Devletin Tiyatro ile Olan İlişkisini Sorgulamaya İhtiyacımız Var

Tiyatro tarihçileri, tiyatro sanatının Antik Yunan şehir devletleri içerisinde özel bir politik misyonla bağlantılı olarak doğduğunu hatırlatarak, bu sanat türünün kamusallık içeren niteliği nedeniyle varoluşundan itibaren devletin “özel ilgisinden” kurtulamadığını vurgularlar. Tüm bir Ortaçağ tarihi boyunca Kilise benzer biçimde tiyatroyu kendi kontrolü altına almayı başarmıştır. Rönesans dönemi ve ardından gelen altın çağ boyunca da tiyatro her zaman sansürle, finansal krizlerle, yasaklamalarla kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Özellikle devrim çağında Fransa’da tiyatronun kamusal gücünün kitleleri harekete geçirme konusunda ne kadar etkili olduğu gözlemlendiği andan itibaren tiyatronun kontrolü modern çağ hükümetlerinin en önemli gündemlerinden birisi olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.

Türkiye açısından da çok farklı bir durum söz konusu değildir. Özellikle modern tiyatronun emekleme döneminin yaşandığı geç Osmanlı döneminde tiyatronun devletin himayesi altında geliştirilen bir model olmaya mahkum edildiği, ağır sansür yönetmelikleri ve yasaklamalarla sürekli baskı ve kontrol altında tutulduğunu görüyoruz. Ardından Cumhuriyet, devlet tiyatro ilişkisini tamamen yeni rejimin çıkarları doğrultusunda yeniden formüle etti. Bir yandan “yüksek bir sanat” olarak ülkede tiyatronun lokomotifi olma görevi yeni kurulan devlet tiyatrosu ve konservatuarlarına verilirken, diğer yandan rejimin ideolojisinin ülkenin en ücra köşelerine taşınması misyonu ile yine tiyatrocular ilgilenmek zorunda kaldılar. Rus Devrimi’nin sinema için biçtiği misyon, Cumhuriyet devrimi tarafından Halkevleri çatısında gerçekleştirilen tiyatro faaliyetlerine devredilmişti. Dolayısıyla Türkiye’de özellikle Cumhuriyet sonrası dönemde tiyatro her zaman devletçi bir çizgi izlemeye, tiyatrocular da Cumhuriyet devriminin estetik alandaki militanları olarak davranmaya zorlanmışlardır. Bu saptama aşağı yukarı tüm gösteri sanatları, görsel ve plastik sanatlar alanları için de aynı biçimde yapılabilir şüphesiz ama tiyatro çok güçlü kamusallığı ile bunlar içerisinde her zaman özel bir yerde durmuştur.

Söz konusu devlet-tiyatrocu işbirliğinin Türkiye’de sarsılmaya başladığı yılların, sol hareketin güçlenmesiyle birlikte rejime muhalif akımların etkisinin tiyatro ortamında şiddetle güçlenmeye başladığı 60’lar ve 70’ler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ortaya çıkan bir yığın sol eğilimli tiyatro topluluğu belki ilk defa devletin ayrıcalıklı sınıfı içerisinde yer almaktan vazgeçerek tiyatroyu muhalif bir politik faaliyet alanı olarak görmeye başlamış oluyorlardı. Dolayısıyla 12 Eylül sol için ne anlama geliyorsa Türkiye tiyatrosu için de o anlama geliyordu. 80’li yılların başı Türkiye’de tiyatro yapmanın kendisinin bile bir devrim olarak algılandığı yıllar olarak anlam kazanmaktaydı. Türkiye’nin neo-liberal politikalarla uyumlu biçimde yeniden yapılandırıldığı bu yıllarda kültür-sanat alanı da benzer biçimde restore edilmekteydi. Bu bağlamda sanatçılar sadece devlet memurları olarak değil, oluşturulan yeni sanat sektöründe şansları yaver giderse başarılı girişimciler olarak da sisteme entegre edilmeye davet edileceklerdi. Bu çağrıya uymayan yaramaz çocukların ise kesinlikle kontrol altına alınması gerekmekteydi. Bir yandan 12 Eylül Anayasası’na “devlet sanatı ve sanatçıyı korur ve destekler” yazan zihniyet aynı anda gerek çok çeşitli “yasal” baskı yöntemlerini gerekse mali araçları kullanarak muhalif sanat yapan topluluk ya da kişilere göz açtırmazken, diğer yandan da bu yeni şartlarda ayakta durmaya çalışan özel tiyatro topluluklarını bir başka silahla, yardım dağıtarak sistemin diğer ucuna eklemlemeye çalışacaktı.

Bugün için sanat sektörünün dışında kalıp muhalif işler yapmak isteyen gruplar var olan şartlar içerisinde marjinalleşmeye ve finansal krizler batağında boğulmaya mahkum olduğundan devlet adeta sopa-havuç yöntemini kullanarak onları da terbiye etmeyi denemektedir. Üstelik dağıtılacak çok yetersiz yardımlar yüzünden irili ufaklı birçok topluluk anlamsız bir husumet ilişkisi içerisine girmekte, hünkârın dağıttığı bir avuç altını kapmak için birbirini ezen kalabalıklar misali “altta kalanın canı çıksın” diyebilmektedirler. Dolayısıyla bu yardımın yapılış ve kabul ediliş biçimi özel tiyatrolar alanını en baştan yozlaştırmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda -üstelik de hiç ihtiyaçları olmayan- bu yardımı almak için birbirine giren tiyatro piyasamızın iki “duayeni”nin düştüğü utanç verici durum gerçek anlamda tiyatroyu seven herkesi üzmüştür.

Sonuç olarak; bu sene yeniden başlayacak bu “devlet yardımı nasıl alınsın, nasıl dağıtılsın” tartışmalarına girişmeden evvel bu ülkede devletin tiyatro ile kurduğu ilişki gündeme getirilmeli ve daha baştan sakat doğan bu çocuğun nasıl daha sağlıklı hale getirileceği üzerine kafa patlatılmalıdır. Bu olmadığı sürece tiyatrocuların bir yandan kendi onurlarını korurken, diğer yandan birer vatandaş olarak devletten hak talebinde bulunmaları mümkün olmayacaktır.

Yorum


işlemi tamamlayınız: