenisine sunulacak.

Oyunun sonunda Aslı, yalnızca kendi arkadaşlarını korumak için dışarıdakilerle kavga etmiyor. O, aynı zamanda dışarıdakiler tarafından anlaşılamamış olmanın verdiği öfkeyi de taşıyor üzerinde. Bir anda ortadan kaybolduğu zaman, onun yokluğunu ilk fark eden de Döndü oluyor.

“Apaçi Gızlar” bir toplumsal katmanı kökleriyle birlikte yerinden kazıp karşınıza koyan bir oyun. Oyunu izlerken burnunuza çarpan toprak kokusu işte bu köklerden yayılıyor. Köyden kente göçün son halkasında, sahip olamadığı teknolojiye ait olan insanın derdi anlatılıyor oyunda. Beden, bu nedenle ait olduğu teknolojiye uyum sağlama eğiliminde. Zihinle bağını çoktan koparmış uzuvlar, teknolojik bir müzik eşliğinde ıssızlığın ritmine uyum sağlıyor. Bu müziğe eklemlenen arabesk inlemeler, mırıldanmalar, ahlar vahlarla çok eskiden açılmış ama hala kanamaya devam eden kimi yaraların bandajı çözülüyor. Bu yaralar, seyirci karşısında yeniden açığa çıkarılıyor; ritmin, müziğin, şiirin, türlü acıların oluşturduğu ritüel bir dünyanın ortaya çıkmasını sağlıyor. Geçmişle gelecek arasında salınan, acılara gark olmuş teknolojik ritüel bir dünya bu! Issız bir ada. Oluş halinde bir dünya!

KÜNYE:

Yazan: Şâmil Yılmaz

Yöneten: Sezen Keser

Yardımcı Yönetmen: Pelin Temur

Oyuncular: Beste Tunçay, Ceren Özcan, Ecem Çataloğlu, Elif Öztürk, Oğulcan Arman Uslu

Reji Asistanları: Cansu Yumuşak, Duygu Aslan, Engin Baysal, Merve Ülgentay

 

Yorum


işlemi tamamlayınız: