Melek Baykal, yeni oyunu Konken Partisi’ni, sahnede geçen elli yılını ve “hayatın dağıttığı kartlarla” kurduğu yolculuğu anlattı. Baykal “Perde açılmadan önce hâlâ kalbim çarpıyorsa, içimdeki ateş sönmemiş demektir” diyor.
L. Coburn’un Pulitzer ödüllü oyunu ‘Konken Partisi’, bu sezon Tiyatrokare yapımı ve Nedim Sabanrejisiyle yeniden sahnede. 1990’larda Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter yorumuyla hafızalara kazınan oyun, bu kez Melek Baykalve Mehmet Atay’ın performansıyla seyirciyle buluşuyor.
Huzurevinde yolları kesişen iki yalnız insanın konken masasında hesaplaştığı hikâye; yaşlılık, görünmezlik ve ikinci şanslar üzerine güçlü bir söz söylüyor. Baykal’la hem Fonsia karakterini hem de sahnede geçen 50 yılını
konuştuk.
Fonsia sizi en çok hangi yönüyle etkiledi?
Fonsia’nın yalnızlığı beni çok etkiledi ama bu sıradan bir yalnızlık değil. İnsan kalabalıkların içinde de yalnız kalabiliyor. Huzurevinde, geçmişinin içinde sıkışmış bir kadın o. Yaşlılık çoğu zaman toplum tarafından ‘sessizlik’ gibi görülüyor. Oysa Fonsia’nın içinde hâlâ fırtınalar var. Hırsı, öfkesi, incinmişliği var. Kırılmış kalbini ve uğradığı haksızlıkların hepsini bavuluna koymuş. Atmaya da kıyamamış, satmaya da. Sonra hepsinin adına ‘yaşlılık ve yalnızlık’ demiş. Onu oynarken şunu düşündüm: İnsan yaş aldıkça görünmezleşmemeli. Oysa biz yaşlılığı çoğu zaman kenara koyuyoruz ama Fonsia, görünmez olmayı reddeden, hâlâ bağıra çağıra çocuk kalmaya çalışan eğlenceli bir kadın.
“Hayat elimize gelen kartlarla değil, onları nasıl dağıttığımızla ilgilidir” cümlesi yaşam felsefenizle örtüşüyor mu?
Çok örtüşüyor. Hayat adil bir oyun değil. Kimimiz güçlü kartlarla başlıyoruz, kimimiz kırık bir el alıyoruz. Ama mesele o kartla nasıl bir hayat kurduğun. Sanat da böyle. Herkes aynı imkânlara sahip değil ama herkes sesini, rengini bulabilir. Hep şuna inandım: Şartları değiştiremiyorsan, tavrını değiştir. Gülmen gerekiyorsa kahkahanı tutma. Ağlaman gerekiyorsa saklama. Ağlaman gereken yerde gülmeye çalışmak ya da gülmen gereken yerde kendini tutmak insanın benliğine haksızlık. Duygunun hakkını vermek gerekiyor. Kartlar her dağıtıldığında umut da yeniden dağıtılır aslında. Bugün kahkaha atman gereken bir güne uyanabilirsin. Çünkü hepimiz bu hayatı ilk kez deneyimliyoruz. Bazen kötü dağıtılmış bir kart, başka bir kartla birleştiğinde yeni bir yol açar. Yeni bir hayat, yeni bir ışık, yeni bir kariyer… Hayat biraz da cesaretle oynamayı bilmek.
Yıldız ve Müşfik Kenter’in yorumladığı bir oyunda yer almak nasıl bir sorumluluk yarattı?
Ustaların iz bıraktığı bir metni sahnelemek ciddi bir sorumluluk. Ama tiyatro kuşaklar arasında devredilen bir nefes değil mi? Nasıl ki Hamlet yüzyıllardır binlerce oyuncu tarafından yorumlanıyorsa biz de eskimeyen bir hikâyeyi zamanımızın ruhuyla anlatıyoruz. Metin aynı kalabilir ama oyuncunun kalbi, dönemi ve bakışı değişir. Tiyatronun en güzel tarafı yaşayan bir sanat olması, zamana direnmesi. Ustaların izine büyük bir saygı duyuyoruz. Ama onların gölgesinde kalmak için değil; o mirası bugünün yalnızlığıyla, yaşlılığıyla, kırılganlığı ve hatta haksızlıklarıyla yeniden söylemek için buradayız. Zaman değişiyor ama insanın temel duyguları değişmiyor. Biz de bu metni bugünün kalbiyle konuşuyoruz.
Konken Partisi huzurevinde geçen ama enerjisi yüksek bir oyun. Bu tezatı nasıl diri tutuyorsunuz?
Çünkü yaş almak hayattan çekilmek demek değil. Huzurevi bir son durak gibi görünse de aslında orada da tutku, rekabet, kırgınlık hatta çocukça bir inat var. Sahnede ‘yaşlılığı’ oynamıyoruz; insanın bitmeyen var olma arzusunu oynuyoruz. Sanatın en güzel yanı şu: Yaş fark etmeksizin insanı yeniden görünür kılmak. Sahnede yaşlı bir kadını değil, yaşayan bir kadını gösteriyoruz.
