Hagop Baronyan Mimesis’in 17. Sayısının Konuğu Olacak

Fırat Güllü

Türkiyeli aydınlar bir süredir kafaların karıştığı bu momentumda dönüp tarihi yeniden okumaya ihtiyaç duyuyorlar. Bu çaba içerisinde Tanzimat dönemi ve o dönemin kişilikleri ister istemez biraz ön plana çıkıyor. Gerçekten de özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısı Osmanlı toplumunda bilinen yanıtların hiçbir geçerliğinin kalmadığı, “farklı bir gelecek mümkün” şiarının en canlı biçimiyle dillerde dolandığı bir geçiş dönemiydi. Osmanlı toplumu bu dönemde yeni bir muhalif aydın tipiyle de ilk kez karşılaşacaktı. İmparatorluğun farklılıklar içeren çokkültürlü yapısı içerisinde farklı yollardan geçerek ilerleyen ama nihayetinde “modernlik” temelinde bir araya gelen, sıklıkla çatışsalar da nihayetinde dünya tasavvurları birbirine benzeyen, ağırlıklı olarak İstanbul, izmir, Selanik gibi temel merkezlerde toplanmış bir aydın grubuydu bu. Müslüman kesim yani “millet-i hakime” için bu aydın grubunun ilk kuşağı istisnasız biçimde devletin içerisinden gelmekteydi ve aydınlanma fikriyle modern bürokrat yetiştiren devlet aygıtları içerisinde tanışmışlardı. II. Mahmut döneminin ürünü olan despotik bir yönetim aygıtının baskısından yılan bu küçük ve orta dereceli memurlar, devletin ataerkil ve otoriter zihniyetini sorgulamamakla beraber “evlatlarına” adaletli davranmasını talep ediyorlardı. Rejimin kendisinden ziyade dönemin iktidarına, yüksek paşalara dönük olan bu türden tepkileri Osmanlı tarihi açsından büyük bir yenilik olarak görmek doğru olmaz, bununla beraber bu tepkilerin dile getiriliş biçiminin ve ortaya konan mücadele yöntemlerinin Osmanlı imparatorluğu tarihinde daha önce benzerinin pek görülmediğini de belirtmek gerekir. Öncelikli olarak bu aydınlar yüzlerini Avrupa’ya dönmüş, körü körüne bir taklitçiliği savunmamakla beraber Batı medeniyetinin çağdaş bazı meziyetlerine de gözlerin kapatılmaması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. En çok ilgilerini çeken de modern kamuoyu yaratma yöntemleri olmuştur. Sonuçta var olan iktidar ile mücadelede gücünü toplumdan alan bir muhalefet tarzını hayata geçirmek için gazeteler yayınlamak, popüler edebiyat ürünleri vermek ve özellikle tiyatro eserleri yazmak ve sahnelemek onlar için büyük bir önem taşıyordu. Tiyatro bu yöntemler içerisinde kamusal açılımı en yüksek sanat olduğundan ayrıcalıklı bir yere sahipti.

Bu sırada “millet-i mahkume” yani gayrımüslimler için çok farklı kanallardan ilerleyen bir modernleşme süreci işlemekteydi. Bunlar içerisinde özellikle Ermenilerin modernleşme serüveni bir örnek olarak ele alınabilir. Kökenleri 17. yüzyıla kadar dayanan ve uluslararası bir nitelik taşıyan Ermeni modernleşmesinin kaynakları, Müslüman unsurlarınkinin aksine devlet bünyesinin tamamıyla dışında, uluslararası Ermeni ticari sermayesinin de finansal gücü kullanılarak kurulan bir okullar ağının yardımıyla gerçekleşmişti. Bu ağın bir ucu Venedik, Viyana, Paris gibi büyük Avrupa metropollerine uzanırken diğer ucu tarihi Ermeni ülkesinin en ücra köşelerine ulaşıyordu. Osmanlı ülkesinde dallana budaklana çok çeşitli bölgelerde etkili olan bu ağ, zengin bir insan malzemesinin ortaya çıkmasına neden oluyor, bu yetişmiş insan gücü de toplum tabanında kilise ve okul ikilisinin oluşturduğu bir ittifak içerisinde çok geniş bir devinim alanı kazanıyordu.

İşte Hagop Baronyan bu ikinci modernleşme hikayesinin içerisinde anlam kazanan bir figürdü. Ermeni cemaatinin oluşturduğu kurumlar içerisinde yetişmiş, ardından klasik Tanzimat aydınlarının geçtiği tüm yollardan geçerek söz konusu kurumların işleyişini en şiddetli biçimde eleştiren kişi olmuştur. O da çağdaşı diğer Osmanlı aydınları gibi kamuoyu denen büyülü mefhumun etkisi altında kalmış ve kamusal alanda fikirlerini ifade etmesine yarayacak tüm araçlarla yakından ilgilenmiştir. Çeşitli dergi ve gazetelerde mizah yazıları yazarak başladığı yazarlık kariyerine oyun yazarı, gazete ve dergi editörü ve edebiyatçı olarak devam etmiştir. Ama ne yaparsa yapsın ilgisi her zaman toplumsal olana yönelik olmuş ve eleştirisini güçlü bir kahkaha ile dışavurmayı tercih etmiştir. Bu yüzden de hep bir boyalı kuş olarak kalmış, ne genel Osmanlı kamusuna ne de içinden geldiği cemaate yaranamayarak yalnız ve perişan bir biçimde hayata gözlerini yummuştur.

Baronyan iki dilde yazan ve iki kültüre de (Ermenilik ve Osmanlılık) aynı oranda sahip çıkan tipik bir çokkimlikli Tanzimat aydınıydı. Her iki dilde de politik hiciv ve komedi türüne yaptığı katkılara rağmen Baronyan’ın bu çokkimlikliliğini dikkatli biçimde mercek altına alan araştırmacı sayısı oldukça azdır. Oysa o bir yandan Batılı komedi literatüründen, özellikle de Moliere’den etkilenerek kaleme alınmış, yerelden yola çıkarak evrenselliği yakalama çabasında olan Ermenice oyunlar yazdığı kadar genel Osmanlı kamuoyu ile buluşmak amacıyla Osmalıca olarak yayınladığı Tiyatro gazetesini de neredeyse bir buçuk yıl boyunca tek başına çıkarmaya devam etmiştir. Onun bu çalışmalarının öğrenilmesi ve derinlikli bir biçimde analiz edilmesi modern tiyatronun bu topraklardaki serüveninin daha derinlikli anlaşılmasını sağlayacaktır.

Bu önemli Osmanlı aydını ve tiyatro adamının yeniden hatırlanmasını sağlamak için BGST çatısı altında faaliyet gösteren “Tiyatro Bağlamında Kültürel Çoğulculuk Çalışma Grubu”, Aras Yayıncılık ile işbirliği içerisinde bir Baronyan günü düzenlemek için hazırlıklarını sürdürmektedir. Bu bağlamda Mimesis’in 17. sayısında yayınlanmak üzere bir Baronyan dosyası hazırlanmıştır. Umarız bu dosya, çokkültürlü tiyatro geçmişimizin kenarda kalmış ve haksız yere unutulmaya terk edilmiş bir sayfasının yeniden gün ışığına çıkmasına yardımcı olur.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: