Yücel Erten’in Anıları: ‘Akıntıya Kürek’

[Efnan Atmaca’nın Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan haberinin bir kısmını paylaşıyoruz.]

Türkiye’nin ilk okullu tiyatro yönetmeni Yücel Erten’in anıları çıktı. Erten anılarında konservatuvar yıllarını ve hepsi de günümüzün en ünlü oyuncuları olan okul arkadaşlarını anlatıyor. Akıntıya Kürek adlı kitap Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı.

Tiyatrocular sanatlarına olan tutkularını anlatmak için “İki kalas bir heves” derler… Derler de o hevesin altında neler vardır neler. Tiyatroya yarım asır hizmet etmiş, tabiri caizse ömrünü vermiş Yücel Erten’den dinlemek ister misiniz bu hevesin ardında neler olduğunu? Akıntıya Kürek diyor hayatının ilk yarısını anlattığı kitabının adına Erten. Teşbihte hata olmayacağına sığınarak “Lafın tamamı aptala söylenir” deyip kitabın adından Erten’in mesajını anladığınızı umuyorum. Hadi buyurun Yücel Erten’in anılarından kısa bir tiyatro tarihi anlatalım size.

Cihan Ünal istendi biz istenmedik

“(…) Sağın her fırsatta ilkesiz ve ülküsüz biçimde dip dibe duruşunun tipik bir ürünüdür “Milliyetçi Cephe” hükümetleri. Sağ nitelikli bu siyasi yapının Konservatuvar’da da üstümüze abanacağını kestirmek zor değildi. Nitekim kısa süre sonra, çok kaba bir örneğine tanık olduk. Yeni Kültür Bakanı Tevfik Koraltan sahne dersinden bütünlemeye kalmış bir öğrencimiz için doğrudan Konservatuvar Müdürü’ne telefon etmiş, “Türk çocukları kabiliyetlidir. Onu geçiriverin” demekten geri durmamıştı. Gel gelelim, ismi lâzım değil o sevgili kardeş, o oyuncu adayı günahsız genç, izleyen 10 Kasım etkinliğinde Atatürk’ün “Gençliğe Sesleniş”i okunurken “şerait” yerine “şeriat”, “dahi” yerine “dâhi” demeyi başarıvermişti! Sanatçı adaylarının yatkınlığına ve başarısına Kültür Bakanı karar vermeye kalkarsa, olacağı budur! Sağcı, aşırı milliyetçi ve dinci hükümet ortaklığında, Mahir Canova yeniden Bölüm Başkanı olmuş ve yeni bir sınav kurulu oluşturulmuştu. Tuhaftır, biz askerdeyken Eylül ayındaki sınavlara Can ve ben çağrılmadık. Belki biz askerlik görevimizi yapmakta olduğumuz için, sınava çağrılmamamız doğal sayılabilir. Ama sınav kuruluna, bizimle birlikte askerde bulunan Cihan Ünal çağrılmıştı. Bunu istenmediğimin işareti saydım.”

Cüneyt Gökçer’li padişahlık yılları

“(…) Cüneyt Gökçer kendisine “hayır” denilmesini asla affetmezdi. “Evet efendim, evet hocam, tabii hocam, baş üstüne hocam”a alışmıştı. Birisinin çıkıp da ona karşı bir söz söylemesi, hayır diyebilmesi, pek de mümkün değildi doğrusu. Kolay mı? Bin yıldır herkesin hocası ve genel müdürü. Ona hayır diyenin bertaraf edilmesi de bu durumun doğal sonucu…

(…) O arada faşist 12 Eylül darbesi olmuştu da ondan… İdarenin pusuya yattığını gösteren bir sürü kanıt bir yana, uyuşmazlığın tarafı olan Cüneyt Gökçer’in hukuka aykırı şekilde bizzat Disiplin Kurulu’nda yer alması bile, göz önüne alınmamıştı. Kararın düzeltilmesi istemli başvurumuz da reddedildi. 12 Eylül’den sonra Danıştay’ın davalarda idareden yana ağırlık koyması yönünde baskılar yapılmış. O sırada tiyatroda dramaturg arkadaşım Tözün de buna ilişkin bir olay anlatmıştı. Doğrusu ya, Tözün kendisi mi anlattı bana, yoksa bir başka arkadaşa söyledi de o mu aktardı, onu tam hatırlamıyorum. Tözün’ün babası Danıştay’da Daire Başkanı’ymış. Cüneyt Gökçer, o daire başkanını ziyaret edip benim davamın kurum lehine sonuçlandırılması için ricada bulunmuş. Adamcağız ne yapsın, kibarca kapıyı göstermiş olmak için “Cüneyt Bey burası mahkeme. Yargıçlara ricaya gelinmez” deyivermiş…

(…) Cüneyt Gökçer’in on yıllar süren genel müdürlüğünün (krallık, padişahlık da denebilir) ardından, Orbey’in genel müdürlüğü, tüm tiyatroya bir soluk aldırmıştı. Demokrat, aydınlık, özgürlükçü bir ortam yaratmayı başarmıştı Orbey. Ama başarı cezasız kalmaz diyorlar ya hani, ülkenin ve doğal olarak sanat kurumlarının, daha çekeceği varmış. Ara seçimden sonra, Kasım 1979’da Demirel’in azınlık hükümeti kuruldu ve güvenoyu aldı. Azınlık hükümeti deniliyor ama, esasen yine bir Milliyetçi Cephe Hükümeti sayılır. Çünkü MHP ve MSP dışardan destekliyorlar. Özetle yine sağcı bir hükümetle karşı karşıyaydık.”

Oligarşiyle bitmeyen savaş

“Hemen ertesi gün Genel Müdürlüğe bir yazı yazıp adresimi bildirdim. 20 Ocak’ta şöyle bir telgraf aldım:
İkinci tur oyunlarda görevlendirilmiş bulunmaktasınız.
21 Ocak tarihinden itibaren altı gün içinde görevinize dönmediğiniz takdirde sözleşmeniz feshedilecektir. Cüneyt Gökçer Genel Müdür
Anlaşıldı: Oligarşi, bana sorma ihtiyacı duymadan görevlendirmeye -oyunculara sorulmayabilir, ama rejisörü bir sahneleyişle görevlendirirken sorulması, görüşünün alınması esastır- kul muamelesi yapmaya, emretmeye, hükmetmeye kararlıydı. Aslında telgraf, resmi tebligat kurallarına da aykırıydı. Bunun üzerine herhangi bir görevlendirme varsa bunun tarafıma uygun şekilde bildirilmesi gerektiğini; panolara yazı asarak görevlendirmenin uygun olmayacağını belirten bir yazı daha yazdım. Bir daha ses çıkmadı. Ama ben yedi gün boyunca göreve gitmeyince, ilgili maddeye dayanarak sözleşmem zonk diye feshedilmiş. Bildiğiniz, karambolden gol… Ulan adam zapırt diye işinden atılır mı? Bir araştırılır, yazılır, sorulur; sağ mıdır, ölü müdür, hasta mıdır, insani ya da fiziki ya da mali bir engeli mi var? Son sözü nedir?… Mahkûma son sözü sorulur. Ama hayır. Oligarşi beni kestirme yoldan kapının önüne koymuş.”

Haberin tamamını okumak için tıklayınız…

Yorum


işlemi tamamlayınız: