Bekleyen Hayaller: Bobik Nerede?

Pinterest LinkedIn Tumblr +

[Birgün Gazetesi’nin Mim Kolektif’in kurucuları Fatih Sönmez ve oyuncu Selen Domaç ile oyun üzerine röportajını okuyucularımızla paylaşıyoruz].Mim Kolektif’in Çehov uyarlaması “Bobik Nerede?”, klasik metni günümüze taşıyarak eylemsizlik ve bekleme halini çağdaş bir yorumla sahneye taşıyor.

Mim Kolektif, Anton Çehov’un ünlü eseri Üç Kız Kardeş’i uyarlayarak seyirciyi 20 yıl sonrasına, Bobik Nerede? oyunu ile götürüyor. Fatih Sönmez’in uyarlayıp yönettiği oyun, Çehov üzerinden yalnızca bugünün sistemini değil, insanın kendi içsel ataleti de eleştiriyor. Aynı zamanda Mim Kolektif’in kurucuları olan Fatih Sönmez ve oyuncu Selen Domaç ile oyun üzerine konuştuk.

>> Yeni kurulan bir kolektifsiniz. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?

Fatih Sönmez: Aslında bu fikir benim için yeni değil. Daha mezun olur olmaz tiyatro kurma girişimlerim oldu. 2007–2008 yıllarında Shakespeare’in J.Caesar oyununun bir uyarlamasını yapmıştım. O zamana göre daha sert bir yorumdu. Okuldan itibaren Çehov’la güçlü bir bağım vardı; mezuniyet projelerimizden biri Üç Kız Kardeşti. Ardından yedi yıl boyunca Devlet Tiyatroları’nda Çehov Makinesi’nde oynadım.

>> Yıllarınız Çehov ile geçmiş.

F.S: Evet. Henüz 26–27 yaşındayken Çehov’un kendisini oynamaya başladım. O yaşlarda, veremli ve kırılgan bir adamı oynamak başta tuhaf bir çelişkiydi ama bana çok şey öğretti. Bu noktada Müge Gürman’ı özellikle anmak isterim. Çok özgün, çok özel bir yönetmendir; Çehov’u hem sahnede hem düşünsel olarak derinlemesine araştırmamı sağladı.

Çehov’un “komedi” anlayışı, absürt dili ve sahnedeki karşılığı üzerine yıllarca düşündüm, dramaturji ve tiyatro tarihi üzerinden Çehov’un metinlerini, not defterlerini incelemeye başladım.  O yıllar, “Çehov’un komedisi nedir, nasıl bir komedidir?” diye gerçekten sorduğum yıllardı. Onun absürt dilini sahnede kendisini oynayarak anlamaya başladım.

>> Birçok insan Çehovu ağır ve dramatik sanıyor

F.S: Ama onun hep vurguladığı bir şey vardır: “Benim oyunlarım komedidir.”

>> Neden Üç Kız Kardeşi seçtiniz? 

F.S: Üç Kız Kardeş, Anton Çehov’un en zor metinlerinden biridir; bunu kendisi de söyler. Oyunun merkezinde çok basit ama derin bir durum vardır: Üç kız kardeş Moskova’ya gitmek ister ama gidemez. Neden gidemezler, gerçekten bir engel mi vardır, yoksa sadece yapamazlar mı? Bu “gidememe” hali, sebepsiz gibi görünen tıkanıklık, hem absürdün hem de modern tiyatronun temel taşlarından biridir. Beni çeken şey tam olarak buydu.

>> Uyarlama yapmaya nasıl karar verdiniz?

F.S: Oyunu Moskova’daki Bolşevik Devrimi’nin içine yerleştirerek karakterleri 20 yıl ileri aldım. Bu üç kadın, yirmi yıldır aynı bekleyişin içinde, hala aynı oyunu yaşamaya devam ediyor. Seyirci eğer oyunun metnini okumuşsa bu tercihi hemen fark ediyor; oyunu daha önce okumadıysa da bir gariplik olduğunu hissediyor çünkü bu yorumda esas mesele, Üç Kız Kardeş’in merkezindeki o bitmeyen “gidememe” halinin zamanla nasıl katılaşıp kader haline geldiğini.

>> Neden gidemiyorlar?

F.S: Aslında Moskova’ya gidememelerinin hiçbir gerçek nedeni yok; ne para, ne sağlık, ne de başka bir engel. Sadece gidemiyorlar. Bence bu absürt bir temeldir. Ben de oyunu tam da bu soru üzerine kurdum: Nasıl olur da gidemezler? Oyuna önce bir seyirci olarak bakıp buna hiç inanmadım.

>> Godotu Beklerkendeki gibi diyebilir miyiz?

F.S: Kesinlikle. Bu yüzden Üç Kız Kardeşi her ne kadar dramatik bir altyapı ile sıradan bir hikaye anlatıyor gibi görünse de, alt metininde politik bir tiyatro yorumu olarak okuyorum ama asla didaktik bir yerden değil; daha öz eleştirel, daha çağdaş bir yerden. Bu, biraz da kendi sınıfıma yönelttiğim bir itiraz. Solcu bir eleştiri değil bu; daha çok benim de ait olduğum, o konforlu “seküler” bekleyiş haline dair bir sorgulama. Asıl absürt olan gidememek değil; gidebilecekken yerinden kımıldamamayı kabullenmek.

>> Tam olarak neyi eleştiriyorsunuz?

F.S: Sistemi sürekli eleştirip hiçbir şey yapmadığınız sürece, o sistem sizi yavaş yavaş bir kuklaya dönüştürür. Sürekli bir bekleyiş ve şikayet hali içindeyiz. Sistemden, ekonomiden, siyasetten yakınmak çok kolay ama gerçek bir halk hamlesi, gerçek bir örgütlenme ve somut bir plan olmadıkça bu sadece sözde kalıyor. Aydın sınıfı masalarında ülkeyi ve dünyayı daha yaşanabilir hale getirmenin hayallerini kuruyor ama o masalardan yeni bir düşünce, yeni bir yol, gerçek bir hareket çıkmıyor. ‘Üç Kız Kardeş’te eleştirdiğim şey tam olarak bu: Şikayeti bir eylem sanmak ve bekleyişi kader gibi kabullenmek.

>> Peki Bobiki bu noktaya nasıl bağladınız?

F.S: Bobik oyunun gizli anahtarı. Orijinal metinde yalnızca adı geçen bir figürdür. Ben oyunu 20 yıl ileri sardığım için evdeki herkes yok oldu. Bobik ise büyümüş ama nerede olduğunu bilmiyoruz. Oyunun adı da buradan geliyor. Bobik benim için bir metafor. Belki devrime katıldı, belki vuruldu, belki o kaosun içinde kayboldu. Bilmiyoruz. Bu bilinmezlik, oyunun tam merkezinde duruyor. Çünkü bu oyun, eylemsizliğin ve “bir gün olur” diye beklemenin, zamanla nasıl yok oluşa dönüştüğünü anlatıyor.

>> Oyunda bir yandan üç kız kardeş kitabını okuyorlar…

F.S: Evet, oyunda üç kız kardeşin sürekli kitap okuması ve ıslık çalması bilinçli bir tercih. Üçü de eğitimli, birkaç dil bilen, entelektüel olarak donanımlı kadınlar. Bu yüzden Maşa’nın okuduğu kitabı özellikle ironik bir yere koyduk. Aslında o kitap, üç kız kardeşin kendisine dönük bir ayna. Bu uyarlama zaten serbest ve avangard bir yorum. Bir anlamda istedim ki Anton Çehov’un kendisi de oyunun içinde dolaşsın. Çünkü eleştiri başkasına değil; doğrudan kendimize.

>> Neden tek bir erkek oyuncu yedi farklı karakteri canlandırıyor? 

F.S: Oyunu 20 yıl ileri aldığımda evdeki herkesi yok etmiş oldum. Kimi ölmüş, kimi gitmiş, kimi tarihten silinmiş. Üç kız kardeşi, şikayet ettikleri sistemin içinde bu kez tamamen yalnız bıraktım.

Ama onlar inatla hayallerine tutunmaya devam ediyor. Moskova’ya gitme hayali sürsün istiyorlar. O noktada dedim ki: O zaman bu oyunun yeni bir kurbanı olmalı. Ve bu kurban kardeşlerden başka biri olamaz. Erkek rollerin tek bedende toplanması buradan geliyor. Onlar porselen fincanlarda çay içmeye, hayal kurmaya devam edebilsinler diye Andrey oyundaki diğer tüm karakterleri oynuyor.

>> Bu yalnızca biçimsel bir tercih mi?

F.S: Hayır. Burada bir parçalanma anlatıyorum. Parçalanan da biziz. Evdeki biz, işteki biz, ilişkideki biz…Kapitalizm bize bu rolleri veriyor, biz de isteyerek oynuyoruz. Tek bedenin birçok role bölünmesi bunu görünür kılıyor.

>> Senin için nasıldı? Hayalleri, inançları olan birinden kabule, oradan da hayal kırıklığına sürüklenen tek karakter İrina. Diğerleri aynı yerde kalıyor.

Selen Domaç: Acıklıydı tabii. Hem oyun için hem de karşılaştığım karakter için. Bu bir yüzleşme haliydi. Zaten süreç boyunca kendime sık sık şunu sordum: “Bu karakter neden bana geldi?” İlk başta İrina’yla yüzleşmekten kaçtım diyebilirim. Okuma provalarında kendimi biraz geri çektiğim oldu. Çünkü burada sadece oyuncu olamadım; kurduğumuz sistemin, laboratuvarın da bir parçasıydım.

Aslında itiraf edeyim, İrina’yı hiçbir zaman oynamak istediğim bir karakter değildi. Ama süreç ilerledikçe şunu fark ettim: İrina’nın yaşadığı dönüşüm, hayalin sönmesi değil; hayalin gerçekle çarpışması. Ve bu çarpışma insanı çok yalnız bir yere bırakıyor. Kabul etmek, beklemekten daha zor. Ve o acı, sahnede taşınması gereken gerçek bir yük oluyor.

F:S: Bu oyunda oyunculardan özellikle duygulanma çabası istemedim. Çünkü hayatta böyle bir çaba yok. Çehov’da hala çözemediğimiz yerlerden biri de bu aslında. Çok yoğun duygular var, çok sert geçişler var. Oysa Çehov’da “birdenbire ağlar” gibi notlar vardır. Bu, “hazırlan” demek değildir. Hayatın içindeki ani kırılmaları işaret eder. Bizim derdimiz o anı satmak değil; o akışın içinde dürüstçe var olmak.

OYUNUN FİNALİNDE SEYİRCİYİ GÜÇLÜ BİR RİTÜEL DUYGUSU KARŞILIYOR

S.D: Özellikle üçüncü perdenin sonundan dördüncü perdeye geçerken sahnede bir ritüel oluşuyor. Her şey sadeleşiyor. Oyuncular iyice çıplak kalıyor. Müzik de bunu çok etkiliyor. Son perdede sadece biz değil, etrafımızda da bir şeylerin döndüğünü hissediyorsun.İrina’nın o son anda anlaması ve günün sonunda Olga’ya dönüşmesi… Bu bir karakter değişimi değil, bir bilinç geçişi.

F.S: Çehov’un finalleri hep yanlış anlaşılır. “Ağladık, mahvolduk” denir. Oysa oyun bittiğinde üç kız kardeş bir şeyleri anlar. Bu bir çöküş değil; geç kalmış bir fark ediştir. Ve trajedi de tam burada başlar. Çünkü anlamak her zaman kurtarmaz. Ama artık eskisi gibi de devam edemezsin.

BİRGÜN

Paylaş.

Yanıtla