Tophane’de Neler Oluyor?

MİMESİS HABER – Bu söyleşi Tiyatro Simurg’un yönetmeni Mehmet Esatoğlu ile 29 Eylül 2010 tarihinde Fırat Güllü tarafından gerçekleştirilmiştir.

Sayın Esatoğlu, Tiyatro Simurg olarak bir süredir Beyoğlu’nda değil Tophane’de ikamet ediyorsunuz. Tiyatro etkinliklerinizi bu bölgeye taşımanızın temel sebebi neydi?

Tophane geleneksel şehir merkezine ve Taksim’e çok yakın olmakla beraber maddi açıdan daha uygun bir bölge. Bütçemiz kısıtlı olduğu için bu bizim için çok önemli bir konu.

Tophane’ye geldiğinizde ve tiyatro çalışmaları yapmaya başladığınızda nasıl bir tavırla karşı karşıya kaldınız?

Burada sadece mahallelinin değil sizin de tavrınız da çok önemli. Bizler bu bölgede yaşayan insanlarla iyi ilişkiler geliştirmeyi amaçlıyorduk. Onlarla iletişim kurmayı önemsiyorduk. Burada yaşayan insanların genellikle dindar ve muhafazakar oldukları yolunda genel bir yargı sözkonusu. Gerçekten de çeşitli İslami örgütlerin örneğin İBDA-C’nin güçlü olduğu bir bölge burası. Belli açılardan dışarıdan gelen herkes ilk başta potansiyel tehdit olarak algılanıyor. Biz kendi mekanımızda bir ilke benimsedik ve provalar sırasında kapılarımızı açık tuttuk. Mahalleli gelip geçerken çeşitli bahanelerle sık sık çalışmalarda neler yaptığımıza göz atıyordu. Arada sohbet ettiklerimiz ve iyi ilişkiler geliştirdiğimiz insanlar oldu. Artık bir noktadan sonra bu ilgi yavaş yavaş sönümlendi ve bizimle çok fazla ilgilenmez oldular. Şimdi kapalı kapılar ardında da çalışsak onlar için çok fazla bir merak konusu olmuyor. Karşı komşumuz çay yaptığında bize ikram etmeyi ihmal etmiyor.

Bu insanların potansiyel seyircileriniz haline geldikleri düşünülebilir mi?

Bunu söylemek biraz iddialı olur ama en azından şunu söyleyebiliriz ki mahallede bir grubun tiyatro yapıyor olması artık onları çok fazla rahatsız etmiyor.

Siz çok olumlu bir tablo çiziyorsunuz ama yakın zamanda bildiğiniz gibi Tophane’de çeşitli sanat kurumlarına dönük istenmeyen bazı saldırılar gerçekleşti. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Açıkçası o saldırıyı gerçekleştirenlerin örgütlü ve militan bir İslamcı kesimden olduğu çok açık. Hatta büyük kısmı mahalle dışından geliyordu. Daha önce de belirttiğim gibi burada İBDA-C’nin belli bir gücü var. Büyük ihtimalle bu saldırının adresi o kesim. Ancak bir noktayı da aydınlatmak lazım: Hiç kimse saldırıya uğrayan sergi salonlarında ne türden çalışmaların sergilendiğinden falan çok fazla bahsetmedi. Genel de şöyle bir görüş var: İçeriği ne olursa olsun bu saldırı sanattan ziyade belli bir kesimin yaşam biçimine yönelikti. Açıkçası ben bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Dediğim gibi burası uzunca yıllar içine kapalı kalmış muhafazakar bir bölge. Şimdi şehrin çeşitli bölgelerinin rant alanları haline gelmesiyle birden yeni sakinler gelmeye başlıyorlar. Üstelik bu gelenler çoğunlukla yerli halkla doğrudan temasa sahip değiller. Üstelik her biraraya geldiklerinde kendi yaşam tarzlarını dayatmacı bir biçimde sokağa taşımaya çok meraklılar. İçki içmek, kadın ve erkek ilişkilerinin kamusal alanda rahat bir biçimde sergilenmesi türünden davranışları bu muhafazakar semtte sokağa taşımakta çok büyük bir sorun görmüyorlar. Yerli halk da bir yandan farklı bir sınıftan olduklarını düşündüğü bu insanların kendi mahallesinde bu denli belirleyici olmasından rahatsız, diğer yandan da bunun umursamazca yapılmasına da öfkeli. Tabii bu noktada radikal unsurların tabandan destek bulması da iyice kolaylaşıyor. Yaşanan şiddet olayına çoğu mahalleli doğrudan karışmadı belki ama pekçoğu da alttan alta destekledi aslında. Diğer bir sorun da söz konusu sergilerin içeriği ile ilgiliydi. Sergide yer alan işlerin büyük bölümü İslami sembollere yönelik eleştirel bir yaklaşım içermekteydi: Cami kubbesine doldurulmuş paralar, Allahın isimlerinin Arap harfleriyle çarpıtılarak yazılması gibi… Tüm bunlar biraraya gelince bu sanat merkezlerini açan insanların faaliyetleri doğrudan dine yönelik saldırılar olarak algılandı.

Peki ama ne olmalıydı? Sonuçta sanatçılar mahallelinin rahatsızlık nedenlerini dikkate almaya başladıklarında bir oto-sansür yapmış olmayacaklar mı? Özgür bir yaratım faaliyetinden vazgeçmeleri anlamına gelmiyor mu bu?

Elbette ki biz her ne olursa olsun ifade özgürlüğünün kısıtlanmasından yana değiliz. Sanatçı toplumu nasıl görüyorsa o şekilde yanstmaya devam edecektir. Ancak bizim önem verdiğimiz konu şu: Yabancı olduğunuz bir toplumsal birim içerisinde kendinize yer açarken insani ilişkiler konusunda daha dikkatli davranabilirsiniz. Zaten seksen yıllık Cumhuriyet tarihinde oluşturulmuş bir çok önyargı söz konusu. Bu tür kamplaşmaları aşamalı olarak ortadan kaldırmanın ve bir ortak yaşam kültürü inşa edebilmenin yolu biraz da karşı fikirde olanı anlamaya çalışmakla mümkün. Bu olayın bu noktaya varmasında elbette her iki kesimin de birbirine karşı mesafeli durması etken oldu. Ama eğer sanatçı aynı zamanda aydın bir insansa bu türden sosyal iletişim konularında daha duyarlı olması ve öncülük etmesi ondan beklenecektir kuşkusuz.

Teşekkürler.