Utanılması Ricasıyla

(Sabah Gazetesi köşe yazarlarından Refik Erduran’ın tiyatro ile ilgili yazısını aşağıda okuyabilirsiniz.)

Politikacılarımızın berbat bir huyu var. Ağız dalaşları sırasında birbirlerine sövüp saymakla kalmaz, sanat dallarına saygısızlıklarını da o arada açığa vururlar sık sık. Birtakım davranışların sahteliğini mi belirtecekler? “Orası işin tiyatro tarafı” sözü en çok kullandıkları benzetmedir.

Önceki gün sokakta haytanın biri arkadaşını bıçakladı. Sonra da kanlar içinde kıvranan kurbana şöyle bağırdı:

“Artistlik yapma!”

Yani: “Numara yapma. Soytarılık etme.”

Kime, nasıl anlatmalı ki aktörlük numaracılık değil, tam tersine insan ruhunun gerçeklerini sergileme sanatıdır. Ve en ciddi, en güç, en saygıdeğer uğraşlardan biridir.

Bir tıp teknisyeni hasta organındaki tümör görüntüsünü yakalar, tek kişinin tedavisine katkıda bulunur. Bir Hamlet sahneden o günün Londra’sına “Bir şeyler çürük!” diye haykırarak kişisel ve toplumsal ilişkilerde deprem yaratır. Ülkesinin gidişinde insancıllık yönünde sağladığı rota rötuşları milyonların canını kurtarır.

Sokaklara dökülerek Vietnam Savaşı’nı durduran, oraya nükleer bomba atılmasını önleyen Amerikan gençlerinden pek çoğu sahnelerde izledikleri barışçı oyunlardan etkilenmiş olduklarını söylemişlerdi.

Bizim yakın geçmişimizde temel gerçeklerin hemen hepsini herkesten önce Atatürk kavradı derinlemesine. “Adam olmak” yönündeki adımları toplumumuza ite kaka attırırken Ankara’da tiyatro kurdurdu; alında ışığı ilk hissetme ve halka hissettirme görevini sahne sanatçılarına verdi.

***

İngiltere’den söz ettik ya. Aklıma 18. Yüzyıl eleştirmen ve düşünürlerinin en açık sözlüsü Samuel Johnson geldi. Aristokratların ikiyüzlü ve özentili tutumlarını acımasızca alaya alan bir gerçekçilik rekortmeniydi.

Çok önemli, çok yüce, çok ulvi bir sanat dalı saydıkları şiirle uğraşanların nasıl onurlandırılıp teşvik edileceğini uzun uzun tartışıyorlarmış bir ara soylular. Johnson’a danışmışlar. Onun yanıtı kısa olmuş:

“Şairlere para verin.”

Nazenin kulaklara kaba gelebilir ama, doğru öneridir. Sanatçı ıvır zıvır kaygılarla dertlenmeden bütün dikkat ve enerjisini uğraşına verebilmelidir.

Siz oyuncu olsanız da kirayı, okul giderini, kart borcunu nasıl ödeyeceğinizi kara kara düşünmek zorunda kalsanız, bırakın alnınızdaki ışığı, beyninizdeki voltajın kaçta kaçını rol yorumuna ayırabilirsiniz? Hele canınızı dişinize takarak çalışırken üstüne üstlük “Bankamatik sanatçı olmuşlar” diye hakaretler dinliyorsanız…

Yazık ki günümüzde ödenekli tiyatro çalışanlarımızın büyük çoğunluğu tam o durumda. Gelişiyor dediğimiz Türkiye’de pek çok kesimin kazancı kat kat artarken onların geliri tepetaklak gitti.

Beğenmediğimiz “demokrasi öncesi” dönemde, 1949 yılında, Devlet Tiyatrosu sanatçılarının ortalama aylığı 800, milletvekillerininki 500 liraydı. Günümüzde en yüksek sanatçı maaşı 3000, vekil aylığı 8000 civarında. Tiyatro kadrosunda idari ve teknik kesimlerde gelirler çok daha düşük.

İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oranlar bundan da beter.

Utanır insan.

***

İki gündür Ankara’da Devlet Tiyatrosu’nun yıllık genel gözden geçirme çalışması demek olan koordinasyon toplantısı sürmekte. Vakit yoksulluğuna yaş yorgunluğu eklendi; katılamadım. Ama sözünü ettiğim ayıbın düzeltilmesine karınca kararınca katkı sağlama umuduyla bir somut öneri göndermek istiyorum oradaki dostlara.

Kurum sahnelediği özgün yerli eserlere yüzde 40 telif bedeli öder. Gerçi bilet fiyatları düşük, temsil yerleri ve sayıları belirsiz olduğu için genelde yazar kazançları dünya standartlarının çok altındadır; ama yine de bu oran sevimsiz kaçıyor. Makul ölçüde indirilse ve sağlanan tasarruf sanatçı gelirlerine eklense hakça bir paylaşım olmaz mı?

(Uyum ve verim artıracağı için yazarların da çıkarınadır.)

Belki aylık toplamları bakımından pek fark etmez ama başka bir yarar sağlayacağını umuyorum: Sayın milletvekillerimizi azıcık utandırarak kavgalara birkaç dakika ara verip konuya eğilmelerine yol açabilir.

Refik Erduran

Sabah