Tiyatro Bildirileri Günü

Barış Yıldırım

Tarihin kitabı çok yere yazılır ve çok biçimde okunur. Resmi tarih kitaplarından günlük yaşam nesnelerine, antik kalıntılardan dandik pop şarkılarına insanın ürettiği ve değiştirdiği her şeye kendi mührünü –her durumda farklı bir biçimde– vuran tarihi, tiyatro meraklıları dışında pek umursanıp bilinmeyen tiyatrolar günü bildirilerinden okusak neyle karşılaşırız acaba?

İlk kez 1957’de kutlanan Dünya Tiyatrolar Günü’nde 1977’den bu yana yayımlanmaya başlayan bildiriler, bu günün önemli bir parçası oldu. Türkiye’de de Muhsin Ertuğrul’un 1978’de yazdığı bildiriden sonra her yıl tiyatrolar günü ulusal bildirileri yayımlanmaya başlandı. Bunun tek istisnası ITI Türkiye Merkezi’nin tiyatroya ilgisiz kalan kuruluşları protesto etmek için bildiri hazırlamayı reddettiği 2002 yılıydı.

Ertuğrul’un ilk bildirisi Türkiye’de anti-faşist mücadelenin silahlı çatışmalara dönüşerek sokaklara indiği 1978’in atmosferini yansıtıyordu: “Sahne: Türkiye haritası yüzeyine yayılmış yaşlı ana-babalar, bir ağızdan, yavrularının tabut kervanına ağıt yakmaktalar. Soruyorum: Gençler gençleri neden öldürüyor? Kardeş kardeşi neden öldürüyor? Kardeşi kardeşe kim kırdırıyor?

Bu sorunun cevabını bulmayı “seyircinin sağduyusuna” bırakmıştı Ertuğrul. Devlet “baba”nın “kardeş”lerden birinin eline silahları tutuşturup diğer “kardeş”in üzerine saldığını; “aile”ye benzetilerek karşıtlıkları törpülenmeye çalışılan sınıflı toplumlarda sınıflar arası kardeşliğin naif bir mitos ya da kötü niyetli bir yalandan başka bir şey olmadığını düşünmüyor ya da düşünmek istemiyordu belli ki, ama hiç olmazsa gözlerine sahne perdelerinden yapılmış bir at gözlüğü takmamıştı.

Bir yıl sonra, Kanlı Maraş’ın hemen birkaç ay sonrasının sıkıyönetim günlerinde, Türkçenin en güzel tiyatro oyunlarından bazılarının yazarı Haldun Taner’in gözleri ülkesinin topraklarını görmüyordu sanki; onun derdi tiyatroyu TV’ye ve sinemaya karşı savunmaktı. 1980’in Bedia Muvahhit tarafından yazılan bildirisiyse emeğin yüceltilmesi ve dünya halkları arasındaki kardeşliğin vurgulanması dışında genel geçer bir kutlama yazısı olmanın ötesine gitmiyordu.

Darbe sonrasının ilk bildirisinde Necati Cumalı adeta mistik bir dünya olarak resmediyordu tiyatroyu. Cunta binlerce insanı işkencelerin, hapishanelerin ve ölümlerin merdanesinde öğütürken “Sık sık güzel rüyalar gören bir insan gibidir tiyatro seyircisi. Perdenin açılmasıyla gözlerinin önünde bir rüyadır başlayan,” deyip ekliyordu Cumalı: “İnsanları toplu olarak bir araya getiren tek olay tiyatro değildir yaşamda. Günümüzde [insanlar] stadyumlarda, mitinglerde, sinemalarda sürdürüyorlar buluşmalarını.

Bir zamanlar “Neydik düne kadar daha üç beş kişiydik/Çektik kapıları çıktık evlerimizden/Meydanlara sığmıyoruz kardeşler şimdi,” diyen şair, yan yana yürüyen iki insanın yasadışı gösteri yapma “suçu”ndan işkenceye yatırıldığı günlerde hangi mitingden bahsediyordu acaba?

1980’in kanlı rüzgârlarının karşısında tiyatrocuların bayrağı ya hiç dalgalanmamış ya da hâkim rüzgâra teslim olmuş. Bu utandıran sayfaları hızlı çevirip 2000’lere geldiğimizde “ölüyoruz, kurtarın” çığlıklarıyla karşılaşıyoruz. Basına, devlet kuruluşlarına, seyirciye sitemlerle dolu tüm bu bildirilerde tuhaf olan, pek çok şeyin “ayna”sı olduğu varsayılan tiyatronun aynaya hiç bakmamasıydı.

2002 bildiri yazmama protestosunun ardından 2005’te Gencay GürünAziz tiyatro severler, kaç kişi kaldınız?” diye soruyor, 2007’de Bozkurt Kuruçyönetenler ve yönetilenler”den tiyatroya sahip çıkmalarını istiyordu, iktidarın iki ucu arasında tiyatro aşkına bir uzlaşma düşü kurarak. Ferhan Şensoy’un sözcülüğünde alternatif bir bildiri yayımlayan bir grup tiyatrocu ise daha politik bir söylem tutturmuştu “karşı bildiri”lerinde. Emperyalizmden, sistemden bahsediliyordu gerçi, ama “direnen Türkiye Tiyatrosu” kafayı daha çok devletin yasal düzenlemelerine ve şehir tiyatrolarının bilet fiyatlarındaki dampingine takmıştı tiyatronun baş sorunu ucuza tiyatro izlemekmiş gibi.

2008 bildirisini Orhan Alkaya kaleme aldı. O da “yasak mahallelere ansızın girmek” gibi direniş kokan imgelerle konuştu. Ama “devrimciliğinin” ufku biçimin dağlarıyla kuşatılmıştı: “saklı kalmış biçimler var… Yeni biçimlere ihtiyaç duyuyoruz… Biçim özün ta kendisidir ve en çok biçim yasaklanır.

Bu biçim metafiziği, sanatı bir seçkinler aristokrasisinin şölenindeki mezeye çevirirken biçimde bile devrimci atılımlar yapmanın temel engelidir. Çünkü bir fenomeni yalnızca bir veçhesine –burada, biçimine– indirgemek, o veçhenin bile hakkını vermeme sonucunu doğurur. Hâkim politikanın dümen suyunda politika yapmak demek olan apolitizm –yahut sahte veya abartılmış çelişkileri temel alan politikçilik oyunları– kendi yaşam suyunu bile kurutacak kadar kısırdır.

Tiyatro binalarının içi ve çevresi

Nedret Güvenç, 2009 bildirisine tiyatronun emek yanını vurgulayarak başlıyordu: “Ben bir sahne işçisiyim, bir ağır işçi.” Ama sahne işçilerinin toplumun çoğunluğunu oluşturan diğer işçi ve emekçilerden neden koptuğu sorusunu aklına bile getirmeden –“Bazı sorunlarımız var ama tiyatromuz dimdik ayakta,” diye özetlenebilecek– çok genel bir retorikle bağlıyordu konuyu. Ama Temel Demirer, Türkiye Tiyatrolar Birliği adına kaleme aldığı alternatif bildiride “sahnelerimizi sokaklara, sokakları sahnelerimize taşıma” gerekliliğini hatırlatıyordu: “Çünkü tiyatro sadece tiyatro değildir ve olamaz da.

2010 bildirisini hazırlayan ve politik sanat geçmişinden gelen Ayşe Emel Mesçi, birtakım mitolojik göndermelerle kaostan, kozmostan bahis açıyordu. Retoriği Apollonik imgelerle yüklüydü (ışık, yıldız vs.) ve biraz geç kalmış bir biçimde 80’lerin yükselen değeri tiyatro antropolojisini çağrıştırıyordu. “Cumhuriyetin kazanımları”nın yanı sıra “Anadolu’nun zenginliği”nden falan da bahsediyordu fakat belli ki zenginlik derken bir takım kültürel görüngüleri hesaba katıyordu salt; ezilen halk ve sanat ilişkisine bu bağlamda yer yoktu.

2010’un asıl olayı, Süreyya Karacabey’in kaleme aldığı Alternatif Bildiri oldu. Bu konuda nicel bir veri bulmak neredeyse olanaksız, ama “resmi tiyatro” denilebilecek alanın dışında kalan hemen her tiyatro hücresinin, Mesçi’nin apolitik kültürelci sözlerinden ziyade Karacabey’in tiyatro binalarının içinin çevresinden nasıl koptuğunu anlatan sözlerini okuduğunu söyleyebiliriz. Tiyatronun uzun süredir unuttuğu şeylerden bahsediyordu Karacabey, çocuk işçilerden, temizlikçi kadınlardan, zorla kaybedilmelerden:

Her şey siz oradayken olur, içinde olduğunuz binaların dibinde, ruhunuz bile duymaz. O sesler, o çığlık, o yakarma sahnedeki seslere hiç karışmaz, çünkü kimse binanın dışından akan vahşi nehrin çağıltısını duymaz.” Artık neredeyse resmi bildiri kadar gelenekselleşmiş alternatif bildirilerin içerisinde tiyatronun o en can yakan sorununa, klişe ama geçerli deyimle “halktan kopukluğu”na işaret eden az sayıda bildiriden biriydi bu ve şöyle kutluyordu günü: “Kendini sokağa kapatmış bir tiyatro ölüdür, içinde çok üşümüş birinin ısınmadığı tiyatro sadece mezarlıktır. Gidin ve her gece gömün ölülerinizi.

Teatral şizofreni

Bu yılın bildirisini Poyrazoğlu hazırladı. Kendinden önceki çoğu resmi bildirici gibi tiyatronun yaşamı ısıtmasından, sarıp sarmalamasından ve –ciddi ciddi– “kâh güldürüp kâh hüzünlendirip kâh düşündürmesinden” dem vuruyor.

Alternatif bildirilerden birini kaleme alan Yılmaz Onay’ın metni ise tiyatro günü bildirisinden ziyade AKP karşıtı bir seçim bildirgesini hatırlatıyor. Sınıfsal ezilmişlikten bahsediyor, fakat yalnızca tiyatro emekçilerinin sosyal hakları bağlamında. İçi çevresinden kopuk, dışarısındaki dünyaya ilgisiz şizoit tiyatrosal gerçekliğimize değmiyor Onay’ın müdahalesi.

Ödenekli tiyatrocular hesap numaralarına yatan maaşları rehavetine, özel kumpanyaların çoğu devletten gelecek desteğin dilenci umuduna teslim olmuşken sahneler halkın dertlerinden azade kılındı bu ülkede.

Bir yanda çiğnene çiğnene sakız olmuş metinler, üzerine bir şey eklenmek şurada dursun kendi namlarına bile konuşma fırsatı verilmeden antre yapıyor. Bir yanda toplumun çok küçük bir yüzdesini oluşturan bir avuç sanatçının toplumları, bireysellikleri ve sanatları üzerine küçük burjuva sayıklamaları “avangard, deneysel” sanat adına sahnede topallıyor. Bir yandaysa TV dizilerinin düzeysizliğiyle yarışarak kendine yer açmaya çalışan vodvil taslakları var.

Her yıl perde açan yüzlerce oyunun ancak birkaçı, üzerine bastıkları toprağın dertlerine –o da yalnızca– göz kırpıyor. Sanki bu ülkede plazalara yer açmak için evler yıkılıp binlerce insan sokağa atılmıyor. Sanki bu ülkede dağlar, sokaklar, evler bombalanmıyor. Sanki bu ülkede milyonlarca işsiz, umutsuz bir karanlığın karşısında, belki farkına bile varmadan, bir isyan büyütmüyor. Sanki bu dünyanın derdi bir avuç okumuşun reklam kokan bunalımlarından ya da baştan savma oyun okumalarından ibaret.

Ve bildiriler halkın ilgisizliğinden yakınıyor. Tiyatro halkına çok ilgiliymiş gibi!

27 Mart 2011’de Birgün Pazar Eki’nde yayımlanan yazı (Mimesis için web üzerinde okumaya uygun hale getirildi)



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: