Ege Sanat Atölyesi ile Söyleşi

(Ege Sanat Atölyesi’nin İATG 2010 kapsamında oynadığı oyun sonrası grupla yapılan söyleşiyi yayınlıyoruz.)

İstanbul Amatör Tiyatro Günleri (İATG) 2010 kapsamında, F. G. Lorca’nın “Eskicinin Tazesi” oyununu Ege Sanat Atölyesi (ESA) yorumu ile izledik. Geçen sene izlediğimiz “Sekerat” projesinden bu yana ESA nasıl bir süreç geçirdi? Kadro dinamiklerinde neler değişti?

Ekip, 2006’da toplu olarak öğrenci grubunun içinde çalışma yürütmeye başladı. Mezun kadro, mezuniyete yakın kuşakla “İki Kişilik Hırgür”, “Venedik Taciri”, hatta öncesinde “Guguk Kuşu”’nda bile birlikte çalıştı. “İki Kişilik Hırgür” ve “Venedik Taciri”, Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu (EÜTT) bünyesinde çıktıktan sonra, “Başka Türlü Bir Şey” çalışılırken,  o projenin prömiyerine yakın, mezunlar derneğine bağlı olarak Ege Sanat Atölyesi adını aldık. Böylece resmi bir şekilde kurulmuş olduk. “Başka Türlü Bir Şey”’i oynadıktan sonra, 2008-2009 sezonunda, “Guguk Kuşu”, “İki Kişilik Hırgür”, “Venedik Taciri” ve “Başka Türlü Bir Şey” oyunlarını ayda bir, bazen de iki kere oynadık. Bu dört oyun, ESA bünyesinde bütün sene oynandı.  Sonunda da yeni bir prodüksiyon olan Sekerat çıktı. Bu sene başladığımızda topluluk artık resmi olarak üçüncü yılındaydı. Edinilmiş belli bir birikim olsa da kadrodaki değişikliklerden dolayı yeniden deneyimlenen pek çok şey oldu. Klasik mezun hikâyeleri; gidenler, gelemeyenler, askere gidenler vs… Geçen seneki kadrodan iki kişi askere gitti, EÜTT’den mezun olup topluluğa katılan arkadaşlar oldu. Tiyatro camiasından tanıdığımız Yaşayan Tiyatro’dan Onur ve Ege Tıp Oyuncuları’ndan Zafer de bu sene ESA’ya katıldı. Bir anlamda “yeni bir topluluk” olduk.

Aslında 2009 Eylül’ünde yani sezon başında Kuğunun Şarkısı – Ağzı Çiçekli Adam kolâjı projesi vardı. İkili gruplar halinde çalışılabilecek bir oyundu. O anki grup yapısına daha uygundu. Kimin ne olacağı tam belli değildi ve şartları birbirinden çok farklı kişiler gruptaydı. Ancak daha sonra birçok kişinin koşulları İzmir’de kalmak olarak kesinleşti ve çoğunluğun memur olması ya da yarı zamanlı işlerde çalışması sayesinde çalışma saatleri, yoğunluk durumu birbirine yakınlaştı. Bu nedenle ortak çalışılabilecek bir oyunun daha yararlı olabileceği fikri ağır bastı. Hem şartlar birbirine yakın hale gelmişti hem de grubun bir ekip olma yolunda daha çok bir arada çalışma yapma ihtiyacı vardı. O yüzden bir ekip yaratmak adına, en temel sebebi bu olan bir projede odaklanmak istedik.

Lorca okumaya başladık. Bir proje seçmedik. Oyunları, hayatı, Lorca üstüne yazılmış makaleler, kendi yazdıkları… Oyunlar hakkında da sorumlular belirlendi ve sunumlar yapıldı. Son olarak Lorca’dan bir oyun oynama isteği oluştu ve iki seçenek arasından bu metne karar verdik.

Şubatın ortasında sahne çalışmalarına başladık. 4 Mayıs’ta prömiyeri yaptık, dün ÖKM’de oynadık. Bugün de burada oynadık. Üçüncü oyunumuzdu bu. Süreç kısaca böyleydi.

Geçen sene deneysel bir çalışma izlemiştik.: “Sekerat”. Farklı bir formattı. O çalışmalar hala, devam ediyor mu? Yoksa yeni bir projeyle birlikte rafa mı kaldırıldı?

O niyetten vazgeçmiş  değiliz, ama biraz ara girdi. Beklemeye aldık.  Biraz da şartlardan, durumlardan… Kişisel durumlardan kaynaklanan bazı sorunların yanında, herkes hayatını düzenlemeye çalıştı. Ama hala vazgeçmiş değiliz.

Kadro dinamiklerine bakıldığında ESA, çalışanlar tiyatrosu yapıyor diyebiliriz, sanırım. Dolayısıyla kadronun hangi işlerde çalıştığı, nasıl bir çalışma sistematiği oturttuğu önemli. Kadronun hepsi çalışıyor mu? Haftada kaç gün çalışma yapabiliyorsunuz?

İyi oldu bu soru. Dört senedir,  mezun tiyatrosu yapıyorduk, ama tam anlamıyla çalışan tiyatrosu ilk defa bu sene yaptık. Önceki senelerde çoğunluk yüksek lisans yapıyordu ya da hala öğrenciydi, yarımız bir şey yapmıyordu. Yarı zamanlı çalışanlar vardı. Tam zamanlı çalışanımız azdı. Ama bu sene çoğunluk tam zamanlı işlerde çalışıyor.

Bu anlamda bu seneye kadar hem öğrencilik yıllarından gelen hem de mezuniyet sonrası şartların elverdiği ölçüde bir çalışma disiplinimiz vardı. Bu sene böyle bir çalışma disiplininin çalışanlardan oluşan bir ekip için uygun olmadığını gördük. Bununla beraber koşulları zorlayarak, zaman zaman geçen senekine yakın bir yoğunlukta çalıştık. Hayatımızdan çok şeyi kısmak zorunda kaldık. Bu biraz da İzmir’deki koşulların buraya göre daha rahat olması, çoğunluğun memur, diğerlerin yarı zamanlı işlerde çalışıyor olması nedeniyle böyle olabildi. Olması gerekenin bu olmadığını biliyoruz. Çok yoran bir süreç oldu. Ama şunu da belirtmek gerekir: Yeni bir ekip olmamız nedeniyle ilk kez deneyimlediğimiz çok şey vardı. Şimdi bakıldığında süreci verimli ve keyifli olarak nitelendirebiliriz.

Anladığım kadarıyla metne çok müdahale etmemişsiniz. Bunu özellikle mi tercih ettiniz, zamansızlıkla ilgili bir şey mi?

Zamansızlıkla ilgili bir şey değildi. Metinle mücadele ettiğimiz yerler çok oldu. Biz oyunlara müdahale etmek konusunda çekingen davranmayan bir topluluğuz ama bu oyunda böyle bir ihtiyaç duymadık. Zaten Can Yücel yetirince dokunmuş. Biz de değişiklikler yaptık, ama öyle çok oyunun dokusunu değiştirecek değişikler olmadı bunlar. Ara oyun ve ön oyun yazdık. Bir de kukla fikri metinde yoktu. Kuklalarla ilgili dramaturgiyi de oyunun bütününe yaymaya çalıştık.

Lorca okumalarına başladık ve okumalardan çıktı bu fikir dediniz. İşin okuma araştırma kısmı  çalışan tiyatrosuyla beraber devam edince iyi formüle edilmesi gereken bir alan oluyor. Şimdi nasıl bir şey düşünüyorsunuz? Bu oyun bitince paketlenip yeni projeye geçilecek mi, yoksa Lorca araştırmasına arka planda devam edilecek mi? Oradan çıkan belli ürünler var mı?

Okuma çalışmaları  3 hafta sürdü. Elimizde olan Lorca ile ilgili 8-10 makale ve tüm oyunları herkes tarafından okundu. Tek tek makaleler ve seçtiğimiz 6 oyunla ilgili sunumlar yapıldı. Bir arkadaşımız da Lorca’nın hayatı ve kitapları ile ilgilendi ve bununla ilgili bir aktarım yaptı. Bunun yanı sıra Flamenko kültürü ve Tony Gatlif filmleri hayatımıza girdi bu dönemde. Kısacası çok planlı bir eğitim araştırma döneminden ziyade, hep birlikte içine daldığımız, haftada 3-4 günden 3 haftalık bir süreçti.

Ancak asıl önemi şu noktadaydı:  Bir proje iptal edilmişti ve uzun süredir sadece toplantı alan bir grup olmuştuk. Lorca okumaları bu anlamda bize iyi geldi. Hem yeni biriydi bizim için hem de uzun bir aradan sonra makaleler okuyup onları tartışan, oyunlar okuyup sunumlar yapan, kısacası iş yapan bir kimliğe bürünmüştük. Dağıldığımızda toparlayan Lorca oldu bizi bu dönemde. Toplantılara daha heyecanlı gelmeye başladık ve Lorca’yı sevdik. Bu nedenle Lorca çalışmasına bir oyunla devam etmek çok istedik ve “Eskicinin Tazesi” seçildi.

Şubat ortasında da sahne çalışmaları başladı. Çalışan Tiyatrosu için iki buçuk ay gibi bir sürede oyun çıkarmak epey yorucu oldu bizim için aslında. Eylül ayında tekrar bu oyunu elden geçirir, Ekim ortasından itibaren tekrar oynarız gibi düşünüyorduk. Gerçi oyun çıktıktan sonra konuşmadık hiç. Zaten oyun hayat koşullarımız değişmezse önümüzdeki sezon da oynanmaya devam edecek. Eylül ayında düşündüğümüz elden geçirme süreci için buradan alacağımız fikirler önem taşıyor. Yani paketlenmiş bir proje değil hala bizim için bu oyun.

Diğer oyun zaten repertuarda öyle değil mi?

Sekerat, oyun/konser formatındaki projemiz. Aslında Sekerat kadrosunda kopmalar yaşandı. Kadroyla ilgili bu sıkıntıdan dolayı oyunun yeniden ele alınması gerekiyor. Bu çalışmanın yapılması da kısa vadede planlanmıyor.

Çalışan tiyatrosu konusu kadroda nasıl gündem oluyor? Biraz açar mısınız?

Buraya gelişimizin bizim için şöyle bir önemi de var: Bu konudaki fikir alışverişine çok önem veriyoruz. Çalışan tiyatrosu nasıl çalışmalı, takvimini neye göre düzenlemelidir? Muhakkak bu işin kendine göre zorlukları vardır. Biz bunların konuşulmasını önemsiyoruz. Sizlerin fikirleri çok önemli… Yani biz de bu süreci formüle edebilmiş değiliz. Hala onla uğraşıyoruz. Bu bağlamda bu ayın sonunda gerçekleştirilmesi planlanan çalışan tiyatroları buluşmasına temsilci bazında da olsa katılmayı planlıyoruz.

İzmir seyircisiyle ilgili bir soru da sormak istiyorum. ESA’nın pratiği seyirci konusunda nasıl? Henüz kampus seyircisinin dışına taşabildiniz mi, ya da taştığınız zaman ne yaşıyorsunuz. İzmir seyircisiyle nasıl bir ilişkiniz var?

Kampus dışındaki seyirciyle etkileşime geçebilmek her zaman yapmak istediğimiz bir şey. İzmir seyircisiyle ilgili olarak, kampüsun çok fazla dışına çıkamadığımızı söylemek istiyoruz. Özellikle bu sene, programın geç belli olması nedeniyle kampüste bile sahne bulmak, oynamak konusunda sıkıntı çekiyoruz. Bu sene olmasa da önümüzdeki senelerde bu konuyu tekrar gündeme alacağız.

Belediyelerle falan daha iyi bir şeyler oluyor mu İzmir’de? İlçe belediyeleri sizlere salon açmak konusunda yardımcı olabiliyorlar mı?

Bu yol aslında yeterince zorlanırsa zaman içerisinde çeşitli fırsatlar yaratılabilir. Salon tahsisi konusunda eğer belediyelerle zamanında ilişkiye geçerseniz yer bulmanız çok da zor sayılmaz. Ancak grubun takviminin ve kadrosunun bu gibi organizasyonlara açık olması çok önemli. Bugüne dek bunda pek başarılı olabildiğimizi söyleyemeyiz.

Mezunlar derneği ve EÜTT ile ilişkilerinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Mezunlar derneği bizim kurumsal anlamdaki destekçimiz. Hatta iki üyemizin

yönetim kurulunda olduğunu düşünürsek, dernek yönetiminde söz sahibi olduğumuzu söyleyebiliriz. Çalışma alanlarımızı derneğin üniversite ile olan iyi niyet ilişkisi çerçevesinde sağlıyoruz. Diğer bürokratik işleri de dernek üzerinden yürütüyoruz. Elbette EÜTT’de de kurumsal destekçimiz. Zaten biz ESA’yı, aynı zamanda EÜTT’nin bir projesi olarak tanımlıyoruz. Bu da organik ilişkimizin temel mantığını oluşturuyor. Henüz üniversite ayağında tam olarak resmileşmese de danışmanlık kurumuyla EÜTT’yle olan bu organikliği sürdürüyoruz. Tabi ki mükemmele yakın bir işleyişten henüz söz edilemez. Ancak bu sürecin yakalanması için geçtiğimiz senelerden beri atılan ciddi adımlardan bahsedilebilir.

Lorca çalışırken sizi en çok ne zorladı? Lorca tiyatrosunun kendine has zorlukları var, biliyorsunuz. Bunları  nasıl aştınız?

Lorca oyunları üzerine çalışmak grup için yeni bir deneyim oldu. EÜTT’de çalıştığımız süreçte de, ESA’da da bir metni ele alırken göstergeleri net bir şekilde belirleyip kodlamalar yapıyorduk. Eskicinin Tazesi’ni çalışırken bu tip bir kodlamanın yapılamıyor olması süreçte bizi zorlayan bir şey oldu. Dramaturji çalışmalarında başlayan tartışmalarımız hiçbir zaman hepimizin uzlaştığı kesin noktalarla bitmedi. Son haftaya kadar karakterlerin dramaturjisi üzerine tartıştık. Bunun yanı sıra oyunculuklar açısından da şu ana kadarkinden farklı bir süreç yaşadık. Özellikle Taze ve Eskici arasındaki çatışmanın “tatlı” bir çatışma olması için sahne altından müdahaleye ihtiyaç duyuldu. Çünkü Taze’nin sinirli, Eskici’nin ise bezgin ve mutsuz birer karaktere dönüşmesi gibi bir eğilim oluşabiliyordu. Lorca’nın tüm metinde hâkim kıldığı atmosferi sahnelerken de yakalamak çabasını sürekli canlı tutmaya çalıştık.

Oyunda kukla kullanımı  dikkat çekiyor. Dramaturjik olarak nasıl konumladınız, kullanım oranını arttırmak gibi bir düşünme söz konusu mu?

Lorca okumaları yapmaya başladığımızdan beri aslında kukla kullanımı çok ilgimizi çeken bir konuydu. Eskicinin Tazesi’ni seçtikten sonra da Eskici’nin bir meddah, bir hikâye anlatıcısı olarak değil de bir kukla anlatıcısı olarak gelmesi, Eskicinin tezgâhının arkasında dekorun üstünde kuklalar olması fikirleri vardı. Ancak daha fazla nasıl kullanacağımız konusunda anlaşamamıştık. Bu arada aramızdan bir arkadaş Çağdaş Drama Derneği’nin açtığı kukla atölyesine gitmeye başlamıştı. Daha sonra kuklaların tüm oyuna eklenmesi fikri geldi ve kukla yapımı konusunda edindiğimiz bilgiyle böyle bir işe giriştik.

Oyunda “dışarısı”nın evin içine çok fazla müdahil olarak kendi kurgularını, doğrularını  evin içine baskıladığı yönünde bir dramaturjimiz vardı. Ancak bu yönde metnin verdiklerini güçlendirmeye yarayacak çözümlerimizi yeterli bulmuyorduk. Kuklalar dramaturjinin bu noktasında işe yaradı aslında.

Kuklaların bulunduğu yerleri düşünürsek: Kadının “ evli bir kadın” olarak biraz rahat davranışları olmasının toplum tarafından “orospu” olarak yaftalanmasına neden olması durumunu, Eskici’nin giderken yaşadığı kararsızlıkta kafasının içinde kimlerin Taze için ne dediğini duyduğu sahnede göstermeye çalıştık; hem dedikodu sesleri hem de kuklalarla.  2. Perdenin başında da, Taze’nin tek başına kasabada ayakta durmak için evini kahvehaneye çevirirken kimlerin bu duruma neler diyeceğini aklından geçirdiği durumu da yine dedikodu sesleri ve kuklalarla anlatmaya çalıştık; kısacası burada yalnız bir kadına toplumun bakışı, Taze’nin aklından geçenler olarak verilmeye çalışıldı. Bir de oyun başında Taze iplerle çekildiği an kuklalar arkada görünürler, oyunun sonunda da çıkıp ikilinin yeni durumuna şaşırır ve şimdilik kendi köşelerine çekilirler, yine gelirler mi? bu biraz da Eskici ve Taze’nin ilişkisine de bağlıdır. En çok da Eskici’nin tavrına bağlıdır. Çünkü aslında oyun boyunca kendi pısırıklığından “dışarı”dan gelen söylemi onaylayan, çoğaltan ve belki de pasifliği ile yeniden üreten Eskici   ( ki kuklacı olarak geri döndüğünde dışarıda kullanılan kuklaları kendi anlattığı hikâyede kullanmasını bu nedenle tercih ettik) artık kimsenin ne dediğine aldırış etmeyeceğim der oyunun sonlarında. Ama iştir kişinin aynası, bilemeyiz velhasıl.

Dramaturjisini böylece şekillendirdiğimiz kukla kullanımını mizansen ve kullanım çeşitliliği olarak geliştirme fırsatımız olmadı açıkçası. Çıkardık ve salladık J. Evet dediğiniz gibi Eylül ayındaki çalışmalarda kukla anlatımı üstüne denemeler yapabiliriz. Bu belki daha çok sahnede onları kullanmak belki de sadece var olan yerlerdeki kullanımı geliştirmek şeklinde olabilir.

Oyundaki çocuk cinsiyetsiz yorumlanmış, sanırım. Metinde erkek çocuğu olarak var, ve sanırsam çocuk da tazeye aşık… Şövalye aşık… Bu konuda ortaya çıkan anlam ya da anlam kaybı konusunda ne düşündünüz?

Aslında erkek olması  üstünden bir tartışma olmadı hiç dramaturji tartışmalarında. Bu ilişkinin Taze’nin diğer kasabalılarla kurduğu ilişkilerden farklı olduğu konuşuldu. Naif, samimi, düşsel. Şimdi düşününce böyle bir ilişkilenme bu anlamları daha çoğaltır gibi geliyor ama bu durumda da oyuncu kadrosu ve uygunluk açısından kadın oyuncunun bir erkek çocuğunu oynaması gerekir, bunu da tercih eder miyiz, bilemiyoruz.

İzmir bölgesinde başka sizler gibi çalışanların yaptığı tiyatrolar var mı?

İzmir’de çalışanlardan oluşan çeşitli tiyatro grupları –sendika tiyatroları, üniversiteliler ve çalışan karması kimi yerel ekipler, çeşitli sivil toplum kuruluşlarına bağlı tiyatro kolları, vb.- bulunsa da bizim pratiklerimizde çalışan, üniversite yıllarındaki tiyatro geleneğinden beslenen, üniversite ile bağlarını devam ettiren, çalışanların oluşturduğu kurumsallaşmış ya da kurumsallaşmakta olan bir tiyatro yok. Bu anlamda ESA İzmir’de özel bir alanı da oluşturmuş oluyor.

Merak edilen bundan sonra ESA’nın nasıl bir yol izleyeceği. Az sayıdaki profesyonelin kulüpten yeni mezun profesyonel adayları ile farklı, çalışanların farklı çalışmalar mı götüreceği, yoksa bu karma yapının devam mı edeceği?

Ortak geçmişten gelen, ancak henüz üyelerinin çoğunun fiziksel hayat koşulları yeterince oturmayan ve bu koşulları değişme oldukça açık bulunan mezun bir ekibin çalışmalarında nasıl bir ortaklaşmaya ya da ne noktada ayrışmaya gitmesi gerektiği bizim hala tartışmakta olduğumuz bir konu.  Çalışan adayları, profesyonel adayları… Yapısal anlamda gündemimizin en önemli maddesi de denebilir aslında. Bir iki senede oturacak bir şey gibi de görünmüyor. Bunu zaman gösterecek.

Nevzat Eser, Ömer Özdinç / MİMESİS