Demek Cehennem Bu

(Betül Memiş’in, Haber Türk’te,  “Gizli Oturum” oyunu hakkında kaleme aldığı yazıyı yayınlıyoruz.) Geçtiğimiz hafta “zaman ve mekân” üzerinden Sartre’ın Gizli Oturum’una konuk olduk. Mevzu Sartre olunca, ortaya varoluşçuluk üzerine keşfi çetrefilli bir serüven çıktı! İşte oturumdan bize kalanlar…

“Olup bitenlerin zihnimizdeki süresine ve sırasına ‘zaman’ deyip geçmişiz ama bilemiyoruz. Binlerce yıllık deneme ve yanılmalardan sonra Einstein zaman-mekân ayrımına son verdi. Birbirlerinden bağımsız zaman ve mekân yok, ‘Zaman-Mekân’ var, dedi. Zaman mekânın dördüncü boyutu oldu. Sosyalbilimci Moore, bizler için şöyle çözdü bu bilmeceyi: Zaman yoksa mekânda değişim olmaz, değişim yoksa zamanı kavrayamayız!”

Beyoğlu’nda Zencefil’de günün ve az önce izlediğimiz tiyatro oyunundan (ki Sartre’ın “Gizli Oturum” adlı eseri oluyor bu, kolay kolay başınızı göğe kaldıramıyorsunuz öyle) bize kalanları çözmeye çalışıyoruz. Zaman ve mekân üzerine bu tanımları ise Zencefil’in tam tadına miss ballı reyhan çayının yanında, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in bir yazısından okuyorum. Siz de zaman ve mekân süreci nasıl işliyor bilmiyorum ama -yoruldum, kalk havalanalım- cümlesine yan oturanlardanız biz bu gece de… (Arka fonumuzu da es geçmek olmaz. Ne diyordu Ortaçgil ‘Zamana Sıkışmış’ şarkısında;
Bugün omzuma çökmüş / Sevimli ama çok ağır / Tepemden bağırıyor / En güzel an budur.)

Bugünün rotasında Şehir Tiyatroları vardı. “Demek cehennem bu. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını… Acı, ateş, kızgın ızgara hepsi sizsiniz demek… Ne gülünç şey! Kızgın ızgaranın ne gereği var: cehennem başkalarıdır” diyen 20. yüzyıla damgasını vuran düşünür Jean Paul Sartre’ın yazdığı “Gizli Oturum” adlı eserine konuk olduk en araftaki halimizle… İnsanın özgür iradesiyle seçtiği varoluşun başkası karşısında değiştirilemeyeceğini işleyen oyunun yönetmeni Ergün Işıldar. (Yönetmen metne sadık kalmış ki bu da çok başarılıydı.) Dilimize çevirense Oktay Akbal. sEser ile bizi de Gizli Oturum’una konuk eden oyuncular ise; Ece Okay Işıldar, Elif Özge Özder, Emre Narcı, Enes Mazak, İskender Bağcılar ve Osman Gidişoğlu.

Sartre’ın iç dünyasını bu oyunda daha iyi algılayabilmek için; eseri okuyup da gitmenizde fayda var … Daha öncesinde okuyanlardansanız, oyunla farklı bir keşif arenasına tanık olacaksınız. Benden söylemesi! En azından o gecelik arafınızdan ya da cennetinizden çıkıp, Gizli Oturum’un cehennemine konuk olacaksınız. Oyun; birbirini daha önce hiç görmemiş, hatta çok farklı coğrafyalarda yaşamış üç insanın, Ines, Estelle ve Garcin’in, öldükten sonra cehennemde bir arada bulunmalarını konu alıyor. Her biri cehenneme gönderilmelerine neden olan günahlarının ne olduğunu sorgulamaya ve birbirleri üzerinden kendi yaşam hikâyelerini kadrajlayan kavramların içeriğini tartışmaya başlıyorlar. Bir yandan da, kendilerine gösterildikleri kadarıyla yaşayan dünyada kendileri hakkında arkalarından neler söylendiğini, geride bıraktıkları yaşamlarında neler olduğunu gözlemliyorlar. Üç ölü arasında birbirlerinin yaşam hikâyelerini öğrendikçe dengeler çözülmeye başlıyor. Üç kişinin de ikili olup, bir diğerini devre dışı bırakmanın formüllerini ararlarken düştükleri haller, formüller ve ‘insan’ sıfatının içinin nasıl da feci yaralardan oluştuğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Sonsuza değin, yaşamdan uzak cehennem hücresinde birbirlerine mahkum olduklarını unutarak, daha da “ben” deme hissiyatı. Biz fanilere indirgeyin bir de bu son cümleyi; şaşkınlık verici değil mi?!
Oyunun alt metninde; fiziksel özelliklerin işlevi, güzelliğin göreceliği ve zaman ile mekâna bağımlılığı, cinsellik algılamaları, aşk algısı ve dürüstlük duygusu şaha kalkmış durumda, tabii anlayabilene.

‘Başkası benim cehennemimdir’ diyen Sartre, insanın kendisini ancak bir başkası üzerinden bulabileceğini bu oyunda da Ines, Estelle ve Garcin üzerinden anlatıyor. Sartre’ın “Duvar”, “Bulantı” ya da “Akıl Çağı” eserlerinde olduğu gibi ne yazık ki bu oturumdan da mutlu-mesut çıkmıyoruz. (Tanımlarda fani değil mi zaten.) Zira Sartre bizi bu oturumun tanığından çok kahramanı yapmaya çalışıyor gibi. Ama solo performans kıvamında çatır çatır nidalanan “daha fazla özgürlük, daha fazla ben” nağmeleri kulağıma düşüyor oyun sonrası. Ne diyelim; fani ömrümüz sonlana dek her şeyi yüzümüze gözümüze bulaştırmaya ve yalan özgürlüğümüzün tadını çıkarmaya devam! Sizce de öyle değil mi?

Betül Memiş

HaberTürk