Siyah Kuğu’nun Görselliği

(Yeşim Tabak’ın Siyah Kuğu filmi ve bale üzerine kaleme aldığı köşe yazısını yayınlıyoruz.) Jim Carrey’nin parodisini izlemiş olanlar için Siyah Kuğu‘yu ciddiye almak zor olabilir. Ama neyse ki Darren Aronofsky, filmini hepimize yetecek kadar ciddiye alıyor. Michael Powell ile Emeric Pressburger’ın Red Shoes‘u (1948) ve Roman Polanski’nin Rosemary’nin Bebeği (1968), Siyah Kuğu‘yla birlikte sıklıkla yad edilen filmlerden oldu. İlki, hayatta tam da zirveye elinin değdiği sırada kariyeri ve aşkı arasında seçim yapmak zorunda bırakılan, nihayetinde intihar eden bir balerinin trajedisiydi. Siyah Kuğu‘nun balerin Nina’sı (Natalie Portman) gibi New York’ta yaşayan ev kadını Rosemary ise, sadece doğmak üzere olan bebeği için huzurlu ve güvenli bir ortamın peşindeydi. Ama aktör kocasının kariyeri uğruna yaptığı şeytani anlaşmalar sonucunda, cebren, kendini santanistlerin Meryem Ana’sı olarak buluyordu. Darren Aronofsky’nin Siyah Kuğu‘sunda, Nina tam olarak kimsenin kurbanı değil. Zaten ne Red Shoes‘da olduğu gibi naif bir klasik dramanın içindeyiz, ne de Rosemary’nin Bebeği‘ndeki karanlık mizah var işin içinde. Bu, biraz daha ‘Lars von Trier’vari bir senaryo: Nina, kendini kurban etmek zorunda. Şöyle ki: Mükemmel bir bütün gibi hissedebileceği tek bir an var. Onu da yakalamak zor tabii. Görünüşe bakılırsa New York’un hayali bir bale grubundaki rakibesi Lily (Mila Kunis), yani başından beri kuralları ihlal etmeye cüret eden ‘siyah kuğu’ (halk tabiriyle kötü kız), saflığa asla geri dönemeyeceği için, mükemmel olma şansı da zayıf.

CENNETLE CEHENNEMİN EVLİLİĞİ

Ama tam anlamıyla bir ‘beyaz kuğu’ olan (odasında oyuncak ayı, müzik kutusu vs. var) Nina, kendi hijyenik dünyasından çıkmayı bir göze alsa, belki küçük bir an için cennetle cehennemin o mükemmel evliliğini yaşayabilir. En azından söz konusu bale grubunun koreografı, Vincent Cassel’in canlandırdığı Thomas (Toma diye okuyunuz) böyle düşünüyor ve hem beyazın hem siyahın altından kalkmanın icap ettiği başrol için onu seçiyor. Siyah Kuğu, gösterinin prömiyerine kadar geçen süreçte Nina’nın yaşadıkları hakkında. Biraz açayım: Yol gösterici baba / baştan çıkaran sevgili / yaratma gücü veren tanrı rollerinin bir karışımını üstlenen Thomas’yı tatmin etmeye çalışırken, kendisiyle ve çevresiyle ilgili algısının tepetaklak olduğu, sadece kontrollü olup çok çalışmaktan başka bir şeyi, kendini bırakmayı öğrenmesi gereken bir süreç. Bizzat yaşayamadığı parlak dans kariyerini kızına yaşatmak için kızını ‘yaşatmayı’ unutmuş olan annesi (Barbara Hershey), başrolü çalmak isterken ahbaplık etmeye çalışan yırtık kız Lily ve Fransız aksanlı İngilizcesiyle, meleksi ve edilgen bir varoluş yerine kötülüğün yüksek enerjisini yücelten Thomas, Nina’nın etinden et kopararak kendisiyle savaştığı bu dönemde, onu kışkırtan karakterler. Ne kadar geriye çekerlerse, ‘balerina’ o kadar ileri atılıyor. Uçurumdan atlamaya cesaret ederse, kimsenin onu tutması mümkün olmayacak ama kısa bir süreliğine uçmak için, atlasa iyi eder. Nina’dan önceki baş balerin Beth (Winona Ryder) için de bir benzeri geçerli. Zira o da ‘kelebek’ olabildiği o kısa süreyi çoktan geride bırakmış durumda. Yani kazansalar da kazanmayacaklar ama isterlerse kendi adlarına birer efsane yazabilirler. İşte böyle çıkışsız bir durum. Ama mükemmellik de ucuz değil biliyorsunuz…

BASİT KODLARA İNDİRGENMİŞ HİKAYE

Siyah Kuğu, bir sanatçı olmanın sancılarına odaklanan bir drama olsaydı, Nina yaratarak çoğalabilirdi. Ama daha ziyade, kadın olmanın ölümlerine odaklanan (veya onaylayan) bir senaryonun içindeyiz. Aronofsky, her zamanki gibi, hikayeyi son derece (diyelim ki fazlaca) basit kodlara indirgeyerek anlatmış. Sonucun bu defa daha manalı görünmesinin sebebi, olayların ‘fabl’ tipi klasik bir bale hikayesiyle örtüşmesi. Aronofsky’nin dinamik görsel tekniği; kahramanlarının psikolojik gel-git’lerini seyirciye aktarmadaki becerisi de yine bizlerle tabii. Bu beceri bize, tekrar tekrar izledikçe keşfedilecek filmlerden çok, takdir edilesi görsel seyirlikler olarak geri dönüyor.

Sabah