Ve Rüya Kabusa Dönüşmüştür Çoktan

(Tiyatro Baykuş’un yeni oyunu “Vahşi Batı” üzerine Betül Memiş’in kaleme aldığı yazıyı yayınlıyoruz)

Tiyatro Baykuş’un ikinci oyunu Vahşi Batı, konusuyla olduğu kadar Burak Sergen ve Kerem Atabeyoğlu’nun kıvamında oyunculuklarıyla da takdire şayan…

“… Sonra birbirlerinin ardında kapkara sonsuz bir ovaya dalıyorlar. Güneş battı batacak, geceyi enselerinde hissediyorlar. İkisinin de bilmediği şey, ötekinin ne kadar korktuğu, tamam mı? Her biri, korkanın yalnızca kendisi olduğunu sanıyor. Böylece sürüp gidiyorlar gecenin içinde. Bilmeden. Takip eden, ötekinin nereye sürüklediğini bilmiyor. Takip edileninse nereye gittiğinden haberi yok.” Böyle diyor, Yıldırım Türker çevirisi ve Levent Suner’in yönetimiyle tiyatroya uyarlanan, Sam Shepard’ın Vahşi Batı’sının bir süredir çölde yaşayan ve ev aletleri çalarak geçimini sağlayan Lee’si, kuzeyde yaşayan, evli, çocuklu ve senaryo yazarı kardeşi Austin’e…

Bu repliklerden sonra, her gün hafızada kara deliklere gark olduran memleketim coğrafyasında, western tiyatro da mı olurmuş, demeyin! Algıda seçicilik hissiyatında bakarsanız biraz etrafınıza, ama en çok da kendinize; hepimizin birer Vahşi Batı’nın Austin’i yahut Lee’si olduğumuzu fark edebilirsiniz?

BU TİYATRO BAYKUŞ’UN “VAHŞİ BATI”SI

2010 yılında, Erkan Bektaş’ın kurduğu Tiyatro Baykuş’un tadında ilk oyunu “Gece O Kadar Kirliydi ki İkisi de Kayboldu”dan sonra ikinci seyirliği olan “Vahşi Batı”; geçtiğimiz yıllarda Bruce Willis ve John Malkoviçh gibi Hollywood’un ünlü yıldızlarının rol adlığı bir eser… Tiyatro eleştirmenlerinin çağdaş Amerikan oyun yazarları içinde “ilginç, büyüleyici ve meydan okuyucu” olduğu düşüncesinde birleştikleri yazar Sam Shepard’ın “Aç Sınıfın Laneti” ve “Gömülü Çocuk”tan sonra sahnelenen aile üçlemesinin son halkası “Vahşi Batı”. Yazar Shepard’ın da hayatından kesitler taşıyan oyun, Amerika’da bir banliyöde geçiyor olmasına karşın, anlattığı mevzular çemberinde, şimdiye ve bugüne de işaret ediyor. Bu bakımdan oyun sonrasında, belirlenen koordinatlar güzergâhında, beyin loplarının aydınlanması da söz konusu… (Ki sorun etmeyin, dozu ayarlanmış bir izlence Vahşi Batı…) Ama bu bir ders yahut motto niteliğinden daha çok eğlenceli ve hafızada karamel tadı bırakan türden bir oyun. Biz modern dünya fanilerine değer biçen Vahşi Batı kısaca; “artık Amerikan rüyası anlatıldığı gibi değildir” ve “artık bu rüya kabusa dönüşmüştür çoktan”ın altını çiziyor. Eser, anlatım ve üslup bakımından peşrevi atlatacak türden kabul ama Vahşi Batı’nın es geçilmemesi gereken ve biz izleklerin beşeri cennetine daha da dağınıklık hissiyatı çöktürense, şahane oyunculukları: Burak Sergen ve Kerem Atabeyoğlu. Ustalar döktürmüş en ballısından… İlk sahne, sakin ve durağan geçiyor ama bence ikinci perdede usta oyunculukların karşısında, işte bu’dur’un anlamını yeniden keşfediyoruz! Adeta havada parande atıyor tüm tiradlar; bu yüzden mütemadiyen saygılar kategorisinden alkışları ayakta ve sonuna kadar hak ediyor Sergen ve Atabeyoğlu.

HEPİMİZİN GİDECEĞİ AYNI ÇÖL…

Oyunda; Alaska’ya tatile giden annelerinin verdiği boşlukla yeniden bir araya gelmek zorunda kalan ve ilişkileri tamamen kopmuş iki kardeşin dünyasına, geniş bir kadrajdan misafir oluyoruz. Birisi modern dünya kalabalığının içinde yalnızlığıyla boğuşurken, diğeri de çölün içinde, tekil kalabalığından yorulmuştur. Ama ikisi de oyunun içindeki oyun kahramanı gibi yalnız kovboylardır aslında… Shepard, kapitalist toplum insanının çıkmazını kendine özgü jargonla anlatıyor. Vahşi Batı’da da yazarın diğer oyunlarında olduğu gibi sinema etkisi yoğun bir biçimde görülüyor. Yazarın bizleri de içine aldığı bu kadrajda üslup, hem çarpıcı ve şaşırtıcı, hem de kullandığı simgeler bakımından ironik. Aslında şöyle bir teşbihin belini kıran ifadelerden sıyrılıp da baktığımızda, oyun mesajını finale saklamış gibi… Oyunun sonunda; (kısa ama etkin rolüyle usta oyuncu Tülin Oral) anneleri Alaska’nın görkemli manzarasına karşın evini özleyip erken döner. Ev darmadağandır ve etraf tost kızartma makinesinden geçilmemektedir. Neler olduğunu anlamaya çalışan annelerine Lee ve Austin, çöle gideceklerini söylerler, ama “bütün dişleri dökülmüş, takma dişlerini bir Meksika barında kaybetmiş” babalarınınkinden farklı bir çöle… Annenin yanıtı ise “Hepimizin gideceği aynı çöl” olur.

YOKSA İNSANI YÜCELTEN ACI MI?!

“Yazar oyunda, Amerika’nın içine saplandığı “günah batağı”nı anlatıyor. Modern insanın sıkışmışlığını, kaçacak yerinin olmadığını gösteren çağımız Habil-Kabil’inin miti oluşturuluyor; şiddetin insan doğasındaki yeri sorgulanıyor…” diyor Tiyatro Baykuş’un kurucusu ve oyunun yapımcısı Erkan Bektaş.

Oyun sırasında benim de usuma Dostoyevski ilişiyor… (1864’te yazdığı) Yeraltından Notlar’ının bir yerinde şöyle der Dostoyevski’nin kahramanı: “Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı?” Tabii Dostoyevski bizi sonuçsuz da bırakmamış ve bir sonuca varmış: “Çünkü bizler, az ya da çok yaşamak alışkanlığını yitirmiş, aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek, canlı yaşamdan tiksinecek, onun lâfını bile işitmek istemeyecek kadar yaşamaya yabancılaşmışız. Bu yabancılaşmayı canlı hayatı bir iş, bir görev sayarak, onu kitaptan öğrenmeyi üstün tutacak dereceye vardırmışız.”

Şimdilik bu “vahşi batı” rüyasında, gözlerimiz parıltılardan yanana ve ciğerimiz sanal oksijenlerle ezilene kadar, çölü özlemeye devam… Program için:

www.tiyatrobaykus.com