‘Hiç Hayal Kurma Kızım…’

Onların hikâyesi, 9 Eylül 2009, Çarşamba sabahı, İstanbul’da Sefaköy –İnönü Mahallesi’nde, saat 07.00’de başlıyor ve felaketle bitiyor. Tiyatro Güzel Şey ekibi ise o tarihi hiç unutmayalım diye sahneye ‘Sel’ diye taşıyor…

“Hiç hayal kurma kızım, sen Nişantaşı’nda değil, Sefaköy’desin. Onlar senin diktiklerini giyer ama hayatını hiç merak etmezler…” Bu sözler; “Tiyatro Güzel Şey” topluluğunun “Sel” adlı oyunundan bir replik sadece… Oyun demek de çok doğru olmaz, zira anlatılanlar gerçek hayattan bir alıntı… Hani bazen TV’de görünce zapladığımız, gazetelerde üçüncü sayfada okuyup-okumayıp geçtiğimiz, yaşadığımız apartmanda-sitede-mahallede duyunca hislendiğimiz ama artık şaşır-a-madığımız gerçeklerden… (Hatırlarsanız, uzun zamandır şaşıramıyoruz biz faniler; çünkü en ağırından esbab-ı mucibe-lerimiz var.)

“09.09.2009 Çarşamba…” Bazıları için alelade bir gün, bazıları içinse ömür sayacına kayıplar çizilen bir tarih… Peki bu tarih sizin için ne ifade ediyor, diğer yaşanmış günlerden farklı? (Kabul etmek gerekir ki yeryüzünü şereflendiren bizlerde, bir-az “balık hafızalığı” durumu söz konusu… Fil hafızalığına terfi edenler de yok değil ama ne yazık ki toplayınca ortaya çıkan sonuç bu; unutuyoruz yahut unutturuluyoruz!)  

İSTANBUL’DA BÜYÜK “SEL” FELAKETİ

Siz de benim gibi bir sürü kayıp tarihi, balık hafızalığınızın bir köşesine derkenar bırakanlardansanız, o zaman bu oyunla da bazı argümanları-nızı yeniden temize çekmeye hazır olmalısınız! Geçtiğimiz haftalarda Garajistanbul’da izleme fırsatı bulduğum “Sel”; günümüzde “kadın” olarak var olma savaşı veren, işçi kadınlardan ‘yalnızca bir kaçının’ gerçek hikâyesini anlatıyor.

“İstanbul’da büyük sel felaketi” dediğimizde, hepimiz hatırlıyoruzdur ve o günün simge görüntüleri bir bir gözümüzün önüne geliyordur: belediye otobüsü üzerinde selden korunmaya çalışanlar, boydan boya sular altında kalmış Silivri, suların alıp götürdüğü Dila bebek ve bir panelvanın içinde boğularak hayatını kaybeden sekiz kadın tekstil işçisi… (Hani girişte “hiç hayal kurma kızım” diyen, hayalini gerçeklere feda edenlerden bir tanesinin de içinde bulunduğu… Hani tam da bugünlerde ‘kadın’ olmanın ötesinde ‘insan’ olabilme oryantasyon sürecindeki husumetçilerle dalaşıyorken yahut algılamaya çabalıyorken, bu oyun bir çizik atıyor yaşananlara…) Şimdi bu sekiz kadının, ‘bu yaşadığı mesai yolculuğu’, tiyatro sahnesinde yeniden hatırlanıyor, unutmayalım diye…

Onların hikâyesi, 9 Eylül 2009, Çarşamba sabahı, İstanbul’da Sefaköy –İnönü Mahallesi’nde, saat 07.00’de başlıyor. Hava sağanak yağmurlu. Bir gece öncesinden sel uyarısı verilmiş. Ramazan Ayı’nın ortaları. Yaşları 19 ve 47 arasında değişen, 8 tekstil işçisi kadın, her sabah olduğu gibi o sabah da işlerine gitmek için evlerinden çıkıyor, onları fabrikalarına götürecek aracın içine biniyorlar. Bir saat sonra boğularak öleceklerini bilmeden… (Bizde hikâye burada, sıradaki bir habere geçişle son buluyor. Ama ‘Sel’in doğuş hikâyesi tam da burada başlıyor.)

UNUTTURMAMAK İÇİN…

“Sel”de biz izlekleri, önce bir kısa film karşılıyor; su dolu küvette boğulmanın hissedilemez hissiyatını yaşayan oyuncuları izliyoruz. (Görüntüler sonrasında, boğazınızda bir yumru oluşursa şaşırmayın, bir de balata da bir yanma durumu velhasıl olabilir!) Sonra sabahın 07.00’sinden itibaren sekiz kadının yaşadıklarına ortak olmaya başlıyoruz: iş için hazırlanmaları, servise binmeleri, aralarında geçen konuşmalar, sıkıntıları, hayalleri ve dertleri… Sonra yağmur, suyun yükselmesi, açılmayan kapılar ve… 

Gelelim “Sel”in arkasındaki bu yürekli ekibe; Reklamcı olan Emel Taşçı’nın ilk oyunu “Sel”. “İstanbul’un merkezi bir yerinde, havalimanının çok yakınında, sekiz kadının bir aracın içinde sıkışıp kalması ve sonrası… Beni çok şaşırttı. Ve her şeye bir “dur” demek lazımdı artık diye düşündüm. Durdurmak istedim o zamanı, unutturmamak için de yazmak istedim. … O kadınlar aslında bir mal gibi, bir yük gibi taşındıkları aracın içinde, onları sıkıştırdığımız çıkmazda nefes alamadıkları için boğuldular. Onları sıkıştırdık, çünkü kendileri için yaşamalarına hiç izin vermedik. Ekonomik sisteme katılımları bile kendi bağımsızlıkları için değil, eve sağladıkları maddi katkı için desteklendi. Önce kardeşlerine, ana-babalarına, sonra kendi evlerine, çocuklarına ve kocalarına bakmak zorunda bıraktık. Genç omuzlarına öyle bir yük yükledik ki kadın olmak onlar için en ağır yük oldu. Hayalleri olduğunu bile fark etmedik. Biz sadece seyrettik. Seyrettik… başımızı çevirdik. Seyrettik… kanal değiştirdik. Seyrettik… çünkü bunu değiştirecek vaktimiz yoktu” diyen Taşçı’ya bu serüveninde tiyatrocu (oyunun yönetmeni) Ayşe Burcu Eren de yardım ediyor. Unutan ve bazen de utanma duygusunu kaybeden bizlerin -diyarı Türkiye-’yi sarsan bu sel felaketini, olduğu gibi sahneye taşımış Taşçı ve Eren; ajitasyona sığınmadan… Oyunun dekoru Doğaç Sağırosmanoğlu’na, efekti ise Ersin Aşar’a ait. Sekiz kadını ise Demet Ulus, Melissa Milanlıoğlu, Makbule Tüzüner, Aylin Sağlam, Yeliz Demir, Serpil Akaya, Neşe Mengüloğlu ve Elçim Eroğlu canlandırıyor.  

“8 kadının hayalleri, aşkları, umutları, selin de yardımıyla, servis aracı denilen bir yük aracında son buluyor. Denetimsizlik mi? İhmal mi? Tedbirsizlik mi? Kader mi? Kaza mı? Cehalet mi? Kim bilir?” diye soruyor “Tiyatro Güzel Şey” topluluğu…

Olay sonrası, ‘açılamayan’ yahut ‘açılmayan’ kapılara istinaden çok şeyler söylendi; “Doğal afet”ti, “kader”di ya da “cesaretleri yok”tu diye… Memleketim toprağında en kardeş kelimeler ya bunlar -kader-afet-cesaret-… Sel ekibi, ‘amacımız farkındalık’ yaratmaktı diyor; o vakit şimdilik size de biraz cesaret gerek, o panelvanın içindekilere daha yakından şahit olmak için… Program için: www.tiyatroguzelsey.com

(Not: Siz bu yazıyı okuyup, ajandanıza da Sel’i ekliyorken, ben harcının içine, su yerine süt katılmış efsanesiyle nidalanan Harput Kalesi’nde, Elazığ’ın tarihten şimdiye düşen suretini dikizliyor olacağım. Dönüşte nasılsa paslaşırız yine sahneye yansıyanları…)  

BETÜL MEMİŞ / memisebetul@gmail.com

Habertürk