Yıldız Kenter: “Tiyatro Affetmeyi Öğretir”

 Türk tiyatrosuna 60 yılda 600 öğrenci yetiştiren “yıldızların hocası” Yıldız Kenter, tiyatronun anlamayı ve affetmeyi öğrettiğini söyledi. Uçankuş.com’un haberine göre, konservatuar seçmelerinde fiziğin önemli olduğunu vurguladı. Sanatçı, tiyatronun anlamayı ve affetmeyi getirdiğini anlattı

* Emekli olmak size ne hissettirdi?
Nasıl bir şeyse aklım almıyor. Şimdi Koç Üniversitesi’nde çalıştırıyorlar. Bir insan işe yaramışsa eğer, arkasında ordu gibi başarılı gençler bıraktıysa onu tık diye bir kenara atamazsın, atmamalısın. Ama Türkiye burası. Muhsin Bey’i (Ertuğrul) terslemiş bir toplumdur bu.

* Akademik kariyere ne zaman başladınız?
1947’de mezun oldum. 1948’den bu yana oyuncuyum. Hocalığa Ebert’in isteğiyle, mezun olur olmaz başladım. Ebert’in, Mahir Canova’nın ve Cüneyt Gökçer’in yanında asistan oldum. Çok şanslı bir öğrenciydim ben.

* Hocalık döneminizde neler değişti?
Başka bir bakış açısı geldi. Daha dile dönük gerçekçilik, sahicilik geldi. İnsanı insani boyutlar içinde görme anlayışı geldi. Tiyatro ‘agrandize’ oldu; yani her tarafı aynı şekilde büyüdü, gelişti. Yeterli midir? Hayır.

* Konservatuar seçmelerinde jüride yer alarak kaç kuşağı etkilediniz? Kaç öğrenci yetiştirmiş olabilirsiniz?
1950’de başladım desek… 1955-56 yıllarında Amerika’daydım. Gelince devam ettim. Demek ki 60 yıllık bir hocalık… Sınıflar 12-17 kişilik arasında. Yılda 8-10 kişi mezun olur. 600’e yakın öğrencim oldu. Çok kabiliyetli çocuklar var.

* Bir tiyatrocu nasıl olmalı?
Bazen içeri girdiği zaman anlarsınız. “Olmaz” dersiniz. Eğri büğrüdür. Tabii ne olursa olsun fizik önemli. Kazık gibi bir fizikten söz etmiyorum. Kıvrak hareketli olmalı, vücut dilini gösterebilmeli, vücudunu seslendirebilmeli, bedeninin farkında olmalı. Tabii ses ve aksan da önemli. İstanbul aksanı olmasına şahsen özen gösteriyorum. Bazı aksanlı insanları alıyorsun düzelir diye düzelmiyor. Ama çoğu düzeliyor. Onları da denemek istiyoruz.

* İnce, zayıf yapılı olmak avantaj mıdır?
Hayır, her çeşit insan var. Her çeşit oyuncu da olur. Şişman olur, zayıf olur. Yeter ki üflediğin zaman o alet ses versin, çalışsın. Kimi keman, kimi flüt, kimi piyanodur. Bir orkestra oluşturacaklar. Yeter ki müzikalitesi olan, dans eden bir alet haline getirebilecek kıvraklık olsun.

* Bir seçme sınavında bir genç kızın bacaklarını görmek istediğiniz doğru mu?
Tabii. Galiba eğri bacaklı biriydi. “Biraz eteğini kaldırır mısın?* dedim. Böyle bir çember olduğunda kolay değil hareket etmek. Onu da alıp üzmenin anlamı yok. Kaç tane elemeden geçiyorlar…

* Fiziğinizi nasıl koruyorsunuz?
Spor yapıyorum, yürüyorum, yediklerime dikkat ediyorum ama her yerim yüzüm gibi. Güzel çizgiler onlar. Hepsinde yaşamışlık var.

ONU ÇOK ÖZLÜYORUM
* Eşiniz Şükran Güngör’e mektup yazmaya devam ediyor musunuz?
Hayır. Tekrar olmaya başladı. Günlük tutmaktan da öte. Seni çok özlüyorum. Seni çok özlüyorum. Özlediğim besbelli artık bunu boyuna söylemeye gerek yok. Bir defter dolusu oldu.

iSTANBUL’DA iSTANBUL’U ÖZLÜYORUM
* İstanbul size nasıl etki etti?
6-7 yaşında gittik Ankara’ya. Ben İstanbul’u Ankara’ya gittikten sonra sevdim. Çünkü İstanbul’dayken küçüktüm. Güzelliğinin farkında değildim. Ama babam bizi sık sık Kağıthane tepesine çıkarırdı. Bomboştu oralar. Köpeklerimiz de vardı. Koşardık. Babam açıklığı, kırları çok severdi.

* Ankara’dan gelişte neler hissettiniz?
Tedirginlik vardı. Alıştığım bir yerden kopma, yeni bir İstanbul’a gelme, mesleğe başlama…

* Bu kentin kaybolan güzellikleri neler sizce?
Plansız büyüyen, göçlerle bozulan bir şehir. İstanbul’u koruyamadık. Herkes buraya geliyor. Ben İstanbul’da yaşarken bile burayı özlüyorum.

* İstanbul’da en çok nereyi seviyorsunuz?
Tepeden bakışı başka, denizden bakışı başka güzel. Kendimi şanslı addediyorum sabah pencereden denizi gördüğüm zaman. “Ne yazık ki artık zamanım azaldı” diye düşünüp, hüzünleniyorum. Bu manzarayı, o güzelliği göremeyeceğim daha fazla.

“TiYATRO AFFETMEYi ÖĞRETiR”
“İstanbul’da tiyatro Darülbedayi’nin kurulduğu 1914 senesinden beri var. Ankara’da daha yeni. Ama toptan baktığınız zaman 1914 de ne değil mi? İngiltere ya da Fransa’da hangi tarihte kimler yaşamış? Onun getirdiği kültür birikimi vardır insanlarında. Bu çok önemli bir birikimdir. Tiyatronun içinde söz var. Sözün olduğu yerde elbette ki fikir var, felsefe var. Sözün olduğu yerde kavga var, aşk var. Sözün olduğu yerde merak var, şüphe var. Her çeşit insan var. Ve bu insanların hepsinin bu kadar farklı olduğu halde, ne kadar birbirlerine benzedikleri var. Tiyatronun yaptığı da o.
“Ben o kadının yerinde olsaydım böyle yapar mıydım? Yapmaz mıydım? Yapardım” diyebilirseniz bu hoşgörüyü getirir. Onu affedebilirsiniz. Tiyatronun en önemli etkilerinden biri affetmeyi öğretmesidir. Anlama, hoş görme ve affetmeyi getirir. Bu da adalet duygusunu kamçılar. Tiyatroda sık sık adaleti görürüz. Adaletsizliği izlerken görürüz, adaleti ararız ve özlediğimizi anlarız. İyiliği anlarız, vefayı anlarız, vefasızlığı yahut kötülüğü görürüz…“

Netgazete