Yaptığınız İş Seyirciyi ve Oyuncuyu “Hop”latmalı

Mimesis Söyleşi – Krek Tiyatro Topluluğu on iki yaşında. Ali Atay ve Berkun Oya’nın kurduğu Krek, 2011 yılından itibaren Santralistanbul’da kendi sahnelerine kavuşmalarıyla daha bir görünürlük kazandı. Bu söyleşi Gülsün Odabaş tarafından, Berkun Oya ile yapıldı.

Krek Tiyatro Topluluğu kendini nasıl tanımlıyor?

Öncelikle Krek kelimesinin bir anlamı yok. Tiyatro grubumuza isim arama sürecinde kütüphaneden, bir kitap aldım, gözlerim kapalı herhangi bir sayfa açıp iki başparmağımı o sayfaya koydum ve arada kalan kelime krekti, onun üzerine grubumuzun ismini Krek koyduk. Krek Tiyatro Topluluğu’nun yazılı ya da çizili herhangi bir manifestosu bulunmamakta.

Kısa oyunları; “Seyircinin kafasındaki tiyatro ve oyun izleme algısını bozmaya, bükmeye, belki biraz rahatlatmaya, belki de gerginleştirmeye yönelik hareketler olarak görüyorum.” diyorsunuz bir röportajınızda, içerik olarak da aynı etkiyi yaratabiliyor musunuz?

“Kısa oyunları hangi kriterlerle değerlendirmek lazım” diye sorduğunuzda, cevaplarından biriydi orda söylemek istediğim. Sadece bu amaçla da kısa oyun yapıyor değilim. Daha basit bir sebebim var o da şu; Yazdığım oyunu bitirdiğimde, oynanma süresi ne kadarsa, oyunun süresi de o kadardır. Bir oyun sanki bir buçuk saat olması gerekiyor gibi bir algı var. Şu ana kadar oyunun süreleri veya içerikleriyle ilgili olumsuz bir tepki almadık. Bu iyi bir yolda olduğumuzun göstergesi olabilir mi, bunu zaman gösterecek. Ama benim için tiyatro yönetmek başka bir şey oyun yazmak başka bir şey. Oyun yazarken kaç dakika olacak vs. gibi şeyler düşünmüyorum. Tabii Krek Tiyatro Topluluğu’nun tiyatro yapmaya bakışı biraz daha farklı. Bu farklılık mekân algısı anlamında, oyunun süresi anlamında kendini gösteriyor. Tiyatro seyircisinin alışık olduğu o algıyı biraz yerinden oynatmaya yönelik şeyler bizim için daha eğlenceli. Böyle bir misyon edindiğimizden değil bizim bakışımız da biraz öyle olduğu için. Çünkü ben de seyirci anlamında klasik tiyatroyu çok seven biri değilim, o yüzden kendim yaparken de başka türlü şeylere biraz daha yakın duruyorum.

Oyunlarınızı ve filminizi de daha çok psikolojik gerilim olarak adlandırabiliriz. Neden psikolojik gerilim?

İlk dönem yazdığım oyunlar absürt olarak değerlendiriliyordu. Sanki Bayrak oyunuyla başlayan bir ikinci dönem var. Çünkü Bayrak oyunundan sonra yazdığım oyunlar psikolojik gerilim olarak değerlendiriliyor veya hala absürt olarak değerlendirenler de var. Ben sadece yazmaya devam ediyorum. Benim için önemli olan – belki biraz soyut anlatacağım ama- yazdığınız şeyin ya da yaptığınız işin bir “hop”unun olması. “Hop” olarak tarif edeceğim şey de; seyredeni ya da yazarken sizi ya da provada oyuncuyu yerden bir santim havaya kaldırması ve bunun saçma oluşuyla baş başa kalmak. Yani tam biri ayağınızı arabayla ezmek üzereyken “hop” diye bağırma ihtiyacındaki “hop” gibi o küçücük etkiyi yaşamak önemli benim için.

Senarist, oyun yazarı, film ve oyun yönetmeni, oyuncu, program yapımcısı ve sunucusu… Anlatmak istediğinizi hangi disiplinle daha iyi anlatabiliyorsunuz?

Benim için önceliği olan , beni en çok heyecanlandıran ve devamlılık içerisinde yapabileceğime inandığım şey yazmak. Yazarlığın yalnız olan dünyasını kırmanın yolu da sinema ve tiyatro gibi başka disiplinlerde çalışmak. Yaklaşık üç yıldır roman yazıyorum. Yazdığım romanı bitirmeyi büyük bir hasretle bekliyorum ama arada muhakkak bir film ya da oyun yönetiyorum. Film ve oyun yönetmeyi sosyalleşme ihtiyacının doyurulması olarak görüyorum. Çünkü insanlarla yaptığınız provalar, sohbetler, yemekler, bütün bunların toplamı hayatla kurduğunuz ilişkiyi belirler. Bugüne kadar yaptığım her şeyin özünde benim o şeyleri yazıyor olmam vardı. Konservatuvar sınavına girerken oyuncu ya da yönetmen olmak gibi bir düşüncem yoktu, sadece “yazmak” vardı.

Oyunlarınızda hep bir ölüm var. Sizin için ölüm ne ifade ediyor?

Bilinçli olarak seçtiğim ve ölüm üzerinden, oyunlar arasında bir ağ kurmadım. Ölümü konuşmak gerekirse ve oyunlarla bir paralellik kurmak gerekirse; yanlış verilmiş bir cevapta ölüm, yanlış yaşandığı geç fark edilen bir hayatta ölüm ya da her sabah uyanmakta ölümle aynı anlama gelebilir. Oyunlardaki ölüm, birebir insanın can kaybı olarak algılanmamalı, sadece bitişlerin değil başlangıçlarında göstergesi var oyunlardaki ölümde. Ben ölümü bir malzeme olarak kullanmayı seçmiş değilim ama soyut düşündüğünüzde çeşitli şekillerde tezahür ediliyor olması iyi bir malzeme haline getiriyor ölümü.

Hoop Gitti Kafa’nın metni nasıl oluştu?

Hoop Gitti Kafa oyunundaki ölümden daha önemli bir tema var; o da reddetmek. Hayatımızda çok sıklıkla karşılaştığımız ve yaptığımız bir şey reddetmek. Sokakta yürürken 40 yaşların da bir kadın görmüştüm. İki tane oğlan çocuğunun ellerinden tutmuş, yürüyorlardı. Çocuklardan biri diğerinden daha küçüktü. Küçük olan çocuk düştü ve tam ağlamak üzereyken annesi “tamam yok bir şey, sen düşmedin ağabeyin düştü.” dedi ve çocuk ne yapacağını bilemedi, ağlamamaya karar verdi, kalktı ve yola devam ettiler. Hoop Gitti Kafa’yı düşününce bu durum geliyor aklıma. Reddetmek ve reddetmek psikolojisinin bize yerleştirilmesi üzerinden anlattım bu oyunu. Ailemiz, sevgilimiz, anneannemiz, arkadaşlarımız, toplum, devlet tarafından Hoop Gitti Kafa’daki o reddediş tribini görüyoruz. Otuz dakika oradaki çocuğun reddediş tribini seyrediyoruz. Çocuk uyuşturucunun etkisinde değil. Oyunda da söylediği gibi parası olmadığı için uzun zamandır uyuşturucu kullanmıyor ama oradaki malzemesi uyuşturucu olduğu için onu kullanıyor. Başkası başka türlü reddediyor. O yüzden Hoop Gitti Kafa’daki ölüm ikinci planda. Bu oyunu yazarken yaz mevsimindeydik, hava çok sıcaktı, klima çalışmıyordu, hareketli bir müzik dinliyordum ve sürekli hareket halindeydim bu oyun böyle bir durumda çıktı. Ama başka şekillerde de anlatabilirdim, herhalde çok bilinçli seçilmiş bir şey değildi. Bir anda oldu.

Hoop Gitti Kafa ve Güzel Şeyler Bizim Tarafta oyunu bir camın ardından seyrediliyor. Böyle bir sahneleme yöntemi seyirci-oyuncu ilişkisini nasıl etkiliyor? Seyirciyi oyundan uzaklaştırma etkisi var mı?

Seyircinin kulaklık takarak oyunu seyrediyor olması ve oyundaki sesleri kulaklık yöntemiyle duyması bana göre oyuna yakınlaştıran bir teknik. Bence iyi bir oyun seyirciyle her şekilde bağ kurar, kötü bir oyun ne yaparsa yapsın kuramaz. İyi bir oyunun da tarifini yapamazsınız ancak gördüğünüzde anlarsınız. Hoop Gitti Kafa ve Güzel Şeyler Bizim Tarafta oyunlarındaki sahneme biçimi bir bütün. Hoop Gitti Kafa oyununda hiçbir tiyatro ışığının kullanılmaması, salonun tamamen karanlık olması, seyircinin kulaklık takması, oyun alanı önünün bir camla kapalı olması vs. bunlar çok çeşitli kriterlerle konuşulabilecek konular. Benim tiyatro seyretmekle ilgili en büyük şikayetim, konsantrasyon eksikliği.  Ezanın okunması, pet şişenin sesi, cep telefonu, insanların birbiriyle durduk yere konuşma ihtiyacı, öksürmeyen insanların bir tiyatroya girince o oyunda defalarca öksürme ihtiyacı gibi şeylerle savaşmanın bir yolu bence kulaklık takmak. Ayrıca oyuncunun sesini kulaklıklarla çok daha iyi duyuyorsunuz ve bir yönü de insanları tekilleştiriyor. Tek başlarına o oyunu seyretmelerini sağlıyor. Bu da benim istediğim bir durumdu. Böyle bir sahnelemeyle oyuncunun kontrolünde olmayan karın gurultusuna kadar her şeyi duyuyorsunuz. Oyuncular tiyatro sesiyle oynamıyorlar bu benim yıllardır yapmak istediğim bir şeydi. Oyuncular bir tiyatro düzeninde asla oynanamayacak düşük seslerle, fısıltıyla oynuyorlar ve seyirci bunların hepsini duyuyor. Oradaki kadraj ve oradaki o his, sinema izleme algısına yaklaştırıyor ve bu da tercih edilmiş bir şey.

Oyunlarınız da bireyin yaşadığı psikoloji ön planda toplumsal yapıdan uzak bireyler görüyoruz. Siz nasıl görüyorsunuz bu durumu?

Bir kere toplumdan bağımsız görmüyorum. Toplumu oluşturan herhangi bir bireyin hikâyesini anlattığınız zaman toplumu anlatıyorsunuz zaten.

Başka bir yazarın oyununu sahnelemeyi düşünür müsünüz?

Daha çok benim yazdığım bir oyunu bir başkasının sahnelemesini düşünebilirim. Yazarlık yapmadan tiyatro yapmak bana cazip gelmiyor ama yönetmenlik yapmamak cazip gelebilir.

Gülsün Odabaş/ MİMESİS