SFRPZTF’de Uğur Kanbay’ın İlk Oyunu: “Eylül”

[Erdoğan Mitrani’nin Şalom‘da yayınlanan yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Konservatuvar mezunu bir grup gencin bir araya gelerek kurdukları, adını herkese kan verebilen ama kendi grubu dışında kimseden kan alamayan “0 rh pozitif” kan grubundan alan ‘Sıfır Pozitif Tiyatro Kulübü’nün yola çıkış amacı, yeni ve özgün metinler ortaya çıkarmak ve her kesime ulaşabilmek. İlk oyunları, SFRPZTF kurucusu, MGSÜ’den yeni mezun olmuş, 1991 doğumlu genç bir tiyatrocunun, Uğur Kanbay’ın yazdığı, yönettiği ve oynadığı tek kişilik ‘Eylül’.

Bir travestinin yaşam mücadelesine odaklanan oyun adını 15 Temmuz Şehitler Köprüsünden atlayarak intihar eden trans kadın Eylül Cansın’dan almış ama, Eylül Cansın’ın öyküsü değil. Farklı farklı trans bireylerin gerçekte yaşadıklarından, başlarına gelenlerden esinlenen, kurmaca hikâyeler eklenerek oluşturulmuş özgün bir metin.

28 yaşındaki trans bir kadın Eylül, 46. sokaktaki tek odalı evinde başından geçenleri anlatmaktadır… Orospuluğa nasıl başladığını… Çarka çıktığı zamanları… Askerlik muayenesini…  Aşık olduğu adamı… Annesini, abisini, ona sadece 9 yaşındayken arka çıkmış babasını…

İstanbul’da yaşam savaşı verirken yaşından çok daha fazlasını görmüş geçirmiş olan bu travesti bunca şeyi kime neden anlatır, bilinmez… Belki de anlatısı, hapisten birkaç ay önce çıkmış, yaşam gücü ve umutları tükenmiş Eylül’ün kendini sulara bırakmadan önce bizlere son kez seslenişidir…

Uğur Kanbay, öncelikle çok iyi kurgulanmış, sağlam bir metinle çıkıyor karşımıza. Eylül’ün izleyicilerle evine çaya gelmiş arkadaşlarıymışçasına samimi ve rahat konuştuğu, şarkılar, maniler söyleyerek hikâyesini anlatmaya başladığı, epik tiyatroya zekice selam çakan bir girişin ardından oyun, epik karakterini başarıyla korurken, geleneksel tiyatromuza ve oyuncunun bütün karakterlere can vermesiyle özellikle meddaha çağcıl bakış getiren etkileyici bir yorumla devam ediyor. Baştaki müthiş eğlenceli, yer yer çok komik tonlama, aşk hikâyesinde keyifli bir Yeşilçam öyküsü gibi gelişerek tadında bir melodrama dönüşüyor ve adım adım ciddileşerek dramatik bir finale doğru yol alıyor. Önemli bir artısı da, bu yaşamların trajik boyutunu abartmadan, aşırı duygusallığa kaçmadan, bağırıp çağırmadan, sadece dışlanmanın, ötekileştirmenin bir insanı nasıl yok edebileceğini sakin sakin anlatarak kahkahalarla gülen izleyiciyi biraz duyarsızlığından utandırabilmesi. Metnin kurgusu kadar dili de çok başarılı Eylül’ün lubuncayı dozunda kullanan, hafif ağzı bozuk, ama bayağılığa kaçmayan konuşma tarzı çok etkileyici.

Oyun sonrası Uğur’la tanıştığımızda metinle ilgili tek çekincemi paylaştım; her ne kadar Eylül, haklı olarak, kesinlikle aksini iddia etse de, oyundaki tecavüzün tetikleyici bir travmatik etken olarak algılanma tehlikesinden söz ettim.

Uğur büyük bir samimiyetle, çıkarıldığında metni zedelemeyecek birkaç bölümü nihai sahnelemesine almadığını, yazar olarak bu sahneyi de çıkarmayı düşündüğünü, ancak oyuncu olarak bunu yapamadığını söyledi ki, o sahnedeki müthiş performansı anımsandığında pek de haksız olmadığını kabul etmek gerek.

Geldik, Afife Tiyatro Ödüllerinde Yılın En Başarılı Genç Kuşak Sanatçısı, ‘Eylül’e verilen Direklerarası Ödülleri’nde Tek Kişilik Prodüksiyon ödülleri ve Emir Özden ile paylaştığı, Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri’nde Yılın En İyi Genç Oyuncusu ile Üstün Akmen Ödülleri’nde Umut Vadeden Erkek Oyuncu ödülleriyle onu sezonun ödül rekortmenleri arasına yerleştiren oyunculuğuna. Hem yazıp hem yönetmek yeterince zor değilmiş gibi Uğur Kanbay, oyunda Eylül karakterini de canlandırıyor.

Yorumunun bütün başarısı doğallığında. Duygu Kutluca ile Kübra Yılmaz’ın dört dörtlük kostüm/makyaj çalışması sonrası sahneye girdiğinde karşımızda travestiyi canlandıran bir oyuncu değil, gerçekten Eylül var sanki. Seyircisini anında yakalayan, iki saat boyunca da bir an olsun bırakmayan bir Eylül.

Finalin duygu yoğunluğundan bir çeyrek saat sonra, sadece giysi ve makyajından değil, Eylül’den de tamamen sıyrılmış olarak karşımıza çıktığında, gencecik yaşında oyunculuğun özünü kavradığını, oyuncunun görevinin sahnedekileri yaşamak değil, seyirciye yansıtmak, hissettirmek olduğuna bilinçlendiğini fark ediyorsunuz.

Çok iyi yönetilmiş, çok da iyi oynanmış dört dörtlük bir metin. Büyük gelecek vadeden bir genç tiyatrocuyu kariyerinin başlarında keşfetmek fırsatı da cabası. Kaçırmayın derim. Ankaralı seyircilerin İstanbul tiyatrolarını keşfetmesi için önemli bir fırsat olan büyük Ankara çıkarması kapsamında 24 Mayıs’ta Ankara Tatbikat Sahnesinde olacak. İstanbul’da 28 ve 30 Mayıs’ta Kadıköy Entropi Sahne’de.

***

İstanbul Devlet Tiyatroları’nda Bir Peri Masalı – Radyum Kızları’

“En sevdiğimiz şeylerden biri gece çalışma odamıza girmekti, duvar dibindeki masanın üzerinde duran şişelerden yayılan soluk yeşil parıltıyı görmeye bayılıyorduk. Bu, bizim için yepyeni ve müthiş bir şeydi… Sanki karanlıktaki periler gibiydiler.”               

Marie Curie

1898 yılında Marie Curie ve eşi Paul buldukları, karanlıkta soluk yeşil bir ışık yayan yeni elemente, Latincede ışın anlamına gelen ‘radius’ kelimesinden ilham alarak ‘radyum’ adını vermişlerdi. Pierre Curie, parıldayan bu elementin ışık dışında havayı da elektriklediğini fark ettiğinde bu oluşuma da ‘radyoaktivite’ adını uygun görmüşlerdi.

Giderek, bu denli yüksek enerji içeren bir maddenin mutlaka müthiş güçleri olacağı inancı Avrupa ve ardından Amerika’da bir radyum çılgınlığı başlattı. Siyatiğe, lumbagoya, gut hastalığına, romatizmaya, eklem ağrılarına, hipertansiyona, kansere, körlüğe, neredeyse tüm hastalıklara iyi geleceği savıyla, güzellik kremlerinden diş macunlarına, çikolatadan boğaz pastillerine kadar radyum içeren ürünler satılmaya başladı. Radyum içeren su damacanaları şifa niyetine evlere girdi, kaplıcalarda radyum tuzu kullanılmaya başlandı. Bu çılgınlık sürerken, bir Alman bilim insanı radyum içeren ve geceleri parlayan bir boya imal etmeyi başardı. Amerika’nın savaşa girmesinden kısa bir süre sonra, önce New Jersey’de bulunan US Radium firması parlak kadranlı saat üretme içine girecek ve savaş sonrası ekonomisinde iş arayan genç kızları ‘Undark’ adını verdiği radyum boyasını saat kadranındaki rakamlara sürmeleri için işe alacaktı.

1924 yılında Waterbury Saat Fabrikasında, kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyama işine giren kızlar, mesai sonrasında ellerinde kalan fazla boyayı parlaması  için dişlerine, saçlarına sürüyor, tırnaklarını ışıltılı bir manikür için bu boyayla boyuyor, hatta pahalı parfümerilerde satılan radyumlu mucizevi güzellik kremlerine, toniklere paraları yetmediği için yüz ve boyunlarına sürdüler. Özellikle boyadıkları rakamlar kusursuz olsun diye fırçayı ağzında sivrileştiren kızlarda çeşitli hastalık belirtileri görülüyor, çene kemiği erimesi, kapanmayan ağız yaraları gibi vahim semptomlar ortaya çıktı. Genç kızlardan yedisi gizemli hastalıklara yakalanarak birkaç ay içinde öldüklerinde kimse 19. yüzyılın mucizevi buluşu radyumun bu gizemli hastalıklara sebep olduğunu düşünmemişti. Ta ki US Radium’un, vaka sayısındaki artış sebebiyle birkaç yıl sonra başlattığı bilimsel araştırma, hastalık ve ölümlerin radyum yüzünden olduğunu ispatlayana kadar…(www.acikbilim.com.’danalıntılanmıştır)

Karden Kasaplar’ın 2018 Necati Cumalı Oyun Yarışmasını kazanan ‘Bir Peri Masalı, Radyum Kızları’ bu sezon başından beri Devlet Tiyatroları repertuvarında. Erkek egemen ve militarist bir dünyaya direnme başarısı gösteren, girdikleri hukuk savaşında kazanan taraf olan altı kadının gerçek hikâyesini sahneye taşıyan oyun, insanların gözünü adeta bir masal ile boyayan radyumu, gerçek amacı dışında bir tüketim objesine dönüştüren vahşi kapitalizmin gerçek yüzünü ortaya çıkarıyor.

Laçin Ceylan’ın yönettiği ‘Bir Peri Masalı, Radyum Kızları’Çiğdem AygünDeniz DanışoğluEbru TerziEsra BalabanEzgi ErdilekGamze CankaraMerve Şeyma ZenginRefiye GençSena Başdoğan ve Tuğçe Aksum’un başını çektiği parlak bir ekip oyunculuğunun öne çıktığı, Gökhan Yücesal’ın dekor, Yakup Çartık’ın ışık, Dilek Kaplan’ın kostüm ve Murat Polat’ın makyaj tasarımlarıyla gelen görselle ilgili ödülleri fazlasıyla hak eden gösterişli bir prodüksiyon. Amma…

Evet, var bir amması. O da tanıtımlarda arayıp da bulamadığım dramaturgi çalışması. Oyunun iki buçuk saati aşkın süresinde ilk bölüm, kızların fabrikadaki yaşamına, radyumu bilinçsizce kullanmalarına odaklanıyor. Benim bir tümceye sığdırdığım, derli toplu bir dramaturgi ile en çok 20 dakikada anlatılacak bir olaycıklar dizisi. Bence 75 dakikalık bu bölümün geri kalanı, kendini yinelemeler ya da gereksiz gevezeliklerle sahnelemenin hantallaşmasına, sarkmasına sebep oluyor. İkinci bölümde, mahkeme ve hastane bölümleri uzadıkça uzuyor. Tam “iki saat oldu; hastalıkla bağlantıları dışında hiçbir şeyini bilmediğimiz bu karakterler hâlâ iki boyutlu” diye düşünmeye başladığımda, kadınlar Yeşilçam’ı aratacak yüzeysellikte birer melodramatik monologla yaşama veda etmeye başladılar. Üçüncü monologdan sonra “Tanrı öldürüver şu kızcağızları da, hem onlar hem de biz kurtulalım” diye düşünmeye başladım.

Devamı için tıklayınız.

Şalom

Yorum


işlemi tamamlayınız: