Ben Komünistim, Yanılan Bilimden Yanayım

Yılmaz Güney’in ayrılmaz yol arkadaşı. 76 yaşında bir komünist. Sürü, Hamo Ağa, Duvar, Umut gibi sayısız filmde oynadı. Yılmaz Güney’siz geçen yıllara üzülüyor. “Ben komünistim ve yanılan bilimden yanayım” diyor Tuncel Kurtiz. 52 yıldır sanat yapan Kurtiz, yönetmen Zeki Demirkubuz’u Yılmaz Güney’in takipçisi olarak görüyor.

Yeşilçam’da sert eleştirileriyle bilinen Kurtiz, birçok yönetmenin paraya göre film yaptığını söylüyor. ”Devrimci sinema sol yumruğu kaldırmak veya kahramanlık yapmak değildir” diyen usta oyuncuya göre Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunu ve bu sorun çözülmeli, barış gelmeli.

‘Keşke ölmeseydi… Birlikte Bedrettin Destanı’nı yapacaktık’ dediği Yılmaz Güney’i, sinemayı, sanatçıları ve Kürt meselesini bize anlattı Tuncel Kurtiz…

”Her sinema politiktir. Her sinema mutlaka bir şey söyler. Ve birisini seçer. Mesela Recep İvedik seyircisini seçmiştir, Reis Çelik mülteci filmini yapmıştır seyircisini seçmiştir. Mesela Yılmaz Güney Umut filmini yaptığı zaman, Sosyalist Gazetesi’nde ‘Yılmaz Güney’i arabacılar grevinde elinde kızıl bayrağıyla en önde görmek isterdik’ diye yazdı.

Kemal Tahir, bir arabacının değil de bir şoförün hikayesi olsaydı, dedi… Halit Refik ‘bu bir Hıristiyan filmidir’, çünkü Türkiye toplumunda bir arabacının atı ölürse öteki arabacılar toplanırlar ona bir araba alırlar, dedi…

Şimdi bunlar ’devrimci sinemanın’ nasıl olması gerektiğini Yılmaz Güney’e öğretmek isteyen insanlardı. Oysa Yılmaz, çok gerçekçi bir hikaye yaptı ve atı ölen bir arabacının umutsuz bir şekilde umut peşinde, bir define peşinde koşmasını anlattı. Ona özel, uygun biçimi de buldu. Onun için, Türk sinemasının en politik, en sağlam işlerinden bir tanesiydi.

KATİYEN SLOGAN KULLANMADI

Yılmaz Sürü’de de aynı şeyi yaptı. Katiyen sloganlar kullanmadı. Mesela, Yavuz Özkan’ın yaptığı Demir Yolu taraf tutan bir filimdi. Partiye karşı öğrenci hareketlerini goşist göstermek isteyen bir tutum içersindeydi.

Yani politik sinemanın bir formülü yoktur. Bugün yapılan sinemaya baktığın zaman… Bana sorarsan, Zeki Demirkubuz’un yaptığı Kader, bal gibi politik bir sinemadır. Hatta Kıskanmak da öyle, çünkü bir dönemi anlatıyor.

Benim politik sinema anlayışım İnat Hikâyeleri’dir, Sürü’dür, Umut’tur.

Bence Derviş Zaim’in yaptığı filimler devrimci filmlerdir. Tabutta Röveşata ile çok önemli bir atılım yapmıştır.

Daha birçok genç var, çalışıyorlar ama bir taraftan da egemenlerin hazırladıkları, büyük para getirecek, milyonları kucaklayan bir yöne çevirmiştir. Çünkü eğitim sistemi oraya doğru gitmiş, orada kalmış.

Seyirciye şunu soruyorum: Peki siz Metin Erksan’ın Kuyu’sunu yada Sevmek Zamanı’nı veya Susuz Yaz’ını, Yılmaz Güney’in Umut’unu, Seyit Han’ını, Hudutların Kanunu’nu gördünüz mü? Lütfü Akat’ın hangi filmini gördünüz ki… Bunu pek anlamıyoruz biz diyorsunuz. Yeşilçam sineması neydi ki ne olabilirdi?

Yılmaz Güney, birdenbire gökten zembille indi. Bu kendi sözüdür. Bir röportajında, hatırlarım biz ‘zembille düşmedik’ demişti.

‘DOĞRULAR HEP YANLIŞTIR ASLINDA’

Bizim hocalarımız var… Lütfü Akat var, bir Atıf Yılmaz var, onların öğrencisi olduğunu söylemişti zamanında. Hepimiz birilerinin öğrencisiyiz. Ama kendimizi bulmak zorundayız, aramak zorundayız, gidiyoruz bir yola doğru.

Ben her şeyi biliyorum diyemem hiç bir zaman. Ben politik tiyatroyu biliyorum, böyle yapılması lazım da diyemem. Çünkü ben, arayan bir insanım. Kendi yanlışlarımdan yola çıkmak isterim. Çünkü doğru dedikleri şey hep yanlış çıkmıştır. Ben yanılan bilimden yanayım. Bilim hep yanılmıştır ama ondan sonra doğrudur demiştir.

Dünyanın düz olduğunu iddia etmişlerdi, Bruno’yu yakmışlardı İtalya’da, o zaman bilim doğru muydu? Peki uzaydaki iki nokta arasındaki en kısa yol doğru mudur eğri midir acaba? Hangi doğrudan bahsediyoruz? Doğrular hep yanlıştır aslında…

Yılmaz, Türkiye’nin en önemli dönemlerini anlatan filmler yaptı. Temel sorunları işledi hep ve sinemaya politik bir göz kazandırdı. Yılmaz harikulade bir Seyit Han bıraktı, bir Baba bıraktı, bir Zavallılar bıraktı, daha ne bıraksın…

‘DEMİRKUBUZ, YILMAZ GÜNEY’İN TAKİPÇİSİ’

Ben mesela Demirkubuz’u bugün Yılmaz Güney’in takipçisi olarak görüyorum. Reis Çelik’i yine öyle bir takipçi olarak görüyorum. Bornova Bornova’yı yapan genç arkadaşın da çok iyi bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. Ama bana sorarsan Recep İvedik’i yapan delikanlı da politik sinema yapıyor ve üstelik milyonlara karşı yapıyor.

Televizyonda da gördüğün filmlerde egemen sınıfın istediğini yapıyorlar. Egemenler ne istiyorlar ‘Türk malı’ olsun istiyorlar. Ne istiyorlar işte eğlence programı olsun istiyorlar. Ama mesela bizim Yılmaz ile beraber düşündüğümüz hiç böyle değildi. Yılmaz benim için bir sinema dehasıdır. Ben onun yol arkadaşıydım sadece. Onun sinema dehasına başlangıçtan itibaren inanmış bir insanım. Keşke ölmeseydi. Çok büyük işlere imza atabilecek bir insandı. Bir dönemin kurbanıdır o da.

Yılmaz bir keresinde şöyle demişti: ‘’Tuncel’le ben iki fahişeyiz ama temiz kalmasını bildik.’’ Ve bu Umut filmini yapabildik. O günlerde Yılmaz ve ben, biz ne Sovyet idealist estetiğini, ne Avrupa burjuva estetiğini ne de Amerikan ticari estetiğini benimsiyoruz. Biz kendi toprağımızda yeşerecek olan kendi estetiğimizi bulacağız.

‘DEVRİMCİ SİNEMAMIZ BU TOPRAKLARDAN ÇIKACAK’

Bizim devrimci sinemamız bu olacak. Bu topraklardan çıkacak. Bu toprağın tarihinden çıkacak, sosyolojisinden, felsefesinden çıkacak. Başka çaremiz yok. Karacaoğlan’ı da olacak içinde, Ağrı Dağı’nın çiçekleri de olacak. Bu arada Nazım Hikmet de, İlhan Berk de olacak, şairlerimiz de olacak içinde, Fuzuli de olacak.

Çünkü bir büyük yelpazenin içinden geliyoruz. Çok büyük kültürel temellerimiz var, ta Anadolu’nun temelinde on bin yıllık bir kültür var. Bunun içinden gelen Türkmenler, Yörükler ve diğerleri bu kültürle birleştiler. Bir tarafta Şah İsmail, bir tarafta Azerbaycan var, bir tarafta Gök Türkler var, Dede Korkutlar var, bir taraftan Osmanlı’nın Fuzuli’si Nedim’i var, Itri’si var Levni’si var. Yani öylesine geniş bir coğrafyadan geliyoruz ki, bunları yakalayabilmek lazım.

Yılmaz aslında bunları yakalayabilen bir adamdı. Yılmaz istikametini tayin edebilmiş bir insandı. Bir köylü çocuğuydu. Ne yapılacağını biliyordu, nereye gideceğini biliyordu baştan itibaren yürüdü o şekilde.

‘YILMAZ’LA BEDRETTİN DESTANINI DÜŞÜNDÜK’

Ben öyle değilim. Ben bir küçük burjuva çocuğuydum. Dedelerim paşa. İstanbul’daydım ben. Ama ben de komünistim kendime göre. Derim ki, ‘Ben içe dönük bir komünistim belki. Hayaller kuruyorum onun sinemasını yapmak istiyorum. Biz zamanında Yılmaz’la Bedrettin Destanı’nı da düşündük ancak yapacak durumumuz yoktu olanaklarımız yoktu. Ama bugün ben Bedrettin’i yapmak için geberiyorum. Bütün gücümle uğraşıyorum…

Yılmaz istikameti belli bir insan olarak önce Çirkin Kral oldu. Kovboy filmleri yaptı, tabancalar kullandı ve sonunda artık ne istersek yapabiliriz dedi. Hatta beni sinemaya iten, zorlayan Yılmaz’dır. Her evde bizim fotoğraflarımız olacak, halkımıza önce kendimizi sevdireceğiz, ondan sonra sözlerimizi söyleyeceğiz diye…

‘SOL YUMRUK KALDIRARAK TİYATRO YAPILMAZ’

İlk önce Çirkin Kralı yarattı, çünkü egemenler Yılmaz’a iş vermiyordu. Yılmaz taaa sokaktan başladı işini yapmaya. Kasımpaşalı oldu, İnce Cumali oldu, Kovboy Ali oldu, ama bu yolu herkes yapamaz. Hele ben hiç yapamam. Ben farklıyım. Ben sinemaya Yılmaz’ın zoruyla girdim. Ama tiyatrocuydum. Katiyen sadece sol yumruk kaldırarak tiyatro yapılır’a inanmadım. Çünkü politik tiyatronun bu olduğuna inanmıyorum. Politik tiyatronun gerçekçi bir tiyatro olması gerektiğine inanıyorum. Ama yine biraz önce de söylediğim gibi, kendine özgü biçimlerin aranması lazımdır diyorum.

Mesela geliyorlar yanıma genç delikanlılar ve bana, ‘gel seninle bu filmi yapalım’ diyorlar. Ben 76 yaşındayım, soruyorum kaç yaşındasınız diye bana 20 yaşında olduğunu söylüyor. Benimle bir film yapmak istediğini söylüyorsun benimle bir yere gidebileceğini mi sanıyorsun? Bana izah et neden oynayayım senin filminde?

Yılmaz Güney nasıl başardı? Yapanlar nasıl yapıyor? Ben yaptım, ben büyüğüm, beni Antalya festivaline almıyorlar demek kolay. Alırlar… İyi film yapsınlar dünyaya açılırlar. Önce sinema sanatı olması lazım. Yani devrimci filmin sinema olması lazım önce. Bir bakarsın Fellini yapmıştır, Visconti yapmıştır, Truffaut yapmıştır, Ayzenştayn yapmıştır. Yani sinema sanatının içinde olmak lazım. Bunun da formülü yok.

HALA GİZLİ GÖSTERİYORLAR

Mesela Duvar önemli bir filmdir, bizim tarihimizde de dünya sinemasında da… Ancak Fransa’da çok şiddetli bulundu ve kabul etmediler. Çünkü Fransızlar orada kendi yüzlerini görmüşlerdir. Bu çağın aynasında kendilerini gördükleri için, bu filme gereken özeni göstermemişlerdir. O yüzden buradakiler de göstermezler, çünkü onlar da kendi yüzlerini görüyorlar. Mesela Duvar filminden hemen sonra Ulucanlar olayı çıktı ortaya, kıyametler koptu, insanlar öldürüldü. Yılmaz da bu gerçek tarihi ve hala devam eden tarihi belgeleyerek ardında bırakmıştır.

Ancak dün kabul edilmeyen bu sinema bugün gösteriliyor. Ama hala gizli gösteriyorlar. Bizim yaptığımız Bereketli Topraklar olsun, Gül Hasan olsun işte İnat Hikayeleri olsun, Hoşçakal Yarın, onun yanında Işıklar Sönmesin kabul edilmezler. Bizim halkımızla beraber olmanın yollarını sinema sanatının içinde kalarak arayıp bulmamız lazım.

Şiire baktığın zaman Nazım Hikmet var, Melih Cevdet var, Oktay Rifat var, Orhan Veli var, Attila İlhan var, Ece Ayhan var, yani şiir sanatının adamları var. Hepsi farklı insanlar ama bunlar şair olarak kalacaklar. Fuzuli şairimiz olarak kalacak. Devrimci mi? Evet, ‘Selam verdim rüşvet değil deyu almadılar’ dedi çünkü bu adam… Baki devrimci mi evet.

Resim sanatına baktığın zaman bir Muzaffer Akyol vardır. Anadolu’dan masallarla beslenir, bir bakarsın Nuri İyem vardır, Anadolu kadınlarının yüzlerinden portrelerinden çıkmıştır, benim için devrimcidir. Bir Abidin Dino vardır sadece bir çizgiyle ifade etmiştir, devrimcidir. Çünkü sinema sanatında, resim sanatında, şiir sanatında, tiyatro sanatında devrimcilik kahramanlık yapmak değildir. Sadece sol yumruk göstermek yeterli değildir.

Ionesco müthiş bir politik tiyatro örneğidir. Dario Fo da önemli bir tiyatrocudur ancak zamanında Doğu Berlin’de Berliner Ensemble tarafından kabul edilmemiştir. Çünkü, ‘Brecht bunları yaptı daha iyisini mi yapacaksın?’ diyerek onu geri çevirmişlerdir. Ama bugün yine de Berliner Ensemble’da çok önemli işler yapılmaktadır. En son gittiğim zaman Ana’yı seyrettim çok önemliydi, Rosa Luxemburg’u da koymuşlardı. Çok ileri bir tiyatroydu.

Bizim de işte Mehmet Ulusoy’umuz var, Genco Erkal’ımız, tiyatroda daha nice gençler var. Mesela bir kaç zaman önce Dot tiyatrosunun yaptığı Malafa diye oyunlarını seyrettim ve çok iyi bir oyunculuktu gerçekten. Ve hepsi bir şey söylüyor… Öyle ustaca yazmış ki, gelen turistlerin, mücevher satıcıların Antalya’daki ilişkilerini anlatıyor.

ADIMI BİLMİYORLAR, FOTOĞRAF ÇEKTİRMEK İSTİYORLAR

Bu kalabalık Beyoğlu’nda benimle sadece ’Ezel’de Dayı’yı oynadığım için fotoğraf çektirmek istiyorlar, adımı bile bilmiyorlar çoğu… Böyle sıradan geçiyorlar tiyatro bomboş duruyor. Kitapçılar bomboş duruyor. Tabii ki eğitim sisteminin sonucu.

Dizileri şu an durduramazsın ki, durdurmaya kalksan daha fena patlar. Daha fena gelir üzerine üzerine. Nasıl bundan kurtulacağız? Adım adım yapacağız. Hiç birimiz yılmayacağız. Elimizden geldiği kadar kendi inancımızın ışığında çalışmaya ve ileri gitmeye çalışacağız.

Mesela biz Umut filmini izin vermedikleri için Cannes Film festivaline kaçırdık, daha önce Hudutların Kanununa izin verilmedi, Reis Çelik Işıklar Sönmesini yaptığı zaman, Deniz Gezmiş’in hayatını yaptığı zaman filmi kestiler, kopardılar, göstermemek için uğraştılar. Ama kimse yılmadı, bu ülkenin bugünkü şartlarını zorlamak gerek.

‘YILMAZ YAŞASAYDI DİZİ YAPARDI’

Yılmaz, ne zaman “Ben Öldükçe Yaşarım”ı yaptı, işte o zaman ilk defa bir şeyler denemeye başladı. Yılmaz bugün yaşasaydı ben eminim ki dizi yapardı. Yılmaz foto roman da yaptı. Ben de foto roman yaptım. Çünkü halkın istediği bir şeydi ama yine de o foto romanda bile bir mesaj verdi. Şimdi mesela ben Ezel diye bir dizide oynuyorum çok beğeniyorum formatını, dizi endüstrisinde bir devrimdir bana göre bu senaryo ve çekim. Bir şey öğrenecektir insanlar da onu izleyerek. Adım adım ileriye doğru gideceğiz. Bir günde değiştiremiyoruz bir şeyi.

Tayyip Erdoğan demokrasi var diyor, Sabah gazetesi demokrasi var diyor, halkın çoğunluğunun iradesinin yerine geldiğini söylüyorlar. Demokrasi bu demek onlara göre. Demokrasi bu değil ama nerede var ki demokrasi? Londra’da mı var? Paris’te mi var? Almanya’da mı var? Yok, egemen güçler yönetiyor dünyayı bu böyle oldukça zaten demokrasi olamaz. Ama bunu bilmek illa da kabul etmek anlamına gelmiyor. Ben sanat içersinde bir şeyler yapıyorum, sen gazetecilik içersinde, öbürü başka bir üretim içersinde.

‘ŞİMDİ BEDRETTİN’İ YAPIYORUM’

Ben şimdi Bedrettin’i yapmaya çalışıyorum. Önce sinema sanatını yaratmamız lazım dünyaya açılabilmek için. Sürü ve Umut dünyaya açılmış iki filmimizdir bizim. Ve birçok filmimiz daha yurt dışına çıkıyor bugün. Birçok filmimiz ödüller alıyor. Beğenelim beğenmeyelim. Mesela Cannes’da ödül alan Tayland filmini hiç beğenmedim anlamadım bile ama oluyor demek ki. Berlin’de Bal filmi ödül aldı ardından, önemli adımlar bunlar.

Ben İsrail’de oynadım bir Arap filminde ve Arapça oynadım, en iyi erkek oyuncu ödülünü aldım. Arapça oynadım herkes dedi ki İsrail ile işbirliği yapıyorsun. Halbuki orada İsrail’deki en önemli iki komünist rejisörle Batı Şeria bölgesinin Filistin’lilere geri verilmesi üzerine iki filmde oynadım. İkisinde de Filistin’e karşı yapılan o zulmü, o gaddarlığı göstermeye çabaladık.

‘MAHSUN ÇOK PARALAR TEKLİF ETTİ OYNAMADIM’

Tabii ki Filistin’e de gideceksin, buraya da gideceksin. Şimdi bana böyle bir rol da para da teklif edildi gittim. Mahsun Kırmızıgül bana ‘Güneşi Gördüm’ filmi için de çok büyük paralar teklif etti, ancak senaryoyu beğenmedim o yüzden oynamadım. Onun birinci filminde de oynamadım çünkü senaryo kötüydü. Ben ona dedim ki Sürü’deki gibi bir şey yaz oynayayım dedim. Kötü bir yemeği niye yiyeyim yani… Yemem zehirlenirim. Ben 76 yaşında bir oyuncuyum. Seçerim. Beğenmediğim şeyi oynamamaya çalışıyorum artık. Onun için İstanbul’dan ayrıldım. Daha az parayla yaşayabileceğim bir yere gittim.

‘KÜRT SORUNU EN BÜYÜK SORUN’

Mesela Yılmaz Güney Sürü filminde sadece Kürt sorununu değil Türkiye’nin sorununu işledi. Baba filminde devleti işledi. Kürt sorununu sinemayla çözemezsin sadece mesaj verebilirsin o kadar. İki Dil Bir Bavul’da olduğu gibi. Ben de çok özeleştiri yapıyorum bir sanatçı olarak gerektiği gibi bir mesaj veremediğim zaman. Ancak bir sanatçı olarak sadece Kürdistan üzerinde olanları biz değiştiremeyiz. Karşı koyuyoruz, söylüyoruz. Kürt sorunu elbette ki Türkiye’nin büyük bir sorunu ancak bu ülkede 75 milyonun egemen güçler tarafından büyük ekonomik baskılar altında ezilmesi, devletin bir tarafa her şeyi akıtıp diğer bir tarafa vermemesi de büyük sorunlardan bir tanesi.

‘ANADİL ANAVATAN GİBİDİR’

Anadil anavatan gibidir, anadile karşı çıkılmaz. Çoğu sanatçı buna zaten karşı çıkıyor, bu yasakların kalkması için uğraşıyoruz. Bunun nasıl çözüleceğini bilemem. Sadece artık dostluğun kurulması, barışın gelmesini istiyorum nasıl gelecekse gelsin ama gelsin. Ben her zaman insanların özgür olmasından yanayım, kardeşlikten yanayım ama bunu nasıl yapılacağını bilmiyorum. Oyuncu olarak elimden geleni yaptım ve yapmaya devam edeceğim. Fransa’da, İtalya’da oynadım ve söyledim. Kenan Evren geldiği anda da söyledim hala da söylüyorum. Ben de pasaportsuz kaldım Allahtan öldürülmedim.”

Zeynep Kuray