Anakronik Muhalefet

Barış Yıldırım

Yerofeev’in ünlü Sovyet karşıtı yeraltı metni Moskova-Petuşki, mutsuz insanların dengesiz yaşamlarını dengesi sürekli bozulan bir platform sahneye taşıyor. Bu platform sahne bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor olmalı.

Bu ruh hâline ilk, Vaclav Havel’in bir oyununu okurken kapılmıştım; yenilik diye diye teatral klişeleri yeniden üreten esinden yoksun bir metindi. Havel, sosyalist Çekoslovakya’ya muhalif kişiliğinden kaynaklı bazı baskılarla karşılaşmış -özellikle kapitalist bloktan- bu vesileyle aldığı destekse tuhaf bir biçimde sanatına verilen öneme tahvil olmuştu. Deyim yerindeyse, o sosyalist iktidara muhalif oldukça sanatına yönelik algıya da hoşgörünün nuru inmişti.

Ankara Devlet Tiyatroları’nın Macunköy’deki Stüdyo Sahnesi’nde sergilenen oyunu “Moskova-Petushki Yolun Sonu”nu izlerken benzer bir durumla karşı karşıya olduğumu hissettim. Oyun, Sovyet döneminde, fanzin benzeri bir yöntemle elden ele yayılan yeraltı edebiyatı “samizdat” akımında parlayan satirik yazar Venedikt Yerofeev (1938-1990)’in bir eserinden uyarlanmış. 1969-70’te yazılan Moskova-Petuşki, yazarın sözde otobiyografik bir düzyazı şiiri, aynı zamanda en önemli eseri. Bu düzyazı şiir, Stephen Mulrine tarafından oyunlaştırılıp (çev. Ali Halim Neyzi), Umut Toprak tarafından sahneye konulmuş.

Metin sosyalizm karşıtı açık ve örtülü alt metinlerle örülü. Ancak yine “samizdat” üzerinden parlayan Havel’in yazının başında bahsettiğim oyunu gibi bu metin de muhalif malzemesini güçlü bir sanatsal çerçeveye oturtmayı başaramıyor (“Güçlü” sıfatının da “sanatsal çerçeve” kavramının da çok açık ifadeler olmadığının farkındayım, çoğu zaman bu tür cümleler, basitçe “Ben bu işi beğenmedim,” anlamına geliyor. Ama sanatsal değerlendirme, tanımı gereği öznellikleri içinde barındırıyor galiba.).

Metinde çeşitli dönemlerin ve türlerin izleri seziliyor. Moskova’dan 125 km. uzaklıktaki küçük Petuşki kentine yapılan bir tren yolculuğunu anlatması itibarıyla, elbette bu bir yolculuk öyküsü. Ancak türün atası “Odysseus”tan ziyade, parodisi “Ulysses”ten besleniyor; Dublin sokakları yerine bir istasyondan öbür istasyona giden ve yazarla aynı adı taşıyan kahramanımızın (Venya) sıradan yaşam sahneleri “destanlaştırılıyor”. Metindeki absürt durumlar ve gerçeküstücü anlatımların ortaya çıkardığı üslup, Rus ve Avrupa avangartlarının prizmasından yansıyarak postmodern edebiyata düşen ışık parçacıklarını andırıyor.

Dengedeki dengesiz yaşamlar

Sahnede ne zaman her sözcüğün, her hareketin tadını aşırı çıkaran birilerini görsem -ki sık sık görürüm- aklıma Çehov’un “Martı” oyuncularına uyarısını hatırlarım: “Her şey basit olmalıdır… Tümüyle basit… Teatral olmamaktır esas olan…” Bana bu belirli bir oyuna özgü bir reji önerisi gibi değil de iyi tiyatro yapmanın kuralı gibi gelir.

Murat Çidamlı’nın bu oyundaki abartılı jestleri ve diksiyonu sahnelerimize yapışmış teatrallik virüsünden midir yoksa metindeki destan parodisini yansıtma amaçlı mıdır, bunu hemen söylemek zor. Yönetmenin, melekleri canlandıran dört masklı oyuncuyla ve flu/karanlık sahneyle oluşturduğu kasvetle birlikte düşünülürse, belki de ikincisidir deyip kendimizi rahatlatabiliriz.

Yönetmen Toprak ve dekor/kostüm tasarımcısı Köroğlu, Stüdyo Sahne’nin küçük oyun alanını iki boyutlu kullanarak daha da daraltmayı seçmişler. Sahnede bir sağa bir sola meyleden, destek noktası tam ortada bir kaldıraç olan iki katlı bir platform var ve oyuncular bunun üzerinde, sahne derinliğini nadiren kullanarak, bir sağa bir sola gidiyorlar. Venya’nın anlattığı öyküde kendisi de dâhil bütün insanlar bir tür dengesizlikten mustarip. Çoğunu içki, bazısını seks bozmuş mesela. Bütün bu dengesiz yaşamlar, anlatıcı Venya’nın ve onun “melek”lerinin salınışlarıyla, kaldıracın da dengesini sürekli bozuyor.

Platformun önü ve arkasındaki perdeye bütün oyun boyunca barkovizyonla yansıtılan görüntüler, sahneyi daha da bulanıklaştırıyor. Zaten beş oyuncudan -alt kattaki Venya dışında- üst kattaki dördü çoğu zaman mask takıyor. Bu kaldıraç platform, sahnedeki iki boyutlu yapı ve flu ortamla birleştiği zaman, ayyaş entelektüel Venya’nın Petuşki yolculuğunda kullandığı trenin yanı sıra bilinçaltında, toplumda, dramatik yapıda vs. bir şeyleri de imliyor olmalı ama bunlar tam olarak nelerdir, bana malum olmadı.

Yazara esin veren avangart-postmodern yazım geleneklerinin, bir şeyleri göstermek-gizlemek terazisini sağa doğru eğip alımlayıcının düş gücüne kurucu öğe olarak daha fazla rol biçen tarzı düşünülürse, bu “malumat” eksikliği -en azından yazarların ve yönetmenin niyeti bakımından- pek bir eksiklik sayılmaya da bilir.

Her şey bir yana satirik eleştirinin oklarını -şimdilerde mafyayla, süper güç olma niyetiyle ve sınır aşırı fahişeleriyle anılan- bir ülkenin sosyalist geçmişine savurmak bana bir parça anakronik bir tutum gibi geliyor. Venya’nın içkiyle yıkanmış hayatını canının istediği gibi, sistemin isterlerinden ve ona yalancı bir umut gibi gelen geleceğin güzel dünyasına dair retoriklerden azade, başına buyruk bir şekilde yaşayacağı bir ortam var Rusya’da.

İnsanlığın geleceğine dair metnin öylesine dalga geçtiği iyimser umutlardan kurtulmamız için medyasıyla, eğitimiyle, sanatıyla bütün bir sistem uğraş veriyor. Böyle olunca bu oyun, var olmayan yel değirmenlerine karşı Don Kişot’luk yapıyor gibi geliyor bana. Bu, var olan yel değirmenlerini dev sanarak Don Kişot’luk yapmaktan başka bir şeydir. İkincisi, insanlığın bir gün karşısına çıkacak devlere karşı silahlarını bilerken, ilki sadece silahları havanın kurşununda köreltiyor olabilir. Gerçek devler gelirse, o şövalyeye çok yazık olur. Gerçek devler köprübaşlarını tuttu da kafalar bu yüzden mi karışık yoksa?

Halkbank Kültür Sanat



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: