Yerli Tiyatronun Metin Sorunu

(Beliz Güçbilmez’in 27 Mart 2011 tarihinde Birgün gazetesinde yer bulan köşe yazısını yayınlıyoruz.) Buralardaki tiyatronun ‘eksikleri’ konuşulurken, hep bir yazar sıkıntısından söz edilmiştir. Az yazıldığı, ‘nitelikli’ oyunlar üretilmediği, şöyle oyuncunun dişine göre bir karakter bulunamadığı falan söylenip durmuştur. Üstelik son zamanlarda bir biçimde tiyatro yapan herkes ‘bizim meselelerimiz’ diye bir şeyden, tiyatro sahnesinde bunun anlatılmasına ilişkin bir ihtiyaçtan da söz ediyor sanki. Bu belki de kendini temelde çeviri oyunlar üzerine kuran bir ‘ulusal tiyatro’nun nihayet sebep olduğu post-travmanın ani bir ‘kavrayış’a yol açması biçiminde yorumlanabilir. Bu durumda oyun yazarları bir kez daha göreve çağırılıyor gibi. Ben burada oyun yazanlar adına söz almıyorum ama. Tiyatronun biraz dışından fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Hazır bayram ederken elimizde bir bayram günü çekilmiş fotoğrafımız olsun diye herhalde.

Buraya kadar hızlı hızlı geçerek bir sürü şey söylendi, azıcık yavaşlayıp söylenenlere yakından bakalım.

Oyun yazarlığı diye bir iş, yani oyunların aynı zamanda bir yazarının olması fikri, bizde aşağı yukarı 150 yıllık bir geçmişe sahiptir ve ille bir şey ile karşılaştırılacaksa, mesela bu kısa tarih, batı kültürünün neredeyse tiyatro sahnesinde kurulduğunu söylememizi sağlayacak kadar uzun tarihi ile karşılaştırılabilir. Ama karşılaştırma ve kıyas, insan aklının anlamayı sağladığı varsayılan kötü alışkanlıklarından biridir, işin aslı. Çünkü zihin bir kez karşılaştırmaya başlayınca duramaz, yeryüzünü oluşturan ve dolduran ne varsa, her şey birbiri ile boy ölçüşüp durur, sonunda bunu niye yaptığımızı bize unutturana kadar. Buna belki de pedagojik akıl demek gerek; karşılaştırma normların üretilmesini, normlar sınıflandırmalar yapılmasını, sınıflandırmalar da anlamayı ve anlatmayı kolaylaştırır. Ama her kolaylık üretildiği yerde, ıskartaya çıkardıkları kadar eksik ve sorunludur. Kendi alanımızdan bir örnek vereceksek, elimize geçen oyunu Aristotelyen olup olmadığı ile tanımlamak bizim için bir ölçüdür. Bir oyun ya Aristotelyen’dir yani ya da değildir ama ‘Aristotelyen-olmayan’ kategorisinin bizzat kendisi bize nirengi noktasını neyin oluşturduğunu gösterir. Öykünün nasıl anlatılması gerektiğini kalıplayan bir formülasyondan söz ediyoruzdur burada. Formülü anlatmaktansa, mesela Kral Oidipus’un da Oscarlı Siyah Kuğu filminin de öykü anlatma stratejisinin aşağı yukarı aynı olduğunu, hikâye ileri doğru akıyor gibi görünürken, o ileri akıştan daha önemli ve daha derin bir biçimde aslında geçmişte olanların açıklanmasına yönelindiği söylemek meseleyi daha anlaşılır kılacaktır sanırım. Aristoteles olay dizisini her şeyden fazla önemser ve bunun bir sıralama, dizme işi olduğunu belirtir. Bu öykü anlatma stratejisinde şu anda ne olduğundan ve bunun sonuçlarından daha önemli olan bütün bunların neden olduğudur ve nedenler hep geçmiştedir. Bu teknik aynı zamanda tiyatroda gördüğümüz her oyun kişisinin bir ‘karakter’ olmasına ve o karakteri anlamanın yolunun onun geçmişini bilmek olduğu şiarına yol açar. Metot oyunculuğunun rahle-i tedrisinden geçmiş oyuncu için üstünde ayakta durabileceği biricik zemin böylece kurulur. Karakterin ancak amatör bir Freudyen bir deşme – ya da daha çok ekleme- ile açığa çıkarılan geçmiş yaşantısı, travmaları, korkuları vs. oyuncunun o karakteri nereden oynayacağına ilişkin o hazır ve garantili reçeteyi sunacaktır.

Şimdi Pekin Operası’ndan bir örnek: Autumn River. Kızla oğlan birbirlerini severler ama birlikte olmaları olanaksızdır ve oğlan sevgilisine veda bile edemeden bir gemiyle yaşadığı yerden ayrılır. Kız evden kaçar, kıyıya gelir, kıyıda yaşlı bir denizci ile tanışır. Adam pek şakacıdır, kızın üzüntüsünün nedenini öğrenince onunla bir süre dalga geçer, sonra da teknesiyle kızı gemiye, sevdiği oğlana yetiştirir. ‘Kavuşamamış kız ve oğlan’ batı hikâyeciliğinin de elbette anlatmaktan sıkılmayacağı bir konudur fakat bu hikâyeyi asla böyle anlatmaz. Çünkü zaten burada anlatılma biçimine bakıldığında batılı bir aklın seçebileceği bir olay dizisi/sıralanışı da yoktur hikâyede ve benim Türkiye tiyatrosunda anadamar diyeceğim şey örneğin kral Oidipus’tan çok buna benzer biçimde kurulmuştur. Yani batılı hikâye anlatma tekniği doğrusal perspektifli bir resme ne kadar çok benziyorsa, burada yazılmış oyun metinleri, içinde perspektif olmayan minyatürlere o kadar çok benzer. Buradan çıkarılacak ders şudur: Hikâyeler birbirine benzer ama onları nasıl anlattığımız bizi kültürel olarak kendi toprağımıza bağlar.

Doğu’da ya da Asya’da diyelim; hikâyenin başka türlü değil de, böyle anlatılmasının burada sıralanamayacak estetik, politik, tarihsel, kültürel gerekçeleri vardır muhakkak. Ama acil soru şudur: Devlet konservatuarlarında hem oyuncuları, hem de rejisörleri batılı göze sahip olmak üzere eğitilmiş, Stanislavskici oyunculuk ve bu türden bir oyunculuğun belirleyici olduğu sahneleme anlayışına sahipken, bu yerli metinler hakkıyla sahnelenmiş olabilir mi? Uygulayıcılar onlarda gördükleri her özelliği, batılı örneklerle karşılaştırarak eksiklik olarak okuduğunda ortaya çıkan sahnelemenin, herhangi bir biçimde doyurucu olması sahiden mümkün müdür? Geçmişten neredeyse hiç söz etmeyen oyunlardan bahsediyoruz, dolayısıyla buradaki oyun kişileri batı tiyatrosunun tarif ettiği anlamıyla karaktere hiç benzemezler, çünkü psikolojik derinlikleri yoktur. Diyeceğim o ki, oyun yazarları ile sahne arasında bu ülkede yakın zamana kadar bayağı bir ‘coğrafi’ fark ve bu farkın neden olduğu kültürel uçurum var gibidir. (Bunun neden böyle olduğu üstüne düşünmek için her gün buraya yazmam gerekir) Bu nedenle olacak tiyatroda yerli bir oyunu izlemeye gittiğimizde oradan nadiren memnun ayrılmışızdır.

Buyurun bu da bayram mesajı: Türkiye tiyatrosunda metin sıkıntısı yoktur, metinleri okuma sıkıntısı vardır ve büyük ihtimalle yeni metinlerin de başına gelecek olan budur. Psikolojizm’den uzaklaşınca panikleyen oyunculuk ve reji anlayışı, yüzey estetiği denilen kategori ile hesaplaşmadıkça, oraya ilişkin yeni yollar arayıp bulmadıkça, burada yazılan metinler sahnede asla yeterince ‘iyi’ görünmeyecektir. Türkiye tiyatrosunun kendi belirsiz ideali ile mevcut durumu arasındaki hiç kapanmayacak görünen mesafesi, kendini yenileyen, yeniyi de paradoksal bir biçimde kendi dağarından bulup çıkartacağı bir oyunculuk ve reji eğilimi ile daralacaktır.

İyi bayramlar.

Beliz Güçbilmez