Bayram Gelmiş Neyime?

(Süreyya Karacabey’in 27 Mart 2011 tarihli Birgün gazetesinde yer alan köşe yazısını yayınlıyoruz.) İçinden görkemli nehirlerin çağıldayarak aktığı, insanların kitleler halinde haksızlıklara karşı çıktığı, ümitsizliklerin bile coşkulu yaşandığı zamanlar vardır: Büyük jestlerin, kendini bir şeylere- gerçekten- adamaların zamanı. Böyle zamanlar, içinde konumlanmış her şeye başka bir renk verir; hayatla hakiki bir ilişki kurmanın sonucunda dalga geçmenin, kayıtsız olmanın bile bir şiddeti vardır, hakikatle kurduğu yakıcı bağ herkesi etkiler çünkü, çünkü insanın dünya ile, tarih ile bir derdi vardır. Özellikle tiyatro gibi kolektif bir varoluşun –esasında- tözüne içkin olduğu bir sanat, kalabalığın, şekilsiz bir yığının anlamlı bir bütüne dönüştüğü zamanlarda bir tine kavuşur; burada, şimdi bizim sadece düşleyebildiğimiz ama hiçbir zaman yaşayamadığımız bir şey vuku bulur;  tiyatro yapmanın sahiden bir anlam arayışıyla örtüşmesi ve seyretmenin de bir şeye değecek duygusuyla gerçekleşmesi. Dünya değişmese bile ona sanki değişecekmiş gibi bakmanın ya da değişmeyecek olmasına içten bir kaygıyla yaklaşmanın duyguları derinleştireceği muhakkaktır ve bu noktada teatral edim bir hakikatle birleşir, gösterinin başarısı ya da hezimeti denilen şey aniden bir anlam kazanıverir; ‘bakıp geçmeler şovu’ değil, ‘görüp delmeler’ makamında söylenmektedir şarkı ve böyle zamanlarda sanılır ki kayıtsızlık, ecnebi yerlerde yetişen bir sebze türüdür. Tiyatronun böyle bir zamanı olmuştur belki ama bildiğimiz kesin bir şey varsa o da tiyatronun tekil zamanından çok, bir düş kurmanın çoğul zamanına aittir böyle bir manzara ve manzarada bir ihtimalin silueti de hafiften görünmektedir.

Sonra içinden cılız, bulanık bir derenin yorgun aktığı zamana geçilir; içine bir zamanlar için anlamlı olan şeylerin katıkları, molozları dökülmüş dere, sürükleyemediği yüküyle kendi kuruma noktasına doğru ilerlemektedir. Kayıtsızlık her şeyin üstünü örttüğünde zavallı tiyatro da tecimselle marjinal arasındaki sarkaçta sallanmaya başlar, işin fenası marjinal sanılan da aslında tecimselin panzehiri olarak sistemin tam kalbinin ortasındadır. Aslında “bir şey yapılmasa da olur” çağının insanları için tiyatronun anlamından söz etmek, sadece ve sadece “niye yapıyoruz biz de bilmiyoruz ama yapsak iyi olur”, “gidiyoruz, seyrediyoruz ama gitmesek ne olur” topluluğuna yüksek sesle Kapital’i okumak kadar anlam taşıyacaktır çünkü anlam, insani edimler için gerekli olmaktan çıkarılmış; eylem faaliyete, hakikat parodiye dönüşmüştür. Seyircilik, oyunculuk, bir oyun çalışmak, oyun sahnelemek vb. bu koşullar içinde kaçınılmaz olarak kendini aslında tanımlanmış, verili birtakım pozisyonların içinde konumlandırmaktan başka bir anlam taşımayacaktır; dışarıdaki dünya insanların heveslerini çalarken, duygularını uyuştururken, bu dünyaya karşı esaslı bir duruşu geliştiremeyen ne yaparsa yapsın, içimizde herhangi bir duyguyu keskinleştiremeyecek, seyirciyle bir buluşma sevincinden çok, nasıl geçireceğini bilemediği bir vakti ve geçmeyen can sıkıntısını birlikte öldürmek için biraraya gelecektir. Tıpkı dünyadaki öteki buluşmalar gibi: Yaşıyormuş gibi görünen ölüler aslında hiç umurlarında olmayan şeyleri çok seviyormuş gibi yaparak zamanı oyalamakta ve bunun adına da hayat demektedir. Gerçekten sıkıntıdan ölebilir insan. “Yar bana bir eğlence!”

Böyle bir dünyada tiyatro-seyirci ilişkisi, kimsenin birbirinden pek bir şey talep etmediği bir ilişkiye dönüşmüştür; sahnede görevini ifa edenler, giderek dışarıdaki dünyanın varlığını daha az önemsemeye başlayacak ve böyle bir kapanmanın aslında kendi işleriyle kurdukları ilişkinin sahiciliğini de ortadan kaldırdığını göremeyecektir. Herkes tiyatronun öneminden söz etmekte, bu alana her gün yeni insanlar dahil olmakta, etraf projeden görünmemekte ama yine de ufacık bir etkileşimden, insanı derinden etkileyecek bir buluşmadan söz edilememektedir.  Beklenti sanıldığı kadar yüksek bile değildir, kitlelere eğlence satan bir sektörün parçası olan tiyatro, bizi eğlendirmeyi bile başaramamaktadır ya da kendini sanat yapmaya adamış, kitlesel olanla bağını koparmış topluluklar da küçük bir grup dışında kimseyi memnun edememektedir. Seyirci giderek gözden silinmektedir; tiyatro salonlarını dolduranların sayısıyla ters orantılıdır seyircilik durumu, çünkü seyirci ile tiyatro ziyaretçileri arasındaki fark, kalabalıkla yurttaş arasındaki fark kadar derindir. Yurttaş, siyasal bir bilince sahiptir, toplumsal bir varlık kazanmıştır, artık yığının bir parçasından daha fazlasıdır. Seyirci de öyle, seyirci tarihsel bir kategoridir, önünde vuku bulanlara bakan değildir. Görüldüğü gibi bir buluşmayı anlamlı kılacak taraflar, niteliklerini yitirmiştir ve ekrandan tanıdığı yüzleri yakından görmek için tiyatroya giden bir kitle, sanat olarak tiyatronun ölümünün bir garantörüdür. Usulca tuhaf bir sonuca doğru ilerliyoruz, bu durumda tiyatronun kendi çağıyla kurduğu ilişkideki diyalektiğe dikkat çekiyoruz. Böyle bir seyircinin memnuniyetini esas almayacak ama yaptığı iş kolektif bir karaktere sahip olduğu için yeniden oluşturacağı, biçimleyeceği gelecek seyirciyi memnun etmek için uğraşan bir tiyatro. Belki bir gün haklı olduğunu teslim edebileceğimiz bir çoğunluk idealini hedef alan bir tiyatro. Çoğunluk haklılığını esas aldığınızda sadece ‘kültür endüstrisine’ yakıt sağlayacağınızın, sadece bir azınlığı mutlaklaştırdığınızda da kendi sanatınızı bir çıkmaza soktuğunuzun bilincine uyandığınızda belki bir ümit, bir ihtimal sahnedeki ölü manzarada yeniden belirecek ve tiyatronun kendi zamanına bakışının hem içkin hem de aşkın bir yerden kurulması gerektiği yeniden gündemimize gelecek. O zaman kesinlikle buradan başka bir yerde olacağız, tiyatronun anlamı üzerine daha esaslı bir yerden konuşacağız. Şimdi boş verin bayramı falan, gerçekten neyimize?

Birgün