27 Mart Dünya Tiyatro Günü İstanbul Yürüyüşü üzerine Kısa Bir Değerlendirme

Bu yıl 27 Mart yürüyüşünün görece kitlesel ve çok daha canlı olmamasının dönemsel ve belirleyici bir nedeni var: Sezon başında heyecan yaratan örgütlü tiyatro hareketini inşa etme girişiminin zamanla asgari seviyelere inmesi ve aşama aşama genişleyen iletişim ağının çözülmesi. Allahtan Kültür Sanat-Sen gibi bir örgüt var ve Beyoğlu’ndaki bürosu sınırlı da olsa örgütlü buluşmalara mekan olabildi. Bu noktada, örgütlü tiyatro sürecinde aktivitesini koruma adına sözlerini tutamayan ve çok çabuk sonuç almak isteyen tiyatrocuların biraz derin düşünmesinde büyük faydalar var. Öznelci aktivist duruş, ne yazık ki düzenli olarak ve kaçınılmaz bir şekilde gerçeklik duvarına çarpıyor. Bu işin yapısal nedensellik boyutuna ilişkin bir değerlendirme ve bu yazıda uzatmayı düşünmüyorum. Geleceğe dönük pratik dersler çıkarmak açısından, örneğin yürüyüşün “biz bize” havasına bürünür gibi olması ve özellikle AKM önündeki konuşmaların bitmesinden sonra yapılan kısa gösterilere geçildiğinde kalabalığın yarı yarıya azalması üzerinde durmakta fayda var.

Bunun çeşitli nedenleri var. Örneğin kalabalığa dönük konuşmalar uzadığında ve neredeyse panel havasına büründüğünde, insanların sıkılması ve aradan çok zaman geçmemesine rağmen bitse de gitsek demeye başlamaları. Bu hatayı seyrici psikolojinden çok iyi anlaması gereken tiyatrocuların yapması ilginç. Sanıyorum seyirciyi pasif bir varlık olarak kabul etme ve alımlayıcı çerçeveye hapsetme alışkanlıkları önemli rol oynuyor. Bu nedenle, canlılık yaratma ya da uyarıcı olma konusunda başarılı olma şansına sahip kısa teatral gösteriler de gümbürtüye gidebiliyor. Sonuçta ne yürüyüş sırasında ne de hedeflenen alanda, katılımcı topluluğu çoğaltmak mümkün olmadığı gibi bir yerden sonra kalabalığın yarı yarıya azalması sonucuyla da karşı karşıya kalınabiliyor. Gereğinden fazla uzayan konuşmalar meselesi aslında organizasyon toplantılarında ele alınmış ve konuşmaların kısa geçmesine özellikle dikkat edilsin denilmişti. Fakat alışkanlıklar ağır basıyor ve hazır bir kalabalık toplanmışken dertlerimizi dinletebildiğimiz kadarıyla dinletelim anlayışı galip gelebiliyor.

Bana aktarılan ikinci sorun da alışkanlıklarla ilgili. Sanat örgütlerinin ayrıca kendi pankartlarıyla gelmemesi gibi bir karar verilmiş, fakat Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nden arkadaşlar hem kendi sanat örgütlerinin pankartını getirmiş, hem de getirilen pankart boyutları itibariyle ana pankartmış gibi bir görünüm yaratmış. Gerçekten de çekilen bazı resimlere bakıldığında, sanki yürüyüşün organizatörü ve sahibi Nazım Hikmet Kültür Merkezi’ymiş gibi bir izlenim edinmek mümkün.

Kitlesel mitinglerde, örgütlerin kendilerini vurgulamak için geliştirdikleri pek çok teknik vardır. Bunlardan birisi de örgütün pankartının büyüklüğü ve biçimidir. Öyle ki, bu konuda hata yapan bir örgüt, kendisinden çok daha küçük gurupların daha vurgulu bir izlenim bırakmasının önüne geçemeyebilir. Nazım Hikmet Kültür Merkezi de kitle mitingi mantığıyla hareket etmiş. Oysa 27 Mart yürüyüşünde teatral formların öne çıkması gerekiyor. Her topluluk ya da sanat örgütünün kendi pankartıyla geldiğini, üstelik bir de ebat ve biçim yarışına girdiklerini varsayalım, ortaya bir pankartlar gösterisinden başka bir şey çıkmayacak; hatta bazı küçük guruplar özel olarak dışardan pankart taşıyıcı bulmak zorunda kalacaktır.

Bununla birlikte, pankart meselesinin çok fazla sıkıntı yaratmadığı izlenimi de edindim. Bunun nedeni, yukarda belirttiğim gibi, aslında yürüyüş ortamına prova havasının hakim olması. Tersi olsa, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin açık bir rol çalma suçlamasıyla karşı karşıya kalacağına şüphe olmazdı. Bazı rollerin iyi, bazılarının şöyle böyle çalışıldığı, birçoğunun belirsiz seyrettiği bir prova ortamında rol çalmak bir yere kadar sorun yaratabilir.

Yürüyüşe ilişkin dile getirilen bir önemli eksiklik de AKM binasının kaderine, devlet ya da ödenekli tiyatroların sorunlarına çokça referans yapılmasına karşın, bu tiyatrolardan insanların yürüyüşe genelde ilgisiz kalmasıydı. Bu tip sorunlarla bir çok platformda karşılaşıyoruz. Öyle ki, amatör tiyatro adına en fazla profesyonel sanatçılar ya da devlet ve şehir tiyatroları adına en fazla özel tiyatro sanatçıları konuşmak zorunda kalabiliyor. İstanbul’da tiyatronun bugününü ve geleceğini şekillendirdiği açık yarı-profesyonel tiyatro oluşumlarının sorunları da büyük ölçüde onların gıyabında tartışılıyor; çünkü politikleşip toplumsallaşamayan bir tiyatro gailesi içinde günü kurtarma hesapları ağır basıyor. Ancak canlar yandığında imdat sesleri yükseliyor; o zaman da iş işten geçmiş oluyor.

Yürüyüş değerlendirmesinin yapılacağı özel bir toplantı organize edilirse, bu yazıda kısmen değindiğim sorunlar ve geleceğe dönük olarak çıkarılması gereken dersler daha ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır. Sonuçta 200’ün üzerinde insanın bir araya gelip Galatasaray-Taksim meydanı hattında gerçekleştirdiği yürüyüş ve buluşma, tiyatrocuların bir araya gelme, tiyatronun ve ülkenin gerçeklerine değme iradesi olduğuna işaret etmektedir. Bu iradenin neler yapabileceğini tayin etmeye çalışırken, İstanbul’daki 27 Mart yürüyüşü ciddiyetle hesaba katılması gereken bir deneyimdir.

http://fkurhan.blogspot.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: