Mestim Bu Gece!

Tiyatrotem’le yeni oyunu ‘Beraber ve Solo Şarkılar’ üzerine kıvamında bir söyleşi…

“… Unuta unuta in aşağı sen… Madem anılar bizim atıklarımızmış, unutmanın sonuna var, anlarsın… Tanrı senin yüzüne bakıyor muymuş? Her şeyin başına dönmek isteyen nedir biliyor musun, akıl ister bunu… Aklı da kendi haline bırakmamak gerekir, aptalca işlere kalkışır çünkü…”

Latife Tekin, “Unutma Bahçesi” romanında böyle dedirtiyordu kahramanına… Roman şimdilerde yine masamda. Niye mi? Geçtiğimiz hafta Tiyatrotem’in tek perdelik, yeni oyunu “Beraber ve Solo Şarkılar”ındaydım. Ayşe Bayramoğlu’nun usta kaleminden çıkan oyunu sahnede devleştirenler ise Nihal Geyran Koldaş, Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş. 

Loş sahnede hazır bekleyen üç sandalye vardır. Seyir yerinin ışıkları açıktır. Ali Rıza girer, sandalyelerin doğru yerde durup durmadığına bakar. Sahne ışıklarının yakılması için işaret verir. Çıkar. Sevil Hanım ve Ayla Hanım ile birlikte tekrar sahneye gelir. Kadınlar yerlerini alırlar ve beraber şarkı söylemeye başlarlar: “Mestim bu gece, sen de bana mest olarak gel…” Böyle başlıyor oyun…

(Nihal Geyran Koldaş ve Ayşe Selen’in canlandırdığı karakterlerle TRT’nin eski “Beraber ve Solo Şarkılar” programına gittim bir ara… Oyun çıkışı, hafızamda ve tembel belleğimde tatlı bir meltem esiyordu; çocukluğumun babamdan mütevellit sanat müziğiyle mest olunan Pazar kahvaltılarını hatırladım…. Kumbaracı 50’den Tünel yokuşunu tırmanıyorken başladık gecemi şereflendiren bünye ile sanat müziğinin bildiğimiz-bilmediğimiz, belleğimize yer etmiş “seba, hicaz, kürdi ve nihavend” makamlarında şakımaya… )

Tiyatrotem, şimdilerde “Beraber ve Solo Şarkılar” haricinde geçtiğimiz yılın dikkat çeken seyirliklerinden Hakiki Gala’yla da tiyatro tutkunlarını mest etmeye devam ediyor. 10 yıldır yurt içi ve yurt dışında tam gaz minvalinde oyunlar sahneleyen Tiyatrotem’in şahsına münahsır iki kurucusu Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’la “tiyatroda neler oluyor” kadrajından tatlı bir sohbet gerçekleştirdik… Sohbetimizi sonrasında daha da keyiflendirense söyleşimizin ikinci bölümünde masamızı şenlendiren Nihal Geyran Koldaş’tı. Unutma Bahçesi’nden yola çıkarak, bu oyunla da bellek ve hatıralar üstüne en temizinden bir yüzleşme nirvanasına geçiş yaptım ki işte yazıya dökülenler…

GÖLGE VE IŞIKLA NELER YAPABİLECEĞİMİZİ GÖRDÜK

• Tiyatrotem, sahnede 10. yılını geride bırakıyor. Her şeye rağmen devam diyen, 10 yılın hikâyesini bir de sizden dinleyelim…

Ayşe Selen: 1980’li yılların başından bu yana ayrı ayrı ya da birlikte değişik tiyatro topluluklarında oyuncu veya yönetmen olarak çalıştık. 1993’te yaşadığımız olumsuz bir olaydan sonra kendi içimizde bir muhasebeye giriştik. Bu düşünme sürecinde aslında çok da ne aradığımızı bilmiyorduk. Böyle bir zamanda, gölge oyunu ile tanıştık. Gölge ve ışıkla neler yapabileceğimizi gördük, çok eğlendik. İkimiz de konservatuvar mezunuyuz. Zaten aldığımız eğitimden dolayı gölge oyunu ve kuklaları biliyorduk ama özel olarak ilgilendiğimiz bir şey değildi. Bu süreç de 2000 yılına denk geliyor, yani kendi tiyatromuzu kurduğumuz yıla. Tiyatrotem çatısı altında kendi yaptığımız işleri sahnelemeye karar verdik. Ve bir gölge oyunu metni hazırladık.

Şehsuvar Aktaş: Tiyatrotem’i kurarken amacımız, çok uzun yıllar, oyunlar sahnelemek değildi. Şu bir oyunu yapalım, bakalım ne olacak, diye yola çıktık. Ve 10 yıl oldu.

• Neden gölge oyunu ve kukla? Geleneksel tiyatroyu, günümüze harmanlayarak sahnelemek kolay olmasa gerek… Başlangıç olarak zor bir şey seçmişsiniz!

Ayşe Selen: Gölge oyunu ve kuklayı neden seçtiğimizi aslında biz de sonraları anladık; oyuncu ve rol arasındaki ilişkiyle, oynatıcı ve kukla arasındaki ilişkinin birbiriyle akraba olduğunu keşfettik. Bu sürecin oyunculuk adına bize çok şeyler kattığını düşündüğümüz için de yola devam ettik. Gölge oyunu ve kukla anlatı mecralarını kullanarak işler üretmeye başladık. Ama amacımız; ‘geleneksel olanı yaşatmaya çalışalım’ ya da ‘aman Karagöz’ümüz ölüyor, diriltelim” gibi bir şey değildi. Tiyatrotem olarak; çağdaş ve geleneksel gösterim sanatları tekniklerini, dramatik tiyatro ile Türkiye kültürel ortamında kaynaştırma esasına dayanan araştırmacı oyunlar sahnelemeye çalışıyoruz.

Şehsuvar Aktaş: Biz daha çok bize ne kaldığıyla ve geleneksel tiyatronun yapıldığı zamanlarda seyircisiyle arasında nasıl bir ilişkinin olduğunu dert edindik. Zor bir şey seçtiğimizin farkındaydık. Ama bu durum bizde olumsuz bir etki yaratmadı. Çünkü yaptığımız işlerde kurgusallığın açıkça görülmesi, temsilin temsil olduğuna doğrudan işaret edilmesi anlamında, gölge oyunu, kukla ve anlatının çok etkili olduğunu düşünüyoruz. Bir anlamda tiyatronun tiyatrosunu yapmayı arzulayan, bunu araştıran bir anlatı tiyatrosuyuz biz.

TİYATROTEM OLARAK; YAN SANAYİMİZ YOK!

• 10 yıldır bu camiada bulunmak, tiyatroya mesai harcamaktan çok, gönül bağıyla açıklanabilir. Ama biz neden Tiyatrotem’in sesini bu kadar derinden duyuyoruz peki?

Şehsuvar Aktaş: Tabii bu 10 yıllık serüvende, Türkiye neler yaşadıysa ve nelerden etkilendiyse, bizim için de aynı şeyler geçerli. “Lahana Sarma”yla başlayan serüvenimiz, “Böyle Devam Edemeyiz”, “Alem Buysa Kral Übü”, “III.Riçırd Faciası”, “Tartüf Bey”, “Nasıl Anlatsak Şunu” ve “Hakiki Gala”yla devam etti. Biz Türkiye’de sesimizi duyuramadığımız süreçte, yurt dışında birçok festivalde oyun sahneledik. Gölge ve kukladan dolayı seyirciye ulaşmakta güçlük çektik bu doğru. Rol-içinde-rol, oyun-içinde-oyun, metin içinde metin, “bir taraftan anlatılan, bir taraftan da nakledilen” bir kukla-gölge oyunu, anlatı ve seyirlik geleneğinde var olan özellikleri içeren oyunlardı bunlar. Ama sorunuza cevap şu olabilir; bizim göçebe bir halimiz var. Belki oyunlarımızı sahneleyeceğimiz sabit bir mekânımız olmadığından, bilinirlilik ve daha çok kişiye ulaşma durumu bizim için zor oldu.

Ayşe Selen: Kendimizi ifade etmekte sorun görmüyoruz. Sadece magazinsel işler yapmadığımız için belki de bu kadar yıldır, duyulmadık. Yan sanayimiz yok. (Gülüyor.) Ama direndik ve sanırım direndikçe de bir şeyler duyuluyor. Biz eğleniyoruz ve yaptığımız işten zevk alıyoruz, seyirci de eğleniyorsa sorun yok.


• Tiyatronuzun adı neden Tem? Ve oyuna gelmeden önce Tiyatrotem’in gelecek projelerinde neler var?

Ayşe Selen: Tiyatro üzerine kitaplar-çalışmalar yayımlayan Mitos Boyut Yayınevi’dir bizim tiyatro adının babası. Bizden her anlamda desteğini esirgemeyen Yılmaz Öğüt, “Mitos’un Tem Yapım Yayıncılık adından yola çıkarak, “Yola Tem ile başlayın, prosedürlerle uğraşmayın” dedi. Biz de Tem’i kabul ettik. Tem, mana olarak da bir şey ifade etmiyor. Bu da işimize geldi. Tem Tiyatro’ydu ilk başta adımız, insanların konuşmaya başlamasından sonra Tiyatrotem’e dönüştü. Projelere gelince; bu sezon Hakiki Gala ve Beraber ve Solo Şarkılar devam edecek. Mayıs ayında ise dünyada, dört yılda bir yapılan çocuk-gençlik festivalinde “Nasıl Anlatsak Şunu” adlı oyunumuzla 6 gösteri yapacağız. Yapmak istediğimiz bir sürü metin projesi var kafamızda mesela bundan sonra nesne tiyatrosu üzerine bir oyunumuz olacak.

HAFIZA DA KENDİ ÇIKARINA GÖRE ÇALIŞIYOR…

• Gelelim sahnede biz izlekleri geçmişiyle yüzleştiren oyununuz “Beraber ve Solo Şarkılar”a. Doğuş serüveni ve konusundan bahsedelim biraz…

Şehsuvar Aktaş: Mahalleleri kentsel dönüşüm projesi kapsamına alınan insanların hikâyelerini anlatıyoruz. Oyun kişileri, bugün yaşadıklarını anlatırken yakın ya da uzak geçmişte olup biten ama unutulan, unutturulan anlara ya da anılara da geri gidiyorlar. Akıllarına düşen şarkılar ise bu yaşayan bellek macerasına eşlik ediyor: “Unutamıyorum… unutamıyorum… Gecem yok, artık, gündüzüm yok…” şarkısında olduğu gibi, birçok alaturka şarkı yer alıyor oyunun içinde.

Ayşe Selen: Hakiki Gala’dan sonra aklımızda anlatı üzerine bir oyun sahnelemek vardı. İşin aslı biz çok şarkı söylemek istiyorduk. Öncelikle sözsüz doğaçlamalarla başladık bu oyuna. Herkes bir fikir buluyor, fiziksel çalışmalara dönüştürüp, karşılıklı hatırlıyorduk bir nevi. Sonra yazarımız Ayşe Bayramoğlu bu çalışmalarımızı kayıt edip, notlar aldı. Malzemeyi toplayıp yazıp, bize getiriyor bizler de doğaçlama olarak sahne üzerinde yeniden çalışıyorduk. Yani prova süreciyle yazım süreci, eş zamanlı olarak ortaya çıktı.

Nihal Geyran Koldaş: Bana ‘şarkı söyleyeceğiz gel’ dediler, hemen kabul ettim. (Gülüyor.) Konusu itibariyle ilgimi çeken bir oyundu, ilk önce bunu söylemeliyim. O kadar iddia ediliyor ki muhafazakârız ve geçmişine sahip çıkan bir toplumuz diye… Alın işte, ne kadar geçmişimize sadığız bu oyunda da ortaya çıkıyor. Sürekli yenilenen ve değişen yapıların içinde yaşamlar sürüyoruz. Bu ciddi bir çatışma aslında. Herkes, geçmişi referans vererek yaşıyor. Bugünkü ekonomiyi tartışacağız mesela; en başından başlıyoruz 1970’te ya da 1990’da şöyle oldu demeye. Herkes kendi durduğu yerden geçmişin bir tarafını çekiştiriyor. Bugünü savunmak için geçmişten bir şey getirip koyuyor. Bizim bu oyunda yapmaya çalıştığımız şey; bir mahallenin değişmesi üzerinden, kendi bulunduğu bugününden geçmişiyle hesaplaşma.

• Oyun kahramanları sahnede hesaplaşırken (geçmiş-gelecekle), biz izlekler de yüzleşiyoruz, aslında ne kadar da emin olduğumuzu sandığımız geçmişimizle… Peki bu bellek-hatırlama hesaplaşmasında, neden kentsel dönüşüm projesini seçtiniz?

Ayşe Selen: Biz kentsel dönüşümü bahane ettik biraz. Konu olarak hem çok gündemde, hem de gözümüze sokuluyor devamlı. Bakınız hep kazılmış sokaklardan yürüyoruz. Bir yerlerde taşlar yığılmış, nedense bu işler hiç bitmiyor. Tarlabaşı’nın tamamen değişecek olması ya da Sulukule’deki insanların başka yerlere göç etmek zorunda olması ya da Toki meselesi… Bunlar bizi çok ilgilendiriyor. Devamlılık halinde sarmalanmış durumdayız bunlarla. Bu arada izleyici olarak söylediğiniz ‘yüzleşme’, bizim için değerli bir şey. Bunu yapabiliyorsa oyun, istediğini gerçekleştiriyor demektir.

Şehsuvar Aktaş: Güncel ve çok tanık olunan bu meseleyi birazcık bahane ettik aslında. Bunun üzerinden de asıl yapmak istediğimiz ya da anlatmak istediğimiz meseleyse; hafıza ve hatırlama… ‘Kolektif bellek nasıl çalışırdan yola çıkarak, neden her şeyi unutuyoruz’, ilk sorularımız bunlardı. Unuturken ya da hatırlarken üzerinde ne tür bir işleme tabi tutuyoruz. Çarpıtılmadan hatırlanan bir an var mı gibi… Çünkü şehirlerin, sokakların ve binaların çehresi hızla değişiyor. Bu durumda nasıl bir bellek oluşturulabilir, bunu çözmeye çalıştık kendimiz de. O günün koşullarıyla hafıza da kendi çıkarına göre çalışıyor çünkü. Hafıza kabaca işine geldiğini alıyor. İşin garip tarafı ise doğru hatırladığımızı düşünüyoruz. Orada dürüstüz ama. Birazcık kendi psişik durumumuzla alakalı hatırladıklarımız da. Bunun üstüne, alaturka şarkıları da bu anlamda kullanabileceğimizi düşündük.

Nihal Geyran Koldaş: Özellikle gerçek insanlardan yola çıkarak, biz kendimiz yazdık o biyografileri. Uydurmadık yani, tüm o olaylar gerçek. Biz o gerçek insanlardan alıp dönüştürdük hikayeyi, yazarımız da kendi belleğinde dönüştürüp tekrar bize sundu.  Oyunun diğer bir güzel tarafı ise; seyircinin karşımızda yine seyirci rolünde olması… Bunun farkında olan karakterleri canlandırıyoruz. Bu da bize dinamizm veriyor.

‘DEVLET SANAT YAPILACAKSA BEN YAPARIM’ DEDİ

• Son olarak, yeni kurulan, genç tiyatro topluluklarını nasıl buluyorsunuz?

Nihal Geyran Koldaş: Ne kadar çok topluluk çıkıyor, bu çok enteresan geliyor bana. İyi bir şey bu durum; tiyatro öldü diyenlere cevaptır herhalde bu topluluklar. Kalitelerini oturup tartışabilecek durumda değiliz, orası ayrı ama demek ki insanlar bir araya geliyor ve yazıyorlar. Sinemada olduğu gibi tiyatroda da ben güzel bir yarın görüyorum. Klasik tiyatro mekânı dışında da oyunların sahnelenmesi-izlenmesi keyifli bir şey. Sadece eksi olarak, yeni tiyatroların dilleri birbirine çok benziyor diyebiliriz. Biraz televizyon ve sinema dili hakim. Tiyatro özgün bir dil, o farklılığı da zamanla harmanlayacaklardır. Bizim kuşaktan daha farklı ve daha birlikte hareket eden tiyatro grupları çoğalıyor. Bu da çok güzel.

Şehsuvar Aktaş: “Tiyatro her yerde yapılır, tiyatro binasında bile” diye bir söz var. Evet, kadife kaplı alıştığımız mekânlar değil bunlar; küçücük bir odada acayip iyi işler çıkaran genç topluluklar var. Zaten artık büyük salonların da dolması ayrı bir sorun bence. Yeni kurulan bu toplulukların en büyük özellikleri ise birlikte hareket etmeleri ve birbirlerine destek olmaları.

Ayşe Selen: Genç insanların biraya gelip, organize olup, seyirciye ulaşmalarını çok önemsiyoruz. Bazı eksiklikler de zamanla yolunu bulacaktır.

• Bugüne kadar gördüklerimden ne yazık ki ortaya çıkan hep aynı mevzular… Ama sanki usta tiyatrocularda da yani sizlerde bir yanlışlık var; şöyle ki tiyatro bitmesin diye diretiyorsunuz ama örneğin 18 yıldır yayın hayatına devam eden tiyatro dergisine abone olunmuyor, en basit örnek… Söylediğiniz gibi genç tiyatrocularda birliktelik mefhumu daha çok göze çarpıyor sanki.

Nihal Geyran Koldaş: Evet katılıyorum. Bizim kuşağın bu konuda son derce suçlu ve yeteneksiz olduğunu düşünüyorum. Örgütlenmede başarısızız. Her zaman kişisel çıkarlar ön plana çıkıyor ki bir noktadan sonra da sendika ve platformlar böyle çalışamaz hale geliyor. Bir bilgi gerekiyor, birlikte çalışma pratiği gerekiyor. Bizden önceki kuşaklardan çok da bilmediğimiz şeyler bunlar. Ben böyle platformların arasında yer aldım bir dönem… Maalesef tiyatrolar, son noktada bu para dağıtma konusunda, kim daha çok alacak meselesine koşuşturdukları için, ortaya böyle istenmeyen haller çıkıyor. Ama ben gençlerin bizden daha bilgili olduğunu ve daha başarılı olacaklarına inanıyorum. Ne yazık ki bayağı da mücadele vermeleri gerekiyor; yerel yönetimlerle, kültür bakanlığıyla… Bir gönüllük esasına paylaşılmadığı için sorumluluklar atıl hale geliyor. Çağdaş Gösteri Sanatları Girişimi Platformu kurulmuştu. Bundan 3 sene önce, dernekleştik. Ama ne yazık ki biraz önce saydığım sebeplerden dolayı gittikçe insan sayısı düştü… Sonuçta maalesef tiyatroya verilen destek bu tür çalışmalara değil, ticari tiyatrolara gidiyor.

Şehsuvar Aktaş: Bugüne kadar tiyatroda birlik yoktu evet. Bir sürü girişim oldu ama bu bir dayanışma ve bir araya gelme meselesi. Ekonomik ya da siyasi konulardan dolayı gerçek mevzular hep ortada kaldı. 86’dan bu yana hep aynı sorunlar gündemde… Bence politika olarak; tiyatronun hafif gettolaşan bir şey olarak kalması isteniyor. Ödenekli tiyatroların olanakları özel tiyatrolara da sağlansa, ben de biletimi 5 liradan yaparım. Bu ve bunun gibi sorunların nedeninin ne yazık ki politik olduğunu düşünüyorum. Bu hep böyleydi; devlet sanat yapılacaksa, ben yaparım dedi.  

Söyleşi sonrası, Tiyatrotem’in sevimli mekânının tahta merdivenlerinden aşağıya inerken aklımda, kadrajıma Tiyatrotem’i daha fazla almam gerektiği vardı. Belki siz de bu aralar, ‘beraber ve solo şarkılar’ tadında, tatlı bir yolculuk yapmak istersiniz, işte adresi: http://www.tiyatrotem.com/

Betül Memiş

Habertürk