Müşfik Kenter ya da Oyuncu Kimdir?

[Ahmet Cemal’in Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazısını paylaşıyoruz.] Müşfik Kenter çapında bir sanatçı üzerine, özellikle de onun “miras”ı üzerine düşünmemiz gerektiğinde, kesinlikle gündeme getirmek zorunda olduğumuz bir soru: Oyuncu, kimdir?

Evet, bunu sormak zorundayız, çünkü o kişi, bizim düşünce yoksulu ve özürlü iklimimizde yetişebilmiş birkaç oyuncudan biriydi (ve yine bu iklimde, hayatının altmış beş yılını sahnede geçirmiş olan bu tiyatro adamının oyunculuğu, tiyatro anlayışı, estetiği üzerine bugüne kadar kaç inceleme yayımlanmıştır diye de sormamız gerekebilir, elbette bulacağımız yanıt karşısında şok geçirme tehlikesini göze alabiliyorsak! Her neyse). Bu uzun ayraç içinden sonra bir başka “çünkü” ile devam edelim: Ve çünkü Müşfik Kenter, zaman zaman oyunculuk üzerine çok ilginç saptamalarda da bulunmuş bir oyuncuydu. Örneğin şunun gibi: “Oyunculuk bana hâlâ çok tuhaf gelir, komiğime gider. Çok çalışır ederim, ama çok fazla da ciddiye almam. Çok fazla ciddiye alınca başka türlü oyuncular çıkıyor ortaya.”

Bizim ortamımızda tehlikeli de olabilecek bir saptama, çünkü hocanın “çok fazla da ciddiye almam …” söyleminin, saptamanın geri kalan bölümünden aşırı bağımsız kılınması gibi bir sakınca -tekrar ediyorum, bizim ortamımızda!- her zaman var: “Ha, bakın, oyunculuğu çok fazla da ciddiye almamak gerekiyor zaten, hoca böyle diyor!..”

Hayır. “Hoca” öyle demiyor. O, oyuncu adaylarından “çok fazla oynamamalarını” istiyor. Olimpos’ta mekân kuran oyuncular gibi yapmalarını istemiyor. İnsanlaşmış tanrılar ya da tanrılaşmış insanlar olmak uğruna çabalayıp durmalarını istemiyor. Çünkü gerçek hayatta, tiyatro salonlarını tanrılar ya da destan kahramanları doldurmuyor. Sahnede gördükleri için: “Vay be, ne insanüstü varlıklar!” demeye meraklı insanlar da doldurmuyor. Müşfik Kenter, öğrencilerinden “önce insan olmalarını” istiyor. Yani, yoldan, köprülerden, semtlerden, tiyatroların önünden gelip geçen bütün günlük ya da sıradan insanlardan biri gibi bir insan. Çünkü oyun gereği üstlendiği kişiliği bir salon dolusu sıradan insana onların en sıradanıymış gibi sergileyemeyen oyuncunun o insanlarla hiçbir iletişim kuramayacağını çok iyi biliyor – bütün sıradışı oyuncular gibi! Yine çünkü, seyirci bunun tersi yapıldığı takdirde sahnedeki “vay be ne insanüstü varlıklar”la kendisi arasında hiçbir karşılaştırmaya girmeyecektir; onlardan yola çıkarak kendine yönelik hiçbir sorgulama yapmayacaktır. Gördüğü, insanüstü’dür; en azından kendisi gibi normal ölümlülerden çok farklıdır. Düşündürmek için değil, yalnızca seyredilmek için vardır!

Müşfik Hoca’nın öğrencilerinden çok dinlediğim ve ilkine yakın bir saptaması daha var: “Eğer seyirci, sizi izledikten sonra: ‘Ne var bunda? Bunun yaptığını ben de yaparım!’ diyorsa, o zaman bilin ki iyi oyuncusunuz demektir…” Neden peki? ‘Bunun yaptığını ben de yaparım!’ söylemi, oyuncunun seyirci ile kurduğu/kurabileceği/kurması gereken ilk ve en sağlam köprüdür de ondan. Bunu seyircisine dedirtebilen bir oyuncu, artık canlandırdığı karakterden kaynaklanan ve seyircisine aktarmak istediği bütün hesaplaşmaların ve sorgulamaların da yolunu açmış demektir. Çünkü sahnede izlediği “Cimri” rolü için: “Ne var bunda? … ben de yaparım!” diyen salondaki cimri’nin aklına, hemen şu soru da düşecektir: “Yoksa ben de mi böyleyim?”

Müşfik Kenter’i seyretmek, bizler için her zaman olağanüstü ve sıra dışı bir olaydı. Ama bu olağanüstülük ve sıra dışılık, her zaman onun günlük insanı büründüğü her karakterde olağanüstü ve sıra dışı canlandırabilme ustalığından kaynaklandı.

Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Cumhuriyet