Yönetmen Mehmet Birkiye: Diziler İzleyiciyi Seyirciden ‘Röntgenci’ye Çeviriyor

[Müjde Yazıcı Ergin’in Diken Gazetesi’nde yayınlanan İstanbul Aydın Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Drama ve Oyunculuk Bölüm Başkanı Prof. Mehmet Birkiye ile yaptığı söyleşiyi paylaşıyoruz.]

İstanbul Aydın Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Drama ve Oyunculuk Bölüm Başkanı Prof. Mehmet Birkiye, 1973 yılından bu yana profesyonel olarak oyunculuk ve yönetmenlik yapıyor. En iyi yönetmen dalında Afife Jale Ödülü bulunan Birkiye ile Türkiye’deki tiyatro dünyasını masaya yatırdık. Dizi oyunculuklarından tiyatronun sorunlara kadar geniş bir çerçevede tiyatronun bugününü konuştuk.

Dizilerin ‘kötü’ oyunculuk gerektirmesi gibi bir durum mutlaka yoktur. Türkiye’de dizi sektörü son derece büyümüşken ‘basit’ oyunculuk neden hâlâ tercih edilen bir şey?

Belki ‘basit’ yerine ‘alelade’ demek daha doğru mu olur? Bunun için bir önermem var. Şöyle düşünelim: Birçok geceler 100-110 dakikalık çok yavaş tempolu diziler izliyorsunuz. Neden? Seyirciyi eve mahkum eden sosyoekonomik sebepleri şimdilik ayrı tutalım. Burada kilit nokta çok yavaş olması. Bu yavaşlık sizi ‘seyirci’den ‘röntgenci’ye çeviriyor. Böyle saplantısı olan birini düşünelim; karşı daireye bakarken umutla görmek isteği her neyse onu bekliyor. Ama küçük kırıntılar dışında göremiyor doğal olarak. Zaten eğer teşhirci değilse, açık pencere önünde bizim hayali röntgencimize bir şey sunması mümkün değil. Bir sonraki gün yine izliyor. Küçük kırıntılar hep bir umudun ve beklemenin tetikçisi. Karşı dairede bir şey olması gerekmiyor. Oluyor gibi olması yeterli. Oysa iyi bir metinde boşa geçen zaman yoktur, onu günlük hayattan ayıran yoğunluğudur. Hayattan daha yoğundur. Oysa dizilerimiz gündelik hayatın aleladeliğini taşıyorlar. Onun için ‘sade’ oyunculuk yerine ‘alelade’ oyunculuğu tercih ediyorlar. Ve kendilerinin bir şiarı da var; ‘Yaşamdaki –sokaktaki- gibi oynamak’. Oysa iyi oyuncular yaşamdaki gibi oynamazlar. Sadece yaşamdaki gibi oynadıkları izlemini yaratırlar. Bu incecik ayrıntı yetkin oyuncu ile alelade oyuncuyu ayırır.

Siz dizi oyunculuğunun oyunculuğu öldürdüğünü söylüyorsunuz. Oyuncuyu burada körelten noktalar nedir?

Oyunculuğun temelinde yaratıcı hayal gücü vardır. Bu hayal gücü ile eğitiminizi bir araya getirerek dramatik bir kimliği (karakter) oluşturursunuz. Ancak bunun için süreye ihtiyaç vardır. Bir dakikalık bir sahne için tiyatroda yaklaşık iki, iki buçuk saat çalışılır. Ne kadar becerikli, yetenekli oyuncu olursanız olun, her haftada 100 dakikalık yeni bir metin oynayamazsınız. Sonunda klişe kimlikler ve durumlar oluşturmaya mahkûm olursunuz. Yani hayal gücünüzü ve yaratıcılığınız terk edersiniz ya da o sizi terk eder.

Drama ve oyunculuk bölümündeki öğrencilerinizde bugün neler gözlemliyorsunuz? Öğrencilerinizin eskiye göre hayalleri ne yönde değişti veya farklılaştı? Tiyatroya yaklaşımları değişti mi?

Aslına bakarsanız öğrencilerin hayallerinde bir değişim gözlemiyorum. Değişim olduğunu iddia edenlerin ya durumu fark etmediklerini ya da geçmişi unuttukları düşünüyorum. Benim zamanımda da, şimdi de temel itici gücümüz fark edilmekti. Bu temel itkiyi herkes meşrebine göre değişik yan ürünlerle süslemiş ya da saklamıştı; devrim yapmak, halkına hizmet etmek, doğruyu seyirciye taşımak, gerçeği söylemek gibi. Aracı kurumlar o zamanlar Kenter Tiyatrosu, Devlet Tiyatrosu, AST iken belki şimdi TV dizileri ya da Zorlu Performans Merkezi’nde büyük bir yapımda yer almak olabilir. Sanırım pek bir şey değişmedi.

Teknolojik gelişmeler ve özellikle sosyal medyanın yaygınlaşması tiyatroyu nasıl etkiledi sizce? Herkesin sosyal medya sayesinde kendi ‘sahnesinde’ olduğu bir çağda tiyatro sahnesinin izleyici açısından algısı değişti mi sizce?

Kendilerini yaşamın merkezine çok oturtan öğrencilerime, arkadaşlarıma şöyle bir öneride bulunuyorum; fırsatınız varsa ışıkların az olduğu bir yaz gecesinde yıldızlara bakın. Böylece evren kendi boyutunuzu daha doğru belirleyecek bir nirengi noktası oluşturabilir. Fransız Devrimi’nde felsefi temeli atılan ‘özgür ve evrensel özne’ bencil bir birey değildir. Bu kavramı böyle çeviren sınır tanımaz kapitalistlerdir. Sosyal medya akıl almaz bir ben kirliliği yaratıyor. Ve sistemin bu ‘obez ben’ ine dayanmak mümkün değil. Seyirciler -farkında olarak ya da olmayarak- tiyatroyu kimliklerine dönebilmek, iyileşmek için bir nirengi noktası olarak kullanıyorlar. Aristoteles’in katarsisten de beklediği bir tür iyileşme değil mi? Teknoloji biçimi değiştirebilir ama öz bir şekilde varlığını sürdürüyor. Asıl nedene gerek kalmaz ise tiyatro biter, (Brecht okuyucusunun elinden atılacağı günü beklediğini yazmıştı.) Onun için sosyal medyaya şükran borçluyuz bu bağlamda.  İnsanlığı kirletip tiyatroyu yaşattığı için.

Günümüzde tiyatro, diğer disiplinlerden farklı olarak nerede duruyor ve ne yönde dönüşümler gözlemliyorsunuz? Genel çerçevede tiyatronun bugünkü konumu hakkında neler söylersiniz?

İstanbul’da yaklaşık 40 küçük sahnede 200’e yakın yeni yapım yapıldı bu yıl. Tiyatro’nun merkezi ana akım tiyatrolardan bu küçük dinamik gruplara kaydı. Bu ilginç bir gelişme. Ve anaakım tiyatrolar bu küçük grupları (bu tanımı öteki tiyatro dememek için kullanıyorum) takip etmek istiyorlar. Kısaca son yıllarda tiyatro konvansiyonlarını belirleyen anaakım değil de küçük tiyatrolar oldu.

Yalnız bu gelişmede bizim ülkemiz koşullarına has bir durum var sanki. Tiyatro; tüm sanatlar gibi -çok genel anlamda- ‘gerçek’ ve ‘varoluşsal sorunlarla’ ilişki kurmamızı sağlayan kendine ait biçimsel özellikleri olan kurgusal yapılar oluşturur. Bu yapılar yaşadığımız çağın doğal bir uzantısı, göstergesidir. Tabii ki çok farklı amaçlarla tiyatroyla ilişki kurulabilir. Ancak Türkiye’de –en azından İstanbul’da- son yıllarda ‘tiyatro yapmak ve tiyatroya gitmek’ bir sosyal jest olarak beliriyor. Bu jest ağırlıklı olarak bir yaşam biçiminin korunması anlamına geliyor ve ayrıştırılan ötekine doğru yapılıyor. Böyle bir izlenimim var. Araştırmak ilginç olabilir.

Yazının devamını okumak için tıklayınız.