İzleyebilseydi Pina da Severdi

[Erdoğan Mitrani’nin Şalom‘da yayınlanan yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Tanztheater (Dans Tiyatrosu) akımının öncülerinden, Philippine ‘Pina’ Bausch (1940 – 2009), dans etmeye küçük yaşta başlamış, Folkwang Academy’de eğitim görmüş, 1960’ta NY Juilliard School’da burslu öğrenim görmüştü. 1962’de Kurt Jooss’un kurduğu Folkwang Ballett Company’ye solo dansçı olarak katılmış,1968’de ilk koreografisini yapmış, ertesi yıl Jooss’un ardından topluluğun sanat yönetmeni olmuştu.

Jooss ve öğrencilerinin geliştirdiği ‘Tanztheater’, müziği, dansı ve dramatik öğeleri harmanlayan, ancak dansı ana anlatım öğesi olarak kullanan bir oluşum olarak tarif edilebilir.

1972’de, ileride Tanztheater Wuppertal Pina Bausch olarak adlandırılacak olan Wuppertal Opera Ballet’de, sanat yönetmenliğine başlayan Pina, ömrünün sonuna kadar çalıştığı bu toplulukta, dans kavramını yenileyen, kimi zaman alt üst eden farklı, özgün 46 koreografiden oluşan dev bir repertuar oluşturdu. Bu repertuarın yaklaşık 30 eseri hâlen dünyanın değişik bölgelerinde sahnelenmekte.

Bausch’un ilk önemli uluslararası başarısı bir Tanzthater değil, bir Tanzopera’dır. Gluck’un ünlü operası ‘Orpheus und Euridyke’yi ‘dans edilen bir opera’ olarak sahneleyen koreograf, beden ve iç ses arasındaki dualitenin altını çizen ilk başyapıtını, üç ana karakterini sahnede devamlı birlikte olan üç solist ve üç dansçıya yorumlatarak yaratmıştır. 2008’de Paris Operasında yeniden sahnelediğinde, kariyerinde ilk kez bir eserinin filme alınmasına izin veren Bausch, kısa süre sonra, atipik bir kanser teşhisini konmasından beş gün sonra aramızdan ayrılacaktı. Performansta selama çıktığı sekans toplumda son kez görüldüğü an olarak kalacaktır.

Bausch yerleşik geleneklere karşı çıkan, şiddetle ürkünçlüğü de yadsımayan tavrını, ‘Frühlingsopfer / İlkbahar Ayini’ (1975), ‘Die sieben Todsünden / Yedi Ölümcül Günah’ (1976), ‘Blaubart / Mavi Sakal’ (1977) ile sürdürecek, 1978’de, mizah ve hüznün iç içe geçtiği, gerçeküstücü anlatımının, tekrarların öne çıktığı, artık imzası sayılan tarzının ilk başyapıtlarından ‘Café Müller’i yaratacaktı. Dünya çapında ün kazandıkça Bausch, çoğunun görkemli dekor ve kostümlerini eşi Rolf Borzik’in hazırladığı, dünyanın büyük kentleriyle ortaklaşa oluşturduğu multi-medya içerikli büyük yapımlara yönelecekti.

İstanbul seyircisi, efsane topluluk ve yöneticisiyle ilk kez 1998 İstanbul Tiyatro Festivalinde ‘Der Fensterputzer / Cam Temizleyicisi’ (1997) ile tanışır. 2000’de festivale Lizbon üzerine kurulan ‘Masurca Fogo’yu getiren topluluk, 2003’te İstanbul’a festival ile ortak yapımı, su şehri İstanbul üzerine, sular içinde sahnelenen projesi ‘Nefes’ ile gelir. Ne yazık ki ardından yapacağı, su temasının yeniden öne çıktığı ‘Vollmond / Dolunay’ (2006) son eseri olacaktı.

Dans Tiyatrosu kavramını modern dans literatürüne yerleştiren, bu alanda bir ekol yaratan bu önemli sanatçıya uzunca bir yer ayırmamızın bir sebebi de, Moda Sahnesinde bir süredir ciddi bir Dans Tiyatrosu çalışmasına başlanmış olması.

Moda Sahnesinde Dans Tiyatrosu

Geçen sezonun sonlarından beri Moda Sahnesi repertuarına Dans Tiyatrosu başlığı altında, tasarım, yönetim ve koreografisini Bedirhan Dehmen’in üstlendiği, Kemal Aydoğan’ın proje danışmanlığını yaptığı, iki yeni çalışma katıldı.

Çok sayıda ulusal, uluslararası projenin koreografisini yapan 1978 doğumlu Bedirhan Dehmen, lisans ve yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji’de, doktorasını İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümünde yapmış. Dehmen, MGSÜ Sahne Sanatları Bölümü Çağdaş Dans Anasanat Dalında öğretim üyeliği yapıyor, Koç Üniversitesinde ders veriyor.

Moda Sahnesindeki çalışmalara birlikte giriştiği İstanbul Devlet Opera ve Balesi baş dansçılarında İlke Kodal da, onun gibi 1978 doğumlu. Klasik ve modern dans alanında dünyaca tanınmış koreograf ve eğitmenlerle çalışan, uluslararası yarışmalarda Türkiye’yi temsil eden Kodal, Kanada, İngiltere, Japonya, Almanya, Çin ve Hollanda’da dans etmiş ödüllü ve deneyimli bir dansçı.

Dehmen’in deneyimiyle Kodal’ın yaratıcılığının iki ürünü, ‘Balerin’ ve ‘Maraton’, Moda Sahnesinin büyük salonunda sahneleniyor. İki projenin sahne tasarımını Bengi Günay, ışık tasarımını İrfan Varlı üstleniyor.

‘Balerin’

Klasik bale, sahne sanatları arasında icracısına karşı en nankör olanıdır. Tiyatro oyuncusunu, müzikal ve opera şarkıcısını insan olarak tanımlarız da, zarafetiyle kelebeği anımsatan balerini, porselen bir bebeği ya da müzik kutusunda kendi etrafında dönen bir obje olarak algılarız. Tütüsü, parmak ucunda durarak dans etmesini sağlayan pointe pabuçları, konuşmaya ve mimiklere yeltenmeyişi, duygularını kalıp duruşlarla ifade etmesi, anlatım aracı olarak bedeninin kullanması böyle bir yabancılaştırmayı destekler gibidir.

Dehmen ve Kodal, şablonlaşmış, tekdüzeleşmiş balerin algısını kırarak, kusursuz imajın arkasındaki insanı, mükemmeliyeti kadar hataları, korkuları, kusurlarıyla sahneye taşıyorlar: ‘Balerin’.

Otobiyografik öğeler içeren, bedensel ve psikolojik katmanların iç içe geçtiği, dans, bale ve tiyatronun kesiştiği bu müthiş yaratıcı çalışmanın yaratıcısı İlke Kodal, hem dansçı hem oyuncu olarak sahnede.

Bir yandan balerini sahne üzerinde seyircinin gördüğü haliyle izletiyor, diğer yandan da onun kendisiyle yüzleşmek zorunda olduğu iç dünyasını açığa çıkarıyor. 20 yıldır canlandırmış olduğu karakterleri peş peşe, neredeyse soluk almaksızın aktarması olağanüstü. Birinden ötekine geçişte, sadece beden diliyle anında farklı kişiliğe bürünüyor.

İlk kez seyirciye bu kadar yakın mesafede durarak izleyiciye kalbini açtığında da çok başarılı. Bir prima ballerinanın yüksek standardına erişebilmek için durmaksızın yoğun ve disiplinli çalışma sürecini, en üst düzeye eriştiğinde, orada durmak gerilemenin başlangıcı olacağından, devamlı kendini aşmak için çaba gösterme zorunluğunu, fiziksel ve psikolojik sınırlarıyla mücadelesini içtenlikle paylaşıyor.

İlke, pointe pabuçlarını çıkarmaya yeltendiğinde irkilmedim değil. Çünkü kusursuzluğun korkunç bedeli, o doğaya aykırı ayakkabıların balerinin ayaklarını ve parmaklarını çarpıtması, yaralı ve devamlı sancılı birer pençeye dönüştürmesidir. Pabuçlardan iki beyaz güvercin gibi çıkan bir çift kusursuz çıplak ayağı gördüğümde İlke’nin 20 yıldır en tepede kalma mücadelesi sürecinde ayaklarını böyle koruyabilmesine müthiş saygı duydum.

‘Maraton’

Dans Maratonu, 1930’lar Amerika’sında Büyük Buhran zamanında popülerleşen, yarışmacıların bir – iki saatte bir 10 dakika ara vererek, günler, haftalar boyunca, durmaksızın dans ettikleri, düşenlerin elendiği, ayakta kalan son çiftin kazandığı bir yarışma.

Horace McCoy’un ‘Atları da Vururlar’ romanıyla Sydney Pollack’ın aynı adlı sinema uyarlaması, her günün sonunda at gibi koşturulan yarışanlara bakan seyirciyi “benden de beteri varmış” diyerek rahatlatan (!) bu yarışmanın iç dinamiklerini didik didik eder. İnsanların hayatta kalma çabasını sadistçe sömüren, böyle bir yarışmanın sonunda romanın ana karakterine, yaşam gücü tamamen tükenmiş partnerini neden öldürdüğünü sorduklarında adam “atları da vurmazlar mı?” diye cevap verecektir.

McCoy’un romanını farklı bir deneyimin esin kaynağı olarak ele alan ‘Balerin’in yaratıcı ekibi, bu kez ‘Atları da Vururlar’dan özgürce uyarlanan ‘Maraton’  ile karşımızda.

İçinden geçtiğimiz çalkantılı ve tekinsiz dönemde bugünün Türkiye’sine dair sözü olan ‘buralı’ bir iş yapma fikri” ile yola çıkarak, olayın salt özüne ulaşmak için, yaratıcı kadroyu üç kişiye indirgemişler.

Dansçı olup oyunculuk da yapabilen (İlke Kodal)oyuncu olup dansa açılabilen (‘Joko’nun Doğumgünü’nün Joko’su Tolga İskit) ve oyuncu-şarkıcı olup gerektiğinde dans da edebilen (‘Hedwig ve Angry Inch’in Hedwig’i Yılmaz Sütçü) üçlüye, piyano (Evren Karakul), kontrbas (Ekin Bilgin), davul (Burak Cihangirli) ve trompetten (Volkan Coşar) oluşan canlı orkestra refakat ediyor.

Yeni Türkiye’nin, ekonomik krizin, kitlesel manipülasyonun, yerli ve milli popülizmin temsilcisi olarak yarışmayı yöneten, dilinden insanlığı düşürmese de, elinde kırbacıyla hayvan terbiyeci edasıyla dolanan Yılmaz Sütçü, şarkıları dansları, yüzüne yapışmış sahte tebessümü, seyircilerle yapay iletişimi, gösterişli nezaketinin altında yatan ve bir ara su yüzüne çıkan şirretliğiyle dört dörtlük bir sunucu olmuş.

Kodal ile İskit, iki yarışmacının inanılmaz tempolu başladıkları andan, ölümcül yorgunluktaki 39. güne, umuttan umutsuzluğa uzanan yolculuğu müthiş inandırıcılıkla yaşatan nefes kesici bir ikili. Yorgunluklarını, bıkkınlıklarını, uykusuzluğun getirdiği halüsinatif durumu, tek bir söz söylemeden izleyiciye aktarıyorlar. Performansları o kadar kusursuz ki, 21. günde, pistin kenarındaki tehlikeli yürüyüş sırasında, seyirci de düşecekmiş gibi oluyor. Hiçbir dans deneyimi olmaksızın bu role girmeyi başaran Tolga İskit, özel bir tebrik hak ediyor.

Dansın tiyatroyu, tiyatronun dansı nasıl etkilediğini belgeleyen, izleseydi ‘Pina’nın da çok seveceği iki çalışma sezon boyunca Moda Sahnesinde. Festival sebebiyle bu ay sadece 7 Kasım’da ‘Maraton’  ve 9 Kasım’da ‘Balerin’sahnelenecek. Kaçırmayın, sizler de çok seveceksiniz.

Şalom