Bahadır Yüksekşan ve Alev Koçer ile Tiyatro Salt üzerine

Mimesis Söyleşi / Mühendis, eczacı, öğretmen gibi meslek gruplarından oluşan profesyonellerin bu mesleklerinin yanına ikinci bir profesyonel meslekleri olarak tiyatroyu ekleyip uzun yıllar süren eğitim sürecinden ve deneyimden sonra 2011 yılında kurdukları, 2012 yılında da kendi sahnelerini açtıkları Tiyatro Salt, İzmir’de farklı ve çağdaş tiyatro örneklerini seyircilerle aralıksız olarak buluşturmaya devam ediyor. Tiyatro Salt’ın kurucularından Bahadır Yüksekşan ve Alev Koçer ile henüz başındayken 2017-2018 sezon programlarını ve Tiyatro Salt’ın altı yıllık macerasını konuştuğumuz bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşiyi Yapan: Mehmet Bozkır

Sosyal medya hesabınızdan da takip ettiğim kadarıyla yoğun bir prova sürecindesiniz, sezonun yeni oyunu Masal Pavyonu. Söyleşimize bu oyunla başlayalım istiyorum.

Bahadır Yüksekşan: Masal Pavyonu benim yazdığım bir oyun, Kasım ayında prömiyerini yapacağız. Kıskançlık gibi, empati gibi, anlayış gibi temalar vardı kafamda, bunlardan yola çıkarak oyunu yazmaya başlamıştım. Bu temalar her insanın hayatında var ama her insan da kendi masalını yaşıyor bence. Doğaçlama çalışmalar yaptık metnin oluşturulma sürecinde ve bu oyunun tek kişilik bir performans olarak sahnelenmesinin daha etkili olacağına karar verdik. Öyle bir planla yola çıkmamış olmama rağmen geçirdiğimiz süreç sonunda tek kişilik bir oyuna dönüştü Masal Pavyonu.

Metin prova süreci ile paralel oluştu diyebilir miyiz?

B.Y: Metnin kanavası çıkmıştı zaten ortaya ama yaptığımız doğaçlamalarla şekillendi ve formunu buldu  diyebiliriz. Provalara ekip olarak başlamıştık ama metnin tamamlanmasıyla birlikte tek kişilik bir oyun formunda provalara devam ediyoruz. Fazla detay verip de seyredecekler için sürprizini kaçırmak istemiyorum ama masallarda anlatılan hikayelerin bazı farklı gerçekleri var, bizim yaşadığımız gerçeklerin masalla örtüşen yanları var ve bir de masal karakterlerinin bizim bilmediğimiz bazı gerçekleri var. Oyun bütün bunların bir kombinasyonu, bir harmanı diyebilirim.

Bu oyun için çalışma metodunuzdan bahsetmeniz üzerine aklıma gelen bir soru bu,o yunun bir yönetmeni var mı yoksa kolektif bir reji çalışması mı?

B.Y: Yönetmen olarak yer aldığım oyunlarda da aslında bakarsanız bugüne kadar hep bir kolektif reji yanı vardı ama burada tek kişilik bir oyun olduğu için, ben yazdığım ve ben oynadığım için kafamda belli başlı şeyler vardı ama ekip içerisinde özellikle de Alev’in (Alev Koçer) yönetmen yardımcısı olarak rolünün çıtası artarak biraz onun gözüyle çıkacak oyun. Bizim çalışmalarımızda genellikle kolektif yan baskındır, oyuncunun üretimine açık, oyuncuya serbest alanların bırakıldığı çalışmalar yaptık bugüne kadar genellikle.

Alev Koçer: Fikir, fikri ateşler genelde bizim çalışmalarımızda. Tamamen belirlenmiş bir rejiye göre değil, metne hakimiyetimizi sağladıktan sonra doğaçlamalarla başlıyoruz. Bu süreçte oyuncudan gelen ve yönetmeninde kafasındakine yakın bir şeyse o bir yere gidiyor, başkasından başka bir şey geliyor, yönetmen bu noktada bakıyor, kafasındaki gidişata uygun mu, bu haliyle sonunu görebiliyor mu, buna göre belirleniyor ve şekilleniyor reji.

Masal Pavyonu Kasım’da seyirciyle buluşacak dediniz.

B.Y: Evet, Kasım’ın ikinci yarısında prömiyer yapmayı planlıyoruz.

“İyi eleştiri almış bir şeylerin tekrarını yapmak kolay. Ama iyi eleştiri almış bir şeylerin üzerine farklı bir şeyler koyarak yol almak biraz risk,biz başından beri bunu seçtik.”

Sezonu bunun öncesinde geçen sezonun son oyunu olan Sessizliğin Beş Çeşidi ile açıyorsunuz. Geçtiğimiz yıl İzmir’de sahnelenen tüm oyunları görmüş biri olarak bence tüm bu oyunlar içerisinde Sessizliğin Beş Çeşidi en iyisiydi diyebilirim, devam edecek ve henüz görmemiş seyircilerle buluşacak olması güzel bir haber.

A.K: Shelagh Steohenson’un aslında radyo tiyatrosu olarak yazılmış bir metni. 2004 yılında sahne için tekrar bir uyarlaması yapılmış. Ben metni ilk okuduğumda çok beğendim. Bir oyun bulduğum zaman sinopsisine bakıyorum, nerede oynanmış, kimler oynamış, nedir ne değildir diye araştırıyorum. Bizim sahnelediğimiz biçimde hiçbir uyarlamasını görmedim ama ben öncelikle metnine bayıldım. Biz oyunlarımızı seçerken ülke gerçeklerinden çok uzaklaşmıyoruz. Yani Batı’yı çok içimize alıp da Türkiye’yi yok sayamayız ya da Türkiye’ye odaklanıp Batı’yı yok sayamayız, hep bir ortak payda arıyoruz. Ben metni okuyunca hemen Bahadır’a gönderdim, o da çok sevdi ama zor bir metin, oyunun dramaturjisinde çok zorlandık.

B.Y: Metin çok vurucu zaten, çok fazla yumruk var. Biz metni boğmak, seyirciyi de metinle boğmak istemedik.

Acının altında kıvranıp da meseleden uzaklaşmak değil de meselenin farkına varmak en önemli unsur belki de bu oyun için.

B.Y: Çok doğru ifade ettiniz, ajitasyon yapmaya da çok müsait bir metin. Oyunculukların çok büyük olmasını istemedik çünkü şiirsel bir anlatım da var metinde, Alev’in çevirisinde de metnin o özelliği korundu. Oyunculuk, kostüm, dekor bunların hiçbirisinde çok öne çıkan, sivrilen bir şey olsun istemedik.

A.K: Çünkü metin çok göze batıyor, biz onun önüne hiçbir şeyin geçmesini istemedik.

Yine geçen sezon oyunlarından sizin yazdığınız Oyuncak Şoförüm vardı, o devam edecek mi?

B.Y: Oyuncak Şoförüm bu yıl belki festivallerde ya da birkaç özel gösterimle sahnede olacak. Belki biraz duygusal davranıyoruz, oyunlarımızdan tamamen kopamıyoruz ama şu an için sezon programımızda Oyuncak Şoförüm yok.

Oyuncak Şoförüm’ün de çok mühim bir meselesi vardı ama anlatım dili çok yumuşaktı. O ağır meselesini sert bir dokunuşla değil de hafif bir temasla “Bir şey söyleyeceğim ama…” der gibi anlatıyordu oyun, en çok bu yönüyle aklımda yer etti. Oyun seyircide karşılığını nasıl buldu?

B.Y: Oyuncak Şoförüm’ü yazarken derdim naif bir şekilde vurucu bir şey anlatmaktı. O oyunda bir bireyin pek çok anlamda sıkışmışlığından yola çıktım seçtiği meslek ,seçtiği hayat arkadaşı, seçtiği yol gibi. Bu sıkışmışlığın çeşitli dozlarda ben her birimizde var olduğunu düşünüyorum. Metni naif bir dille oluşturduğum gibi sahnelerken de tercih ettiğimiz her bir unsur o softluğu destekleyecek türdendi. Bir seyircimizden çok güzel bir yorum almıştım, ” Anlaşılan bir festival filminden çıkmış gibiyim” demişti, çok hoşuma gitti bunu duymak. Oyun anlaşılmama riski taşıyordu, bir adamın sıkışmışlığı, geçmişiyle hesaplaşmaya ve geleceğine bakmaya çalışması ne kadar insanı ilgilendirir diye soru işaretleri vardı kafamda ama oyun seyirciye ulaştı ve çok güzel eleştiriler aldık, çok mutluyum bu oyun süreciyle ilgili.

Oyunlarınızın ortak noktası çok konuşmadığımız, göz ardı ettiğimiz, yok saydığımız kişiler ve meseleler. Toplum olarak biraz yok saymaya, görmezden gelmeye meyilli olduğumuzu düşünüyorum. Sizin oyunlarınızda o yok saydıklarımız sahnedeler ve sahnenizin yapısı itibariyle de burnumuzun dibindeler, ne kadar yok sayarsak sayalım orada artık kaçabileceğimiz bir yer yok. Umarım burada yüzleşen, kabul eden, farkındalığı artan seyircilerin oranı fazladır ama aksi yönde tepkiler aldığınız oldu mu?

B.Y: Çok farklı şeyler yaşadık bugüne kadar. Kendi yaşadıklarıyla yüzleşip kötü bir süreç yaşayan seyircimiz de oldu, çıkışta bizi görmek isteyenler de oldu, çok fazla sayıda değil ama oyundan çıkanlar da oldu. Bu kişiler de oyunu beğenmedikleri için değil, yüzleştiği, yakaladığı şey sebebiyle çıkanlar yani o aynanın rahatsız ettiği kişiler.

A.K: Biz taraf değiliz, oyunlarda taraf olmak istemiyoruz. Şunu çok yaşadık, hiç bizim beklemediğimiz, hiç tahmin etmediğimiz tepkiler ve yorumlar aldık. Kesik oyunumuzda bunu çok yaşamıştık mesela, oyunla ilgili çok yorum aldık ve biz dramaturjiyi başka bir şey üzerine kurmuştuk, gelen yorumlara bakıp “Aaa böyle anlaşılmış, aslında iyi de olmuş” falan dedik. Oyuncak Şoförüm’de de öyle ki keza daha anlaşılabilir metindi ama farklı farklı yorumlandı ve bunlar bize ışık tuttu. Bu yorumlar bize deneysel işler yapma cesareti verdi, dedik ki biz deneysel işler yapıp karşı taraf ona tutundukça bu bizi başka yöne de yönlendirebilir, farklı kapılar da açabilir.

Önümüzdeki sezonu ve oyunu konuştuk ama biraz geriye gidelim, Salt’ın kuruluş hikayesini konuşalım istiyorum. Oyun yazıyorsunuz, yönetiyorsunuz, sahneye çıkıyorsunuz ama bir yandan da ekipteki herkesin profesyonel anlamda sürdürdüğü başka başka meslekleri var. Niye tiyatro yapıyorsunuz, niye sanatın bu derece kösteklendiği bir ülkede tiyatro kuruyorsunuz. (Gülerek) Sizin derdiniz ne, niçin diğer mesleklerinizi yapıp sonra da keyfinize bakmıyorsunuz?

B.Y: (Gülerek) Biz de bazen bunu soruyoruz kendimize. Ben makine mühendisiyim, Alev eczacı. Yine ekibimizde mühendis, eğitmen arkadaşlarımız var. Salt’ı kurmadan önce çeşitli gruplarda yer aldık, birçok eğitim aldık. Bu deneyimler sonucunda da profesyonel olarak bu ekiplerde yer almaya başladık. İnsanın ne istediği bazen biraz karışık olabiliyor ama ne istemediğini bilmek bir itki oluyor. Ne istemediğimizi fark edip buradan yola çıktık ve çıktığımız yolda ne istediğimizi de bulduk.

A.K: Yola çıkış noktamız aslında ne istemediğimizi fark etmemiz. Hayatın içinde hepimiz çok büyük ödünler veriyoruz, ister tiyatro yapın ister başka bir iş, işin içine maddiyat girdiği zaman ister istemez ödün veriliyor. Biz ne istemediğimize karar verdiğimiz anda eşzamanlı olarak tiyatromuzu da kurmaya karar verdik. Yola çıktığımız her arkadaşımızda da aynı istek, aynı beklenti vardı. Üretim süreci hepimizi çok memnun ediyor, üretim sürecimizi sürdürecek metinler seçmeye çalıştık ve ödün vereceğimizi hissettiğimiz hiçbir projeye girmemeye karar verdik.

B.Y: Derdiniz ne dediğiniz noktada hakikaten zaman zaman düşündüğüm oluyor. Bu ülkede tiyatro yapmak çok zor, bunu söylemenin bile bir anlamı kalmadı, herkes biliyor. İzmir’de tiyatro yapmak daha da zor. İzmirli seyirciler belki bana biraz kızacaktır ama İzmir’de seçenek çok da olmamasına rağmen hem bizim için hem de bu şehirde perde açan diğer ekipler için iş zor, biraz daha desteklenebiliriz diye düşünüyorum. Ama zamanla bu kültürün de oturacağına inanıyorum.

“Ben bütün gün eczanemde çalışırken bir yandan da bilgisayar başında oyunları takip edip yeni metinlere ulaşabiliyorsam bunu tiyatroyla uğraşan herkes yapabilir, yapmalı bence. Hele de tek işi oyunculuk olan bir kişinin kesinlikle yapması gerekir. Vizyon eksikliği dediğim şey aslında tam da bu.”

Tiyatro deyince sorun kelimesi de hemen ona eşlik ediveriyor yazık ki, türlü türlü sorun var ama oyuncu konusunda sorun yaşayıp yaşamadığınızı merak ediyorum. Profesyonel oyuncuların-eğer ki ödenekli bir tiyatroda değillerse-nerdeyse tamamı İstanbul’da, sizin gibi iki profesyonel mesleği bir arada yürütebilen kişi sayısı da çok az.

B.Y: Yaşıyoruz tabi ama bir yandan da çok büyük arayışlara girmiyoruz. Proje bazında çalıştığımız arkadaşlarımız oluyor. Ve şanslıyız ki bizim bir projemizde yer alıp da sonra giden hiç olmadı, gelen hep bizimle kaldı aslında. Bizim tarzımızda oyunlarda yer alacak oyuncu konusunda, bu konuda deneyimleri ya da eğilimleri olmaması nedeniyle biraz zorlanıyoruz.

A.K: Deneyim ve eğilime hemen vizyonu da eklemek isterim. Metni anlaması lazım bizimle çalışacak oyuncunun, yani metnin alt temasını hiç anlamayıp da çok uç noktalara takılan oyuncu arkadaşlarımız oldu. Vizyonu olan oyuncu konusunda sorun yaşadığımızı söyleyebilirim.

Sahne sıkıntısı da yine çok konuştuğumuz konulardan. Sahnesi olmayan tiyatroların yaşadıkları sorunlar bir yanda, kendi sahnesi olan tiyatroların sorunları bir yanda diye düşünüyorum, her iki halde de pek gün yüzü yok gibi geliyor bana.

B.Y: Sorunlarımız tabi ki var. Biz Salt’ı kurmadan önce kendi sahnesi olmayan tiyatro ekiplerinde çeşitli görevlerde yer aldık, kendi sahneniz olmadığında çok sorun yaşıyorsunuz, bir prova süreci bile ciddi sıkıntı olabiliyor. Kendi sahnenizin olması çok sevindirici şekilde birçok sorunu bertaraf ediyor ama bambaşka sorunlar da getiriyor beraberinde. Bir kere ne yaparsanız yapın yaz aylarında herkes tatildeyken bile dönen bir çark var. Mayıs ayının ortasından Ekim ayına kadar bu çarka katkısı olan bir üretim yok ama vergisinden stopajına kadar bütün masraflar işlemeye devam ediyor. Oyunlarımızı sahnelediğimiz dönemde de Çarşamba, Cuma, Cumartesi oynayabiliyoruz, haftanın her günü sahnemiz açık değil. Herhangi bir desteğimiz ya da sponsorumuz da yok. Kendi yağında kavrulan bir tiyatroyuz. Üzüldüğüm dönemler olsa da bundan çok da şikayetçi değiliz, şu an bunu sürdürebiliyoruz.

A.K: Seyirciyi suçlamak anlamında söylemiyorum ama İzmir’de daha çok yazlık kültürüne yakın bir yaşam tarzı var. O nedenle de seyirciyi yakalamak da çok önemli bizim için. Ekim sonu için bile düşünüyoruz zaman zaman, acaba sezonu Kasım’da mı açsak diye.

İzmir seyircisiyle buluşuyorsunuz, o konuda bir sıkıntı yok, artarak da devam etsin umalım ki. İzmir dışındaki seyircilerle buluşma konusunda ufukta görünen bir şeyler var mı, bildiğim kadarıyla bugüne kadar hiç şehir dışı turne yapamadınız.

B.Y: Bizim hep gündemimizde olan ama bir türlü harekete geçemediğimiz bir konu bu. Biraz zaman problemimizden kaynaklandı bu, ekipteki herkesin sürdürmekte olduğu başka işleri de olduğu için. Yakın vadede netleşen bir planımız yok ama ekibimiz de çok istiyor turne yapmayı, İstanbul’da bağlantı da olduğumuz birkaç sahne var. Ama sanırım bu turne konusunda ben biraz ihmalkar davrandım.

Sezon boyunca seyirciyi neler bekliyor Salt’ta, nasıl bir program var önümüzde?

B.Y: Ekim ayı boyunca Sessizliğin Beş Çeşidi’ni sahneliyoruz, onun arkasından Kasım ayının ikinci yarısında Masal Pavyonu perde açacak. Yine benim yazdığım ve hazırlıklarına başlayıp da şu ara biraz ara verdiğimiz ikinci sezon oyunumuzun provası devam edecek ve Ocak ayında prömiyer yapacak.

A.K: İki oyunun birden hazırlıklarına başladık aslında, Masal Pavyonu’nun provalarının yoğunluğu sebebiyle diğer oyunun provalarını durdurduk ama Masal Pavyonu’nun prömiyerinin hemen ardından provalarımız yeniden başlayacak. Bu oyun da bizi çok heyacanlandıran, bizim için yenilikler barındıran, deneysel bir iş olacak. Bunların yanı sıra sezon sonuna doğru sahnelemeyi planladığımız bir oyun daha var, henüz netleşmedi ama o konuda metin araştırmalarımız devam ediyor, çeviri bir oyun olacak. Birisi henüz netleşmemiş olmakla birlikte dört oyunla seyirci karşısında olacağız sezon boyunca.

Mimesis Söyleşi