Oyuncu Derya Alabora: İktidarı Yok Etmeden Hiçbir Şey Yapamazsın

[Diken Gazetesi’nden Ece Karaağaç’ın oyuncu Derya alabora ile yapmış olduğu söyleşiyi paylaşıyoruz.]

Öncelikle tebrik ederim yeni oyununuz için. Sizi daha evvel Mesut Arslan’ın ‘ve veya ya da’ oyununda da seyretme şansımız olmuştu. ‘Gece Sempozyumu’nda tekrar bir araya geldiniz. Nasıl gelişti bu süreç?

Mesut zaten bu oyunu yaklaşık 1,5 yıl evvel Belçika’da sahneye koymuş. Sonra Türklerle de yapmak istemiş. Bana önce oyunu yolladı, “Bir bak bakalım,” dedi. Buraya gelince de rolü teklif etti. Ben oyunu okuyunca balıklama atladım zaten, bu çok sevdiğim bir tarz çünkü, farklı. Onun için oyunun içinde olmaktan çok memnunum.

Biraz yorucu, bir buçuk saat boyunca oradan oraya debeleniyoruz. Bazı seyirciler anlamıyorlar bir sürü yerini ama aslında hikaye aile içi bir taciz ve babanın şiddeti hikayesi. Öyle çok derinlikli, felsefi bir anlatımı yok. Ama ben Mesut’un oyunu bu konseptin içine oturtarak çok müthiş bir fikir bulduğunu düşünüyorum. Fikir oyunu seyrettiğimde de çok heyecanlandırmıştı beni.

Oyunda kocasının iktidarından bıkmış, fakat bir türlü tam anlamıyla baş kaldıramayan, bunun yerine babayı devirmek için oğullarını manipüle eden bir anneyi oynuyorsunuz. Siz bu oyundaki rolünüzü ve karakteriniz Adrienne’in oyundaki yerini nasıl yorumluyorsunuz?

Tam manasıyla baskın bir anne; çocuklarını egemenliği altına almaya ve yönlendirmeye çalışıyor. Bu ailenin içinde sevgi olduğunu, sevgiden söz edilebileceğini pek düşünmüyorum ben. Adrienne’in de çocuklarına karşı sevgi beslediğini düşünmüyorum. En küçük oğluyla belki biraz daha farklı bir ilişkisi var. Zaten çocuklar da sorunlu çocuklar, hayatın içinde var olmaya, bir çıkış yolu bulmaya çalışıyorlar. En fazla ezilen de büyük oğul olmuş tabii. Bazı sahnelerde Charles’a ve kız arkadaşlarına sataşmaları da bozulmuş bir aile yapısını ortaya koyuyor.

Bir taraftan da dükkan batmış, her şey elden gitmiş, babanın iktidarı da elden gidiyor. Ama bütün bu taciz, şiddet filan da güç varken yapılabiliyor ya, güç elden gittikten sonra artık iş işten geçmiş oluyor, etrafına çok zarar vermiş oluyorsun. Bizde de öyledir ya, kadınlar erkek egemenliği altında ezilirler ama erkek egemenliğine de hiçbir zaman tam anlamıyla hayır diyemezler, bir biat etme söz konusudur. Bence sisteme karşı çıkmak o kadar kolay olmadığı için genellikle kadınlar da o sistemde erkeğin yanında yer almayı tercih edebiliyorlar. Bizim aile yapısında da vardır, çocukları öne sürerler.

Kadınların doğrudan bir çatışmaya gitmektense erkekleri başka erkeklerle mücadelesinde silah olarak, savaş aracı olarak kullandığı durumlar da az değil. Bir yandan da kadının bunu reddederek, kendi başına mücadeleye girip hakkını teslim almak isteyen kadınlar var. Siz kadınların bu mücadele biçimleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben çok anaç bir karakterim. Değil oğlumu bir yerde savaşa yollamak, oğlum için ölebilirim bile. Ama ben farklı kalıyorum. Artık dünyada sevginin de kalmadığını düşünüyorum. Şiddet gören toplumlarda, topluluklarda sevginin tanımı da değişiyor. Orada sevgi değil egemenlik, iktidar ön planda oluyor ve o iktidarı elinden bırakmamak için anne çocuklarını feda ediyor. Böylelikle kendi intikamını da almış oluyor bir şekilde. Kendi yapamayacak bunu ama çocuklarını kullanabiliyor.

Bence dehşet verici bir şey kadının kendi bedeninden çıkan birine bunları yapabilmesi. Ama anlayabiliyorum da. İnsanlar o kadar büyük acılar çekiyorlar, o kadar büyük şiddetlere uğruyorlar ki bunun sonucu olarak acılaşıyorlar, katılaşıyorlar, araya bir duvar koyarak devam ediyorlar hayatlarına. Sevgi belki çok derinlerde kalıyor. Hiç sevgi görmemiş bir insana sevgiyi anlatmak imkansız.

Dediğinize paralel olarak, Adrienne evliliği içinde sık sık duygusal ve fiziksel istismara uğramış bir karakter. Ama günün sonunda oğulları başarıya ulaştığında da ortaya çıkan manzaradan çok memnun görünmüyor.

Oyunun finali değişik, tartışmalı bir final. Babayı gerçekten öldürdüler mi, öldürmediler mi? Doğradılar mı, doğramadılar mı? Ama oyunun adı ‘Gece Sempozyumu’ ve bizim düşüncemize göre bu sempozyum her gece tekrar ediyor. Bir tören gibi başlıyor, anne başta olmak üzere herkes birbirini gaza getiriyor, babayı doğruyorlar ama sonunda baba yine ayağa kalkıyor. Bu bir tür tören, çok arzulanan ama hiçbir zaman gerçekten yapılamayacak bir şey. Bir tür ‘katharsis’ yaşıyorlar babayı öldürdükleri varsayımıyla, Dionysos şenliklerindeki gibi. Ertesi gün de aynı biçimde hayatlarına tekrar başlıyorlar. Bir başkası babanın öldüğünü de kabul edebilir pekâlâ. Aslında hiçbir önemi yok. Önemli olan yaşadığımız şiddet ve sevgisizlik.

Ben oyundaki babayı bir iktidar sembolü olarak okudum aslında. Babayı kesip biçme fikri bende bir devrim duygusu yarattı. Ama babayı devirmek her zaman o kadar kolay değil ve bir toplumun kendiyle barışabilmesi için öncelikle babayı öldürmesi gerekiyor.

Doğru. İktidarı yok etmeden hiçbir şey yapamazsın. Peki iktidarı yok etmek kolay mı? Bence hiç değil. Bu kısır bir döngü.

Biraz da sahnelemeden bahsedelim istiyorum. Oyunun alışılageldik bir sahneleme biçimi ve dahi seyir biçimi yok. Oldukça enteresan ve yer yer de zorlayıcı bir rejiye sahip. Siz bir oyuncu olarak bu reji içinde yolunuzu nasıl buldunuz?

Ben bu oyunculuk biçimini çok seviyorum. Bir şeyi dramatikleştirerek değil, dışarıdan, yabancılaştırarak anlatmak benim oyunculuk anlayışıma çok uyuyor. Türkiye’de çok sık yapılan bir şey değil bu. Böylesi çok daha heyecan verici ve daha etkileyici. Kadın orada belki bir kriz geçiriyor ama onu çok daha farklı bir biçimde anlatıyoruz biz. Bu tür anlatım biçimlerini çok daha çarpıcı buluyorum.

Tabii başlarda daha dramatik tonlara kaçtığımız oldu, sonrasında onları kırmaya çalıştık. Prova sürecinde halletmeye çalıştık bunları. Ama dediğim gibi, ben bu tarz bir oyunculuğa yatkınım. Bir duygudan oynarken onu birden kırıp bambaşka bir duyguya geçmek zor ama çalışınca oluyor valla!

Oyunun metninin yapısı da enteresan. Özellikle gündelik konuşmaların içini boşaltan bir tekrar unsuru var metinde. Bu sahneleri çalışmak sizin gündelik hayattaki konuşma dilinizle ilişkinizi etkiledi mi?

Diyalogların içi boşalıyor ama o kadar alıştık ki buna! Bazen çok boş kullanıyoruz bu ifadeleri. Biri “Nasılsın?” diye sorduğunda “İyiyim ya” deyip geçiyoruz.  Ama tekrarlandığı zaman dikkat çekmeye başlıyor, altını çizmiş oluyoruz yani. “İyiyim” içi boş bir laf aslında, çünkü burada kimsenin iyi olduğu filan yok. Laf olsun diye söylüyoruz.

Seyir manasında da alışık olmadığımız bir tecrübe, oyun boyunca seyircilerle çok iç içesiniz. İnsanlar nasıl yaklaştılar bu işe? Seyircilerden aldığınız tuhaf bir tepki oldu mu hiç?

Kimi seyirciler gerçekten hiç beğenmiyor. “Bu ne? Hiçbir şey anlamadım,” diyenler de var. Arenanın kenarında oturanların bazen bulundukları yerden kalkmaları gerekiyor ama kalkmıyorlar. İnat etmek için değil, kalkmalılar mı kalkmamalılar mı, hangisini yapmaları daha doğru olur algılayamıyorlar. Bence seyirci için de enteresan bir deneyim. “Çok yoruldum” diyenler de var, “Oyundan çıkarken ağladım” diyenler de. Çok değişken seyircinin tepkisi. Gerçi her oyunda öyledir, kimileri beğenir kimileri beğenmez ama bu oyunda “Ya seversin ya sevmezsin”algısı var.

Diken

Yorum


işlemi tamamlayınız: