Oyunbaz ile Bernarda Alba’nın Evi Üzerine

Mimesis Haber [Oyunbaz bu sezon Federico Garcia Lorca’nın en önemli ve olgunluk dönemi eserlerinden “Bernarda Alba’nın Evi” oyununu seyirciyle buluşturuyor. Senem Han’ın, Oyunbaz ekibi ile tiyatro anlayışları ve son oyunları üzerine yaptığı söyleşiyi okurlarımızla paylaşıyoruz.]

Merhaba, bu sezon Federico Garcia Lorca’dan “Bernarda Alba’nın Evi” oyununu sergilemeye başladınız. Oyunla ilgili sorulara geçmeden önce biraz topluluğunuzdan bahsedebilir misiniz? Sanırım yarı profesyonel bir topluluksunuz, kadronuzun yapısını ve grubunuzun tarihini kısaca anlatabilir misiniz?

Oyunbaz’ı, ticari kaygıdan uzak, söyleyecek sözü olan, tiyatronun sadece ne yazar ne oyuncu ne yönetmen; hepsinin ötesinde bir ‘ekip işi’ olduğunun bilinciyle ve kolektif üretime olan inancıyla bir araya gelmiş bir grup insan olarak 2006 yılında kurduk. Bir gönüllüler tiyatrosudur denebilir. Yıllar içinde yeni oyunlar ürettikçe, Oyunbaz’ın bir parçası olmuş dostlarımızın sayısı da arttı.

İlk yapım olarak Anton Çehov’un Martı eserini seçtik. 2007–2008 tiyatro sezonunda sahnelenen oyun, tiyatro camiasından ve seyirciden hayli ilgi gördü ve 2008 yılında Vasıf Öngören Özel Ödülü‘ne değer görüldü. Martı, ayrıca 2010 yılında 17. İstanbul Tiyatro Festivali’nde izleyiciyle tekrar buluştu. 2009 yılında, bir başka önemli yapıtı, Henrik İbsen’in Peer Gynt adlı eserini sahneledik. 50 yıldır ülkemizde profesyonel anlamda sahnelenmemiş olan bu klasik metni yine kendi özgün yorumumuzla sahneye taşıdık. Peer Gynt, Kerem Yılmazer Genç Yetenek Teşvik Ödülü ve Lions Tiyatro Ödüllerinden En İyi Prodüksiyon Ödülü’ne layık görüldü. Sadri Alışık Tiyatro Ödüllerinde Yılın En İyi Yapımının Yönetmeni Ödülü’ne aday gösterildi. 2010-2011 sezonunda, bu kez Çağdaş Alman Tiyatrosu’nun önemli yazarlarından Gesine Danckwart’ın sergilendiği birçok ülkede ilgiyle karşılanan oyunu Ekmek Parası ile izleyici karşısındaydık. Aralık 2011 itibarıyla ise Federico Garcia Lorca’nın Bernarda Alba’nın Evi adlı eserini sahnelemeye başladık. Önümüzdeki günlerde, 18. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Tom Stopard’ın Rosencrantz ve Guildenstern Öldüler oyunu ile yine festival izleyicisi karşısında olacağız.

Tiyatro sanatını yaşatmanın ne kadar zor olduğunun farkındayız. Kendi sahne dilini yaratmayı ve repertuarımıza aldığımız oyunları ‘Oyunbaz’ yorumuyla sahnelemeyi hedeflemekteyiz. Ciddi bir kuramsal birikimin ışığında yürütülen masa başı çalışmasının rehberliğinde seyirciyle buluşan oyunlarımız salt bir sahne performansı olmanın ötesinde her yönüyle tartışılmış, araştırılmış, yorumlanmış bir Oyunbaz oyunu olma iddiasını taşıyor.

Birincil amacı, “neyi seyretmek, ne hakkında düşünmek isterdik” sorusunu kendimize yönelterek, bizzat kendimizi seyirci koltuklarına oturtarak, ahkâm kesmeden, samimi ve iyi bir tiyatro yapmaktır.

Genelde klasik oyunları yorumlamayı mı tercih ediyorsunuz, öyleyse bunun özel bir sebebi var mı? Kendi metinlerinizi yazmayı ve ya Türkiyeli bir yazarın oyunlarını oynamayı düşünüyor musunuz?

Özellikle klasik oyunları tercih ediyoruz diyemeyiz. Ama klasik eserlere farklı bir gözle yorum getirmenin bize ayrı bir keyif verdiğini de yadsıyamayız. Oyunbaz kurulduğunda ilk seçtiğimiz oyun Çehov’un “Martı”sı olmuştu. Bu eseri seçerken temel motivasyonumuz çağımızın birer bireyi olarak bizzat kendimizi mercek altına almak, gerekiyorsa eleştirmek istememizdi. Martı, “orta sınıf” insanına dair çok isabetli tespitleri ile bu niyetimize en uygun oyunlardan birisi idi. Benzer şekilde sonraki sahnelediğimiz klasik ve çağdaş oyunlar da neredeyse hep bu konu etrafında kümelendi. Bunun nedeni, günümüzde “çoğunluğu” temsil eden orta sınıf insanına, onun “çaresiz” eylemsizliğine ve maruz kaldığı tahakkümleri besleyen “kendi” alışkanlıklarına dair bir derdimiz olduğundan olsa gerek. Geçtiğimiz yıl sahnelemeye başladığımız “Ekmek Parası” çağdaş Alman Tiyatrosu’nun yazarlarından Gesina Dankward’a ait. Yine bir başka çağdaş yazar olan Tom Stoppard’ın “Rosencrantz ve Guildenstern Öldüler” oyununu da İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahnelemek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu da sadece klasik eserlerle sınırlı bir oyun seçim kriterimiz olmadığının bir göstergesi diyebiliriz.

Yazarın hangi ülkeden olduğunun bir öneminin olmadığını düşünüyoruz. Bu nedenle elbette Türkiyeli bir yazarın oyununu da sahneleyebiliriz. Kendi metinlerimizi yazmak konusunda özel bir çabamız olmadı. Ama bir gün içimizden iyi yazarlar çıkarsa neden olmasın.

Oyunun bir yönetmeni var ama sanırım toplulukta dramaturji de dahil pek çok şeyi kollektif bir biçimde yapmak gibi bir dert var. Bu yönetmen tiyatrosundan çok yönetmenli tiyatroyu çağrıştırıyor. Bu oyunun çalışma sürecinizden biraz bahseder misiniz, nasıl bir iş bölümü var toplulukta?

Oyunbaz birlikte üretmek düsturuyla kurulmuş bir tiyatro. Oyun üretme sürecinin kendisinin de en az oyun kadar değerli ve öğretici olduğuna inanıyoruz. Orada yaşananların oyun ile söylediklerimiz ile uyuşması için gayret gösteriyoruz. Becerebildiğimiz ölçüde elbette. Yönetmenli tiyatro yapıyoruz. Ancak oyun analizi sürecinde tüm ekibin katkısıyla dramaturjiyi zenginleştirmek için çeşitli yöntemler kullanıyoruz. Uzun soluklu oyun çalışmalarımızda bunu hakkıyla yapmak mümkün. Ancak kısa sürede sahneye çıkarmayı düşündüğümüz projelerde yönetmen ve dramaturg ilişkisi ile çalıştığımız da oluyor. Sahneye çıkardığımız ürünü oluşturan her bir parçada kolektif bir üretim olduğunu söyleyebiliriz. Bu bazen bir tasarımın kendisi olabildiği gibi, bazen de yönetmenin tasarımının uygulanması şeklinde gerçekleşebiliyor. Oyunbaz’da kimse sadece bir role sahip değildir. Herkes oyuncu, sahne işçisi, makyöz, ışık tasarımcısı, oyuncu koçu olabilir. Grup içindeki iş bölümü yetkinliklerimize ve istekliliğimize göre grubun kendi dinamikleri ile belirleniyor diyebiliriz.

İnternet sitenizde “ürünlerimizde bizimle buluşan insanlarla üretimimizi, emeğimizi, tasalarımızı, öfkelerimizi ve mutluluklarımızı samimi bir biçimde paylaşmayı hedefliyoruz.” diye belirtmişsiniz. “Bernarda Alba’nın Evi” Lorca’nın son ve olgunluk dönemi oyunlarından biri olarak geçiyor. Sizi bu oyunu seçmeye iten neden, bu oyunla söylemek istediğiniz söz nedir?

Lorca, katıksız bir faşizmle yönetilen İspanya’da iç savaş yıllarında “eşcinsel bir komünist” olduğu gerekçesiyle, bir rivayete göre, makatına iki kurşun sıkılarak infaz edildi. Ötekileştirilmiş, baskı altına alınmış, kısıtlanmış olmanın ne hissettirdiğini birçoğumuzdan daha iyi biliyor olması muhtemeldir. Ülkesinin Falanjist rejimden çektiklerini bir ev metaforu ile “kadınların acıları” üzerinden anlatmış olması, bu denli ilerici bir yazarın oyununu seçmemiz için yeterliydi aslında. Öte yandan, ülkemizde kadın cinayetlerinin sıradanlaşacak(!) denli çok olması, yaşamın birçok alanında tahakkümü farklı boyutlarıyla hissediyor olmamız ve bu tahakkümle mücadeledeki acizliğimiz bu oyunu seçme nedenlerimize eklenebilir. 1940’ların İspanya’sından bugüne ışık tutabilecekleri araştırmak, bulduklarımızı izleyicilerimizle paylaşmak istedik diyebiliriz.

Oyunda izlediğim kadarıyla şimdiki zamana ve Türkiye’ye dair bir uyarlama yapmamışsınız, oyunu o dönemin İspanyası’nda yazıldığı gibi yorumlamışsınız, oyun metninde de fazla bir değişiklik yapmamışsınız. Bu özel bir tercih miydi, yoksa belli güncellemeler yapmak istemiş miydiniz?

Oyundaki sorunlu durumun ve çatışmanın oldukça evrensel bir nitelik taşıdığını düşünüyoruz. Bu nedenle, özellikle Türkiye’ye uyarlamak gibi bir kaygımız olmadı. Benzer şekilde İspanya yerelliğini sonuna kadar korumak gibi bir amacımız da olmadı. Bizce, Bernarda Alba’nın Evi dört duvar ile tanımlanacak bir mekân değildir. Bugün, İstanbul sokaklarında, İspanya köylerinde ya da Amerikan metropollerinde de kendinizi “Bernarda Alba’nın Evi”nde hissetmemiz mümkün olabilir. Bu evi bir hapishaneye dönüştüren duvarları ve ahşap kapıları değil, o kapılardan dışarıya çık(a)mayan sakinleridir. Oyundaki dekor tasarımımızın temel çıkış noktasını da bu düşünce oluşturmuştur. Biz oyunun nerede geçtiğinden ziyade bu insanların ne yaşadığıyla ilgilendik.

Oyunda iç savaş öncesi İspanya’daki karanlık ve kasvetli ortamın ve baskıcı toplumsal yapının Lorca tarafından bir ev ortamına taşınmasını izliyoruz. Oyundaki ses-efekt ve ışık kullanımı, kostümler ve makyaj ile bu  atmosferin çok iyi yansıtıldığını düşünüyorum. Müzikler, ışık ve kostüm tasarımı kime ait?

Oyunbaz’da dekor, kostüm, makyaj, ışık ve müzik konusundaki tasarımlar genelde dramaturji sürecinde ortaya çıkan fikirlerle beslenen yönetmen tarafından derlenerek oluşturulur. Kimi zaman ham bir fikir olarak elimizde olanlar ekipteki diğer beyinlerin yorumları ve önerileri ile şekillenir ve olgunlaşır. Kimi zaman ise kendi alanında profesyonel olan insanların görüşleri veya tasarımları oyunlarımızda yer bulur. Bernarda Alba’nın Evi’nde de durum benzer şekilde gelişmiş, yönetmen Abdullah Cabaluz’un tasarımı ekip üyelerinin katkılarıyla zenginleştirilerek sahneye taşınmıştır. Diğer oyunlardan farklı olarak kostüm tasarımı ve uygulamasında ekip dışından bir profesyonel olan Hilal Polat ile çalışılmıştır.

Oyunda Bernarda Alba, hizmetçiler ve kızların yönelimleri net bir şekilde izleyici tarafından anlaşılıyordu. Ancak Adela tiplemesini biraz kafa karıştırıcı buldum. Oyun metnini okuduğumda Adela’nın daha çok çocuksu ve o evin kasvetine çok bulaşmamış, geleceğe dair daha çok umudu olan bir kadın olduğunu düşünmüştüm. Ancak sizin yorumunuzda biraz daha delirmiş ve histerik bir genç kadın görüyoruz. Bu da izleyiciyi tiplemeden uzaklaştırıyor ve tiplemenin başına ne gelirse “haketti” duygusu uyandırıyor. Sizin bu tiplemeye dair yorumunuz neydi, neyi ön plana çıkarmak istediniz?

Aynı evde ama birbiri ile dost olamayan; inanmadıkları geleneklere sıkı sıkıya bağlıymış gibi davranan; dedikodudan bunca çekmişken, dedikodu yapmaktan geri dur(a)mayan; sorunlarla mücadele etmek yerine görmezden gelen – belki de nasıl mücadele edeceğini bilmeyen; oldukları gibi davran(a)mayan, erkin ve paranın karşısında duruş geliştir(e)meyen; yaşam enerjisinden ve herkesten korkan bir ev dolusu “kurban kadın” görürüz bu oyunda. Bizzat Bernarda bile en az kızları kadar kendini yetiştiren bu tuhaf yapının kurbanıdır. “Elalemin ne dediği” gerçekte ne olduğundan önemlidir. Böyle bir evde sağlıklı akıldan söz etmek mümkün değildir. En alttakini temsil eden evin hizmetçisi bile beş dakika önce yoksulluktan ve ilahi adaletten dem vururken kendisinden yemek artıklarını istemeye gelen dilenciyi tekme tokat kovar evden. Güç ele avuca sığmaz bir beladır adeta. Oyun okumalarımızda ve oyunculuk inşalarımızda bu “akıl tutulması” üzerinden kodlarla hareket ettik. Hastalık hastalığından takıntıya, depresyondan histeri nöbetlerine kadar varan bir yelpazeyi kullandık. Öyle ki tüm ev halkının “deli” diye odalara kapattığı,  yaşlı Maria Josefa belki de en şiirsel ve akılcı sözleri eden tek umut dolu karakterdir bu oyunda. Adela ise Pepe’ye duyduğu arzu ile dışarıda özgürce var olmaya dair duyduğu aşkı neredeyse birbirine karıştırmakta, annesine başkaldırısından sonra bu evin “yeni efendisi” olarak Pepe’yi ilan etmektedir. Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur bizce.

Sanırım oyunun sonuna metinden çok farklı bir müdahale yapmadınız. Sonunda Adela Pepe’nin öldüğünü sanarak intihar ediyor. Bernarda ise kızı ölmesine rağmen büyük bir aymazlık içinde hala “namusunu” korumaya çalışarak kızının “kız-oğlan-kız” öldüğünü haykırıyor. Oyunun sonu bu haliyle seyircide biraz çıkışsızlık hissi uyandırıyor gibi geldi bana. Siz finali nasıl yorumladınız, herhangi bir değişiklik yapmayı düşündünüz mü?

Bir değişiklik yapmayı düşünmedik. Bu evde yaşananlar üzerinden, oyunun bütününe baktığında izleyicinin sadece çıkışsızlığı algılamayacağına, bu çıkışsız görüntünün nedenlerinin neler olduğunu sorgulayacağına inandık. Sanıyoruz Lorca da aynı şekilde düşünüyordu.

Oyun düzenli olarak oynayacak mı? Sonraki oyunlarınızın tarihleri ve mekanları netleştiyse paylaşabilir misiniz?

7 Nisan Cumartesi 20:00

Sarıyer Tiyatroda Şenliği – Sarıyer Belediyesi Kültür Merkezi Nejat Uygur Sahnesi

16 – 17 Nisan Pazartesi – Salı 20:30

Kumbaracı50

28 Nisan Cumartesi 20:30

Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü Tiyatro Salonu

Bernarda Alba’nın Evi

Yazar: Federico Garcia Lorca

Çeviren: A.Turan Oflazoğlu, Hale Toledo ve Caridad Svich çevirilerinden faydalanarak Oyunbaz tarafından derlenmiştir.

Yönetmen: Abdullah Cabaluz

Yardımcı Yönetmen: Güray Dinçol

Reji Asistanı: Dilan Mungan

Işık: Arda Doğan

Ses: Güray Dinçol

Kostüm Tasarım-Uygulama: Hilal Polat

Dekor-Makyaj: Oyunbaz

Oyuncular: Neslihan Arol, Sibel Ulusoy, Deniz Kılıç, Aslıhan Azeri, Serpil Bilgil, Burcu Halacoğlu, Pınar Akkuzu, Başak Sakarya, Firuze Engin, Gizem Ünlü, Nesrin Yılmaz.

Süre: 110 dk / 2 Perde