Böyle Babanın Şarap Çanağına!

(Ece Saruhan’ın 27 Şubat 2011 tarihli Haber Türk’teki yazısını yayınlıyoruz.)

Çocukken lunaparkta karşısına geçip kahkahalar attığımız sihirli aynaların, hayatın ta kendisi olduğunu anlamaktır büyümek… İnsanın kendini olduğu gibi gösteren bir aynaya bakamamasıdır ya da çocukken sadece eğlenmek için baktığı aynalara sığınmasıdır. Üstelik o aynaların sihirli değil, zehirli olduğunu anlamasına rağmen… Hayatın ve yaşamın anlamları farklı bence! Hayat görüntüde var olurken, yaşam yaşayandır… Yaşamın aynasının karşısına geçip, “Ben kimim?” demek yürek işidir. Bir kere bunu yapabilse insan, kendine değebilse, anlasa ki kendisi hep aradığı sihirli değnek, dünya değişecek. İddia ediyorum; insanı bu noktaya yaşamın sanattaki aynası olan tiyatro getirecek.

ŞEFFAF BİR KUTLAMA DAVETİ!

Şimdi soruyorum size; kendinizle yüzleşmeye niyetiniz var mı? Cesaret demiyorum, şimdilik niyet kâfi! Cevabınız evetse; doğru Sarıyer’deki Dotkoleksiyon’a, Dot’un yeni oyunu ‘Festen/Kutlama’nın sahnelendiği şeffaf çadıra! Dikkat; çadırın dışı gibi içinde görecekleriniz de şeffaf!

Sinemadaki ilk dogma örneği ‘Festen’in tiyatro uyarlaması olan oyunda, babaları Helge’nin (Köksal Engür) yaş gününü kutlayan Danimarkalı bir ailenin, sahneye kalbiyle bakan herkesin içini kanatacak öyküsü anlatılıyor. Büyük oğul Christian (Cemil Büyükdöğerli), babasının çocukken kendisine ve intihar eden kız kardeşine tecavüz ettiğini açıklıyor. Anne Elge (İpek Bilgin), abla Helene (Şebnem Bozoklu), küçük oğul Michael (Rıza Kocaoğlu), gelin Mette (Pınar Töre) ve sahnede ensest adlı dramın üstünü örtmek için çabalayan herkes, bize bizi hatırlatıyor.

Birbirimizin kanıyla beslenen vampirler olduğumuzu, masum çocukluğumuzu unuttuğumuzu ya da unutturanlara göz yumduğumuzu… Lunaparktaki aynalara gerek kalmadığını… Büyümek, küçülmeden büyümek… Bulaşıcı hastalıklar yerine bulaşıcı kahkahalarla büyümek… Çocuk olabilip de büyümek, büyüyüp de çocuk kalabilmek… Bütün bunlar için emek gerek! Dot’un yüreğine, cesaretine, emeğine sağlık… Oyunun yönetmeni Murat Daltaban ve aileyi temsil eden oyuncular, yürekten kutladığım Dot ekibi adına ‘Festen/Kutlama’yı anlattılar…

Taciz Kültürü evden okula hayatımızın HER YERiNDE!

• Babanın Christian’a “Başka işe yaramadığından sana tecavüz ettim” dediği an, başlı başına bir tecavüzdü…

Cemil Büyükdöğerli: Oğluna, “Madem her şeyi itiraf ettin, canını daha çok yakacağım” demek istiyor.

Köksal Engür: Tecavüz eylemini diliyle sürdürüyor.

• En acımasız şiddet yöntemi! Dil yarası asla geçmez!

Murat Daltaban: Dil yarası diyerek yumuşatıyorsun, bence direkt taciz! İddia ediyorum; bu ülkede yüzde 90’ın üzerinde çocuk taciz görmüştür. İlla cinsel taciz olması gerekmiyor. Öğretmeninden veya anne-babasından dayak yemiş, küfür işitmiştir. Taciz görmemiş çocuk sayısı çok az bence! Üstelik bu, planlı programlı bir taciz. Eğitim sistemimiz bunun üzerine kurulu.

İpek Bilgin: Benim evimin önünde ilkokul var. Başöğretmen her gün çocuklara avaz avaz bağırarak, “Arkadaşlarınıza iyi davranın” diye komut veriyor. Güya iyilik saçıyor ama sesi o kadar korkutucu ki… 16 senedir başöğretmen ama pedagojinin p’sinden haberi yok! “Bu sesle konuşulur mu?” diye hiç düşünmemiş.

Şebnem Bozoklu: Herhalde zamanı yoktu! Şaka gibi ya!

Murat Daltaban: Ülkemizde cinsel tacizden öte bir taciz kültürü, bir taciz ahlakı var. Yapan da, bunu bilip taşıyan da kendi ahlakını oluşturmuş. Bu istismar ahlakı herkes tarafından, her yerde kabul görüyor.

• Ensest, ataerkil toplum, yabancı düşmanlığı, güç ve iktidar savaşları… Sahnede bir oyun değil, hayatın tüm acı gerçekleri var…

Murat Daltaban: Maalesef! Hikâye ensest üzerine kurulu ama aile içi iktidarı, toplumsal iktidarı ve bunları inşa eden iktidarın çevresindeki yapıyı da sorguluyor. Çok güçlü bir metin. Seyrederken de çalışırken de insanın zihninde farklı pencereler açıyor, birçok yapıyı çözümlemenizi sağlıyor.

• Ensest ülkemizin kanayan yarası. Sahnedeki Danimarkalı tecavüzcü babayı çok iyi tanıyoruz maalesef…

Rıza Kocaoğlu: O baba aslında hepimize tecavüz ediyor.

• Ve utanıp yüzü kızaracağına, ölümüne sebep olduğu kızının şerefine kadeh kaldırıyor. Şarap değil, kan içiliyor oyundaki masada…

Murat Daltaban: Sen ne güzel yazmıştın oyunla ilgili köşe yazında, “Hay babanın şarap çanağına” diye! (Kahkahalar)

Rıza Kocaoğlu: Baba, konuklarını selamlarken, “Hoşgeldiniz” diye kadeh kaldırıyor. Masadakiler “Bizim Danimarkalı babamız” diye alkışlarken, o, elinde kadehi, gözlerini seyircilerin üzerinde gezdirerek, herkesin babası olduğunu hissettiriyor.

Köksal Engür: Bence baba farkında değil yaptığı kötülüğün! Farkında olsa gizlilik üretirdi. Biz kendi ülkemizde bunun farkında olmasak da, ortada çok büyük bir suç var. Baba da ne yaptığının o kadar farkında değil ki, oğluna, “Yaptığımı söylediğin şey ciddi bir suç. Polise gitmelisin” diyor. Ayrıca bence, Christian itiraf etmeden önce de masadaki herkes biliyor durumu. Diyelim ki bilmiyorlar, öğrendikten sonra yaptıkları tek şey suçun üstünü örtmeye çalışmak.

KOL KIRILIR, YEN YAKAR

• “Babamız leke tutmaz” diye şarkı bile söylüyorlar…

İpek Bilgin: Hayatın içinde hep yapıyoruz bunu! Bu şarkının farklı versiyonlarını hepimiz, hep söylüyoruz. Birçok şeyi görmezden gelerek yaşıyoruz.

Murat Daltaban: Bunun karakter ya da kitle tavrı olarak yerleşmiş olması çok korkunç. Tam bir kol kırılır yen içinde kalır durumu var toplumumuzda!

Rıza Kocaoğlu: Her kurumda, baba konumundakiler çocuklarına bunu yapıyor. Tüm kurumların içi kirlendi. Başta aile bütün kurumların temizlenmesi şart! Bu, sadece eğitim sisteminin değişmesiyle olmaz. Temel bir sistem değişikliği gerekiyor.

Pınar Töre: Oyundaki asıl mesele bir babanın çocuklarına cinsel tacizde bulunmasından çok daha öte! Bu ülkede yaşarken nelere sesimizi çıkarıyoruz? Sanal anlamda bağırıp çağırmaktan bahsetmiyorum. Bu ülkenin ne olduğunu, ne tür sorunlar yaşadığını hepimiz biliyoruz. Gelecekteki sorunlarımızı bile görebiliyoruz önceden! Kim reel anlamda bunu değiştirmek için bir şey yapıyor? Dürüst olalım; hiçbir şey yapmıyoruz.

Cemil Büyükdöğerli: Hepimiz bir şekilde tacize maruz kalıyoruz ama tepki vereceğimize evimizde yan gelip yatıyoruz, TV seyrediyoruz.

HAYALET İNSANLAR…

• Helene’in, “Bu evde hep hayaletler vardı” şeklindeki repliği hepimiz için geçerli yani. Hepimiz, hayalet görmüş etkisi yaratan olaylara karşı bile hayalet gibiyiz…

Şebnem Bozoklu: Maalesef! Çoğunluk, hiçbir şeyden haberdar değilmiş gibi yapmayı tercih ediyor. Bence bu, kişinin olduğu yeri koruma çabasından kaynaklanıyor. Ortada bir iktidar var ve birilerinin ona sahip çıkması gerekiyor. O gücü bırakmak istemiyor insanlar.

Cemil Büyükdöğerli: Kazancınızın yüksek olduğu bir topluluk içinde yaşıyorsanız, orada kalmaya çalışırsınız. O topluluğun dışına itilmek büyük bir cezadır çünkü yalnız kalırsınız ve hayatta tutunamazsınız. Oyundaki kadar büyük bir gücün var olduğu bir ailede konuşmak büyük bir cesaret ister.

İpek Bilgin: Zaten bu çocuklar bu düzenin koruyucusu olarak yetiştiriliyor. Nerede konuşacakları, nerede susacakları önceden belli. Oyundaki annenin sessizliği kötülüğünden değil. “Keşke olmasaydı ama bütün bunlar oldu, bunu değiştiremem. Çocuklarmız için bu koskoca düzeni kurduk. Dolayısıyla benim bildiklerimi unutmam gerekiyor” diye düşünüyor. Yaşadığı olay o kadar sarsıcı ki, sırtında o kadar büyük bir yük ki, kaldıramayacağı için unutmayı seçiyor. Anneyi savunmuyorum ama ne hissettiğini anlayabiliyorum. Bu düzenin korunması için fazla duygusal olmamak şart! Çünkü duygu düzeni sarsar.

Köksal Engür: Devletin bekası için gerekli şeyler bunlar!

Habertürk