Mim “Sessiz Hikâye Anlatma Sanatı” Değildir

Mimesis Haber – İBB Şehir Tiyatroları ve Mimesis Tiyatro/Çeviri-Araştırma Dergisi işbirliği ile düzenlenen “Çağdaş Tiyatroda Kitaplı Uygulamacılar” atölye serisinin ilki vesilesiyle Thomas Leabhart İstanbul’daydı. Atölyenin yanı sıra, etkinlik kapsamında 23 Aralık Perşembe günü Muhsin Ertuğrul Sahnesi fuayesinde, mim sanatı üzerine bir forum düzenlendi. Thomas Leabhart’ın yanında Ayşe Nil Şamlıoğlu, Emre Koyuncuoğlu, Zeynep Günsür, Çetin Sarıkartal, Taner Barlas, Cüneyt Yalaz ve bir kısmı atölye ekibinden olmak üzere bir grup katılımcı da tartışmalarda yer aldı.

Forum, Leabhart’ın geleneksel mimden kopuşu simgeleyen bir isim olarak Etienne Decroux’nun mim sanatına getirdiği yenilikleri anlatmasıyla başladı.  1968-1972 yılları arasında Decroux’nun öğrencisi olan Leabhart, Decroux’nun 60 yıllık eğitmenlik döneminde bedenin mim ile ifade olanakları üzerine çok çeşitli keşifler yaptığını belirtti. Bu keşif sürecinin yirminci yüzyılın korporal mimi ile on dokuzuncu yüzyılın geleneksel mimi arasına net bir ayrım koyduğunu belirtti. Leabhart, özellikle de Fransa tiyatro tarihinde sahne üzerinde oyuncuların söz kullanmasının yasaklanmasıyla bedeni ön plana çıkaran anlatım olanaklarının geliştiğini, geleneksel mimin bu olanaklardan biri olarak ortaya çıktığını, on dokuzuncu yüzyıla kadar da bu şekilde devam ettiğini ifade etti.

Buna göre Decroux, on dokuzuncu yüzyılın ilüzyonlar yaratan romantik mimine karşı çıkarak yeni bir tarz yaratmanın yollarını arar. On dokuzuncu yüzyıl miminde kostümler bedenin hareketlerini gizleyen bir şekilde tasarlanmışken ve yüz kullanımı ön plandayken, Decroux buna karşı çıktığı için tam tersini yapar, yüzünü örter, ellerini olabildiğince az kullanır ve çıplak bedenini ön plana çıkarır. Amacı, ilüzyon yaratmadan hareket etmenin yollarını aramaktır. Decroux’nun öğrencisi ve yirminci yüzyıl miminin en tanınmış isimlerinden olan Marcel Marceau ise, hocasının aksine, deneysel araştırmalar, çalışmalar yürütmek yerine döneminde oldukça rağbet gören geleneksel mimin temsilcisi olmayı tercih etmiştir.

Taner Barlas’ın çok etkin bir ifade aracı olan yüzün ve ellerin kullanılmamasının anlatım olanaklarını sınırlayıp sınırlamayacağı sorusu üzerine Leabhart, on dokuzuncu yüzyılı tamamen reddetmeden her sanatçının kendi keşiflerini yapabileceğini belirtti. Decroux’nun bedenini bu şekilde sınırlamasının onu pek çok keşfe yönlendirdiğini ifade etti. Bu keşifleri yaptıktan sonra ise zaten el ve yüz kullanmama sebebinin ortadan kalkacağını söyledi. Barlas ise, mimin amacının anlatı olduğunu, geçmişinin insanlığın varoluşu kadar eski olduğunu belirterek bu anlatım sanatında çok etkili bir araç olan yüzün kullanılmasından kaçınılmaması gerektiğini belirtti.

Bu tartışmaya dair diğer katılımcılar, Thomas Leabhart’ın yüzün egemenliğine karşı bir tepki olarak bedenin ön plana çıkarıldığını, ama bugünden baktığımızda hepsini bir arada kullanabileceğimizi ifade ettiğini belirtti.

Çetin Sarıkartal ise bu tartışmaların  politik sansür ve ifade üzerine konan yasal sınır üzerine düşünülmesiyle daha iyi anlaşılabileceğini; Leabhart’ın anlattığı gibi Fransa tarihinde sahnede söz kullanımına getirilen yasaklar karşısında beden ve yüz kullanımının ön plana çıktığını, dolayısıyla yenilik arayışından ziyade politik bir nedenle buna mecbur kaldıklarını belirtti. Bunun bir izdüşümünün performans sanatında da olduğunu, bu sanatta yirminci yüzyılda tiyatronun söze bağımlılığı ile bir hesaplaşmaya gidildiğini belirtti. Zeynep Günsür ise Leabhart’ın ifade ettiklerinin çağdaş dans veya hareket tiyatrosu ile ortak noktalar barındırdığını belirtti.

Taner Barlas, meddah, orta oyunu gibi geleneksel tiyatro örneklerinde de sözsüz oyun olduğunu, bu değerleri alıp çağdaş bir yorumla günümüze taşımanın önemli olduğunu ifade etti. Avrupa’nın klasik mimini alıp uygulamaktan öte kendi kültürümüzden yararlanarak bu kültür içinde bir mim sanatı ortaya çıkarabilme imkanımız olacağını belirtti. Çetin Sarıkartal, bu gelenek tartışmasının önemli olduğunu vurgulayarak, Decroux gibi sanatçıların Commedia dell Arte üzerine çalışarak, gelenekten yola çıkarak bir araştırma yürüttüklerini belirtti. Yirminci yüzyılın devrimci mimini kuran sanatçıların, geleneği çalışarak buradan kendi yollarını bulduklarını, geleneğin biçimsel olarak taklit edilmesi halinde ise ancak geleneğin mezarının kazılacağını belirtti. Emre Koyuncuoğlu, geleneği devam ettirebilmenin altında geleneğe tepki duymanın da yer aldığını, bu şekilde geleneğin zenginleşerek devam edebileceğini ifade etti.

Ayşe Nil Şamlıoğlu, drama ağırlıklı eğitime sahip bir yönetmen olarak, günümüzde teatral varoluşun her şeyi kullanmakla hedefine ulaştığını düşündüğünü, bu nedenle de mimin çok önemli bir yeri olduğunu söyledi. Bedensel eğitimin hem okullarda yer alması gerektiğini, hem de bu etkinlik gibi alternatif atölyelerle oyuncuların bedensel anlatım olanaklarının zenginleşmesinin sağlanması gerektiğini belirtti. Bedensel olanakları bu şekilde gelişmiş oyuncularla çalışmanın çok önem arz ettiğini ifade etti.

Leabhart ayrıca, pek çok prestijli sözlükte mimin “sessiz hikâye anlatma sanatı” olarak tanımlandığından dem vurarak bunun yanlış bir tanım olduğunu belirtti. Mim sanatı, tarihinde çok ender sessiz olarak icra edildiği halde, neden bu şekilde tanımlandığını anlamadığını çünkü mimin sözlü anlatım olanaklarından da yararlandığını ifade etti. Sorulması gereken sorunun, mimcilerin konuşmasıyla oyuncuların konuşması arasındaki fark üzerine olması gerektiğini belirterek bunun yanıtının da mimcilerin; yönetmenlerin, yazarların, yöneticilerin onlara dayattığını değil kendi seçtikleri metinleri sözle ifade etmeleri olduğunu söyledi.

Mimesis Tiyatro/Çeviri-Araştırma Dergisi’nin 19. sayısında yer alacak dosyada ayrıntılarıyla yer verilecek mim sanatı üzerine bu tartışma, katılımcıların bu gibi etkinlik ve tartışmaların devamlılığı olması temennisiyle sona erdi.

Sezin Gündoğan / Mimesis